Evrensel
hukuk kuralları delilden suçluya ulaşılması gerektiğini söylerken Türkiye
Cumhuriyetindeki uygulama bunun tam tersidir. Önce bir suçlu bulunur sonra da
suçluya ceza verilmesini sağlayacak delile ulaşılır. Nitekim insanlık dışı
işkencelere maruz bırakılan nice masum insan, sistemin kendisine uygun gördüğü
“suçu” kabul etmek zorunda kalmıştır. Ta ki Ak Parti iktidarına kadar… Ak Parti
iktidarının “işkenceye sıfır tolerans” konusundaki ısrarı neticesinde suçludan
delile ulaşma süreci kapanmış oldu. Ancak tahakküm hırsı insanın gözünü kör,
kalbini acımasız kılan, adalet terazisini ters yüz eden tarihi bir argümandır.
Daha fazla güce sahip olma hırsı, alternatiflerini yok etme planlarını devreye
sokmuş nihayetinde yeni bir süreç başlamıştır.
Ergenekon
ve Balyoz sanıklarının kahir ekseriyeti İslâm ve Müslüman düşmanı ultra laik ve
ultra Kemalist kişilerdir. 28 Şubat sürecinde bu kesimlerin Müslümanlara
gösterdiği düşmanlıklar, kumpaslar saymakla bitmez. Paralel yapının bu
kesimleri hedef alarak giriştiği operasyonlara İslâmî camiadaki herkes destek
verdi ve içten içe sevinç çığlıkları attı. Zira zaman hesaplaşma zamanıydı.
İşte bu hesaplaşma zamanında ortaya “İrtica ile Mücadele Eylem Planı” çıktı.
Islak imza vardı yoktu tartışmalarının arasında metnin “ıslak imzalı” olanı da
bulundu. Yeni bir “28 Şubat” algısı oluşturulmaya çalışıldı. Gülen cemaatine
ait “Işık Evleri”ne silah ve mühimmat konulup “silahlı terör örgütü”nden
yargılanmaları sağlanacaktı. İşte şeytani akıl burada devreye girdi. 2009
yılında bu eylem planının gerçek olduğu ve uygulama safhasın koyulduğu
kamuoyuna gösterilmesi için bir dizi karşı operasyon yapıldı. Hizb-ut Tahrir ve
Tahşiyeciler olarak bilinen bir gruba üye bazı kişilerin evlerine tam da İrtica
ile Mücadele Eylem Planı’nda yazdığı gibi silah ve mühimmat konuldu. Her şey
şeytani aklın istediği gibi gidiyordu. Kimse kendisinden şüphelenmedi, kimse
kendisine kızmadı, kimse kendisine öfke beslemedi. Kendi fikrî yapısına muhalif
ve hatta zararı dokunan kesimler bu iftira ile pasifize edilmeye toplum
nazarında itibarsızlaştırılmaya çalışılırken tüm fatura Ergenekon’a kesilmişti.
Paralel Yapı kumpas kurmada mahir olduğunu böylece bir kez daha göstermiş oldu.
Son
günlerde Tahşiyeciler olarak isimlendirilen gruba nasıl kumpas kurulduğunu çokça
izlemişsinizdir. Peki şahsıma ve şahsım nazarında Hizbu’t Tahrir’e yönelik
kumpas nasıl kuruldu? Şimdi de bu konuya açıklık getirmeye çalışalım inşallah.
Paralelciler
benden ve Hizbu’t Tahrir’den ne istediler? Esasından bu garip kuldan bir şey
istemediler. İstedikleri Hizbu’t Tahrir’in adının yanına bir soru işareti
koymak, Hizbu’t Tahrir hakkında şayialar oluşturmaktı. Zira Hizbu’t Tahrir
Gülen Hareketi gibi birçok ülkede faaliyet gösteren siyasi bir partidir. Gülen
Hareketinin üstlenmiş olduğu “ılımlı İslâm” projesine her yerde karşı durmuş ve
bu projenin batı menşeili bir proje olduğunu kuvvetli bir şekilde ortaya
koymuştur. Dolayısıyla İslâm dünyasında yerleştirilmeye çalışılan “Ilımlı İslâm
projesinin” önündeki en önemli engellerden birisi hiç kuşkusuz Hizbu’t
Tahrir’dir. Bu haliyle Gülen Hareketi için potansiyel bir tehdittir. İşte bu
nedenle şahsıma yönelik kumpas düzenlenmiştir.
Kumpasın
hikâyesini anlatacak olursak şöyle diyebiliriz:
1-Kendi kendimi ihbar
etmişim!
Adana’daki
bir düğüne katılmak için çıktığımız yolculuk tam 4 ay sürdü. İşgüzar savcılık
ve emniyet akla mantığa sığmaz suçlamalarla bizi cezaevine göndermeyi
başarmıştı. Cezaevinden çıktıktan kısa bir süre sonra “Hizbu’t Tahrir’e üye
olma” suçlamasıyla hakkımda açılan başka bir dava neticelenmiş ve Yargıtay
tarafından onaylanmıştı. 2 yıl 6 ay kesinleşmiş hapis cezası aldığım için evimi
değiştirdim. Başka bir eve geçtim ve orada yaşamaya başladım. Bu olaydan
yaklaşık 5-6 ay sonra mahallenin bakkalından birilerinin gelip beni sorduğunu
öğrendim. Bu bilgiyi aldıktan sonra eve uğramaz oldum ancak üst baş değiştirmek
için çok kısa bir süreliğine eve girip hemen çıkıyordum. Başka bir ev bulup bir
iki ufak eşya atıp o evde kalmaya başlamıştım. Aradan bir müddet geçtikten
sonra 23 Temmuz öğleden sonra ikindi namazını eda ettiğim camiye polisler
doluşu verdi. Hakkında yakalama kararı var diyerek beni alıp Ankara Terörle
Mücadele Şubesi’ne götürdüler. Şubeye giriş yaparken üst araması ve kimlik
kontrolü yapılmaktaydı. Kimlik bilgilerimi kontrol ederken emniyet
kayıtlarındaki adres bilgilerinin yanlış olduğunu fark ettim. Adresin bu mu
diye sordukları adres daha önceleri oturduğum evin adresiydi. Adresin bana ait
olmadığını eski oturduğum eve ait olduğunu söyleyip yeni adresi verdim. Yeni
adres dediğim daha sonra silahların ve mühimmatın ele geçirileceği adresti.
Burada sizleri düşünmeye davet ediyorum. Yakalanmışsınız, evinizde silahlar vb.
gibi hem kendinizi hem de üyesi olduğunuz kitleyi ağır bir vebalin altına
sokacak bir takım suç aletleri var. Ne yaparsınız? En azından bir umut diyerek
adresinizi gizlemeye çalışmaz mısınız? Evinde suç teşkil eden bir şeyler
saklayan herkes öyle yapar! Peki, ben ne yapmışım? Bu adres yanlış memur bey
benim adresim şudur demişim. Sonra verdiğim bu adrese gitmişler, silah ve
mühimmat ele geçirmişler!
2-Yemeğime uyku hapı
attılar
Devam
edelim, emniyet giriş yaptıktan birkaç saat sonra hiçbir işlemin yapılmadığını
fark ettim. İtiraz ettim cevap vermediler, avukat istedim kabul etmediler. Akşamüstü
ekmek arası kaşar peynir ve su olan akşam yemeği geldi. Yemeği yedim ve bir
müddet sonra ağır bir yorgunluk üzerime çöktü. Göz kapaklarım tonlarca yükü
taşıyormuş gibi kapanmak üzereydi. Nihayetinde uyku bedenimi teslim aldı.
Terörle Mücadele Şubesi’nin nezarethanesinde kötü bir çulun altında saatler
boyunca uyumuşum. Uyandığımda sabah olmak üzereydi. Sonradan anladım ki o gün
bana verdikleri yemekte kuvvetli bir uyku hapı varmış.
3-Ev aramasına
götürmediler!
Yalnız
olarak girdiğim TEM’de artık yalnız değildim. Hizbu’t Tahrir’e yönelik yeni bir
operasyon yapılmış ve birçok kişi gözaltına alınıp Terörle Mücadele Şubesi’ne
getirilmişti. Aynı gün öğlen civarı ifademi almak için beni hücremden
çıkarttılar ve sorgu odasına götürdüler. 2-3 memur hazır bekliyordu. Evinde
silah bulduk dediklerinde kan beynime sıçradı. Nasıl bir tezgâhın içine çekilmek
istendiğimi hemen fark ettim. Hiç beklemediğim olmasını tahayyül dahi
edemediğim bir şey başıma gelmişti. Devletin güvenlik birimleri evime silah
koymuşlardı. Memurun bu sorusuna ani bir refleksle “Benim evimde silahın ne işi
var. Eğer böyle bir şey varsa siz koymuşsunuzdur” deyiverdim. Sorgu birkaç
dakika sürdü. Tekrar hücreme getirdiler. Burada işin garip tarafı ev aramasına
beni götürmemiş olmalarıdır. Ben emniyet nezaretinde yatarken onlar evime girip
arama yapıyor ve silahlar buluyorlar. Teamüller gereği ev aramasına zanlı ile
birlikte gidilir. Ancak burada ne hikmetse beni ev aramasına götürmediler. Ya
gerek duymadılar ya da saklayacakları bir şey vardı!
4-Savcının hiçbir şeyden
haberi yoktu!
Kaç
gün geçti hatırlamıyorum ama en nihayetinde savcının karşısına çıktık. Savcının
odasında ifade verirken adres meselesini söyledim. Savcı elindeki belgelere
baktı ve belgelerdeki adres doğru dedi. Beni bir gün önce aldıklarından haberi
dahi yokmuş. Beni alırken eski adresli yakalama kararıyla almışlar ama
savcılığın çıkartmış olduğu yakalama kararındaki adres benim onlara sonradan verdiğim
doğru adresmiş.
5-Ev sahibi geliyor diye
arama yapmaktan vazgeçildi.
Savcı
bey ifademi alırken avukatım yanımdaydı. Avukatım ben gözaltındayken
yaşananları bir bir anlattı. Komşularımın ifadelerini tekrarladı. Perşembe günü
gözaltına alındıktan sonra evime ellerinde poşetler olan iki kişi geliyor. Evin
kapısını zorlarken komşular bu olayı fark ediyor ve onları sıkıştırıyorlar.
Suçüstü yakalanan polisler kendilerinin polis olduğunu söylemek zorunda
kalıyorlar. Arama yapacağız diyorlar. Komşularımız “bekleyin o zaman
kendilerini arayalım gelsinler” deyince. Birden arama yapmaktan vazgeçip
hızlıca uzaklaşıyorlar. Allah aşkına normalde zaten evin sahipleri nezaretinde
aramanın yapılması gerekirken evin sahipleri geliyor diye aramanın iptal
edildiği nerede görülmüş?
7-Savcı delileri tek
taraflı topladı.
Sadece
bununla da sınırlı değil olup bitenler. Yine aynı günün ilerleyen saatlerinde
ellerinde Bond Çantalar bulunan iki kişinin oturduğum binadan çıktığı
görülüyor. Evimde silahların bulunmasından bir gün evvel binamız oldukça
hareketli anlayacağınız. Bu bilgiler benim açımdan önemli bilgiler zira hakkımdaki
suçlamayı ve iftirayı boşa çıkartacak nitelikteki bilgiler. Ancak savcılık
makamı açısından durum hiçte öyle değil. Türkiye’de hukuk sisteminde savcılar
doğrular için değil suçlamalar için vardır. Araştırmalarında senin lehine
olabilecek olan bilgileri görmezlikten gelerek onların da araştırılmasını
istemezler. İşte benim dosyamda da aynen bu şekilde oldu. Savcı bey benim ve
avukatımın yaptığı açıklamaları dinledi ama araştırılması için kılını
kıpırdatmadı.
8-Sözde eylem
planlarında gerçek isimler!
Mahkemeye
sevk edildik ve benzer ifadelerin ardından tutuklandık. Birkaç ay sonra
iddianame geldikten sonra işin vahameti daha iyi anlaşıldı. Google Map’dan
Anıtkabir haritası indirilmiş, Anıtkabir’in giriş kapılarına isim kısaltmaları
yapılmış ve birkaç slogan yazılmış.
Tekrar düşünelim. Anıtkabir’e yönelik bir eylem planlayacaksın ve bu
eylemde yer alacak kişilerin gerçek adını soyadını kısaltarak dijital veriye
işleyeceksin. 1. Kapı S.U. (Süleyman Uğurlu), 2.Kapı E.T. (Ercan Tekinbaş),
3.Kapı S.K. (Serkan Kaya)… gibi. Bilgisayar oyunlarında dahi gerçek ismini
değil de nick kullanıldığı bir dönemde eylem planlarına kendi ismi de dahil
olmak üzere gerçek isimlerini yazacak kadar ahmak örgüt lideri olabilir mi?
9-Polisin kumpasında
bilirkişi yine polis!
Emniyet
içerisindeki bazı art niyetli kişilerin şahsıma ve Hizb-ut Tahrir’e yönelik
kurduğu kumpası gün yüzüne çıkartmak için yaptığımız girişimlerden biride
yukarıda zikrettiğim sözde eylem planlarının yer aldığı harici belleğin
incelenme talebiydi. Mahkeme şaşkınlık uyandıracak şekilde bu talebi kabul etti
ve bir bilirkişi atadı. Heyhat! Mahkemenin atadığı bilirkişi Bileşim Suçları
Büro Amirliğinden bir başkomiser.
10-Parmak izi incelemesi
yapılmadı!
Elimizde
silahların, mühimmatın, aydınlatma fişeklerinin, krokilerin olduğu bir dosya
ile ilk duruşmaya çıktık. Duruşmada Hizbu’t Tahrir’in cebir ve şiddeti
fikirlerini hâkim kılma yolu olarak benimsemediğini, terör örgütü olarak
yargılanması kadar saçma bir şey olmadığını izah ettikten sonra kurulan kumpasa
sıra geldi. Mahkeme heyetine bir kumpas ile karşı karşıya olduğumu anlatmaya
çalıştım. Ev aramasında yatak odasındaki yatağın altında silah ve mühimmatın
ele geçirildiği söyleniyordu. Evin her tarafı didik didik aranmış ve her yerden
kapı kulplarından, buzdolabından vs. yerlerden parmak izi alınmıştı. Ancak ne
hikmet ise evimde bulunan silahlara parmak izi incelemesi yapmayı akıl
edememişlerdi. Oysa parmak izi bu tür vakıaların en önemli delilidir.
Mahkemenin
ilk duruşmasında parmak izi incelemesi niçin yapılmadığının emniyete
sorulmasını, arama yapan kişilerin ifadeye çağrılmalarını, silahlar üzerinde
parmak izi incelemesi yapılmasını talep ettiysek de kabul edilmedi. Savcılığın
silahların başka olaylarda kullanılıp kullanılmadığının araştırılma talebi kabul
edildi ama bizim parmak izi inceleme talebimiz ret edildi.
11-Genel Kurmay: Kayıp,
çalıntı bildirimi yok, araştırmaya gerek de yok
Evime
konulan iki adet aydınlatma fişeği askerî malzeme statüsünde yer almaktaydı.
Savcılık Genel Kurmay’a yazı yazılarak bu iki adet aydınlatma fişeği hakkında
bilgi alınmasını istedi. Biz de bu talebe katıldık. Mahkeme heyeti Genel Kurmay’a
yazı yazılmasını ve aydınlatma fişekleri hakkında bilgi alınmasını istedi.
İlerleyen duruşmalarda aşağı yukarı altı ay sonra Genel Kurmay’dan yazı geldi.
Malzemelerin askeriyeye ait olduğu, şuralarla şuralarda zimmetli bulunduğu,
sanığın eline nasıl geçtiğinin bilinmediği anlatıldıktan sonra, kayıp, çalıntı
bildirimi yapılmadığı için araştırmaya yer yoktur denilerek konu kapatılmaya
çalışıldı.
12-Olay yeri inceleme
ekibi arama yapılıp silahlar bulunduktan sonra olay yerine geldi.
Olay
yeri inceleme raporunda aynen şu ifadelere yer verilmektedir: “Bahse konu olay
yerine intikal edildi. Olay yerinde TEM Şube Müdürlüğü görevlilerinin olduğu görüldü.
TEM Şube Müdürlüğü görevlilerince gerekli aramanın bir kısmının yapılmış olduğu
ve diğer odalarda aramaların devam etmekte olduğu, TEM Şube Müdürlüğü
görevlilerince evin yatak odasında bulunan 1 Adet Kaleşnikof marka silah, 4
adet bu silaha ait boş şarjör, 254 adet fişek, 1 adet av tüfeği, 2 adet kutu
içerisinde aydınlatma fişeği olabileceği beyan edilen fişek ve evde elde edilen
yazılı dokümanların ile CDlerin salonda olduğu görüldü….”
Olayın
özeti şu: TEM Şube Müdürlüğü görevlileri Olay Yeri İnceleme Ekiplerini
yanlarına alarak ev aramasına gitmeleri gerekirken onlara haber vermeden ev
aramasına geldiler. Kendi hain planları için gerekli ortam sağlandıktan sonra
Olay Yeri İnceleme Ekiplerini çağırdılar.
13-İrtica ile Mücadele
Eylem Planı ve Dursun Çiçek’in ifadeleri dosyaya eklendi.
İşin
en ilginç yanlarından biri de kuşkusuz aydınlatma fişeklerinin araştırılmasını
isteyen savcılığın bu cevapla yetinmesidir. Normalde bu fişekler kime zimmetli,
niçin kayıp çalıntı bildirimi yapılmamış vs. incelenmesi gerekirken savcılık
bir anda duruverdi. İkinci bir talepte bulunmadı. Bu da gösteriyor ki hem
savcılığın hem de mahkeme heyetinin doğrulara ulaşma gibi bir kaygıları yoktu.
Bu hakikate delil teşkil edecek bir gelişme de “İrtica ile Mücadele Eylem Planı”
davasındaki ifadeleri talep ettiğimizde kabul edilmesiydi. Nitekim şaşırtıcı
bir şekilde adı geçen eylem planı ve bu eylem planında adı geçen Dursun
Çiçek’in verdiği ifade, ilgili mahkemelerden istenmiş ve dosyaya eklenmiştir.
Peki
ama niçin? Niçin bu talepler kabul edilirken parmak izi inceleme talebi davanın
seyrinde herhangi bir değişikliğe yol açmayacağı için kabul edilmedi. Dursun
Çiçek’in ifadesinin istenmesi davanın seyrinde değişikliğe yol açacak mıydı?
Hayır!
Netice
itibariyle mahkeme safahatında konunun aydınlatılması için türlü başvurular
yapmamıza rağmen doğru dürüst bir araştırma yapılmadan silahlar üzerime yıkıldı
ve hakkımda 7 yıl 6 ay örgüt üyeliğinden 5 yıl da silahlardan olmak üzere
toplamda 12 yıl 6 ay ceza verildi. Bu dosya şu anda Yargıtay’da. Yargıtay bu
eksik inceleme ve kumpası görmez ve dosyayı onaylar ise bu ceza kesinleşmiş
olacak ve bize yine zindan yolu gözükecek.
Denilebilir
ki bunları Paralelcilere yönelik kumpas iddialarının ayyuka çıktığı şu zamanda
mı bunları anlatıyorsunuz. Niçin daha önce bunları ifade edip gerekli yerlere şikâyette
bulunmadınız? Bu karşı teze cevabım şudur:
Öncelikle
ilk etapta bu kumpasın emniyet tarafından yapıldığını düşündüm ve bunu savcılık
ve mahkeme ifadelerimde beyan ettim. Ancak İrtica ile Mücadele Eylem Planı’nı
gördükten sonra böyle bir ahlaksızlığı böyle bir iftirayı ancak bu ultra
Kemalist Ergenekoncu taife yapabilir diye düşünmeye başladım. Hatta adamların
günahlarını almışım diye kendi kendime de hayıflandım. Zira bir Müslümana böyle ağır bir iftirayı
ancak dinden imandan nasibini almamış birileri atabilir. Emniyetteki Gülenci
grup her ne kadar bize düşman olsa da bu kadar dibe vuracağını, bu kadar
ahlaksızca hareket edeceğini, bu kadar İslâm’dan uzaklaşacağını hiç hesaba
katmamıştım.
3
yıl tutuklu kaldıktan sonra bu dosyadan tahliye oldum. Kimi kime şikâyet
edeceğimi bilmez halde yıllar geçti. Zira şikâyet edeceğim kişiler ile şikâyet
edilen kişiler arasında fark yoktu. Her ikisi de aynı tarafta aynı
zihniyetteydi. Adaletin sağlanacağına dair en ufak bir umut taşımıyordum. Halen
de taşımıyorum. Geçen yıllarda tek umudum Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın
hesapları eksiksiz bir şekilde göreceği noktasındaki inancımdı. Kendi kendime
diyordum ki, hayat bir şekilde devam ediyor. Bana bu alçaklığı yapanlar bu
dünyada cezalarını çekmese bile ahirette cezalarını çekecekler.
Bu yazının amacı Gülen Cemaatine mensup bazı kişilerin yaptığı sahte delil üretme faaliyetlerini ifşa ederek hak talep etmek değildir. Zira Gülen Cemaatini günah keçisi ilan edenlerin de bu işten bu kadar kolay sıyrılacaklarına inanmıyorum. Yahudiler, her yıl “Kefaret Günü” bir erkek keçi bulurlar, o güne kadar işledikleri günahlarını bu keçinin üstüne yükler ve keçiyi çöle salarlarmış. Böylece tüm Yahudiler Kefaret Günü günahsız bir şekilde hayata yeniden başlarmış. AK Parti iktidarının yaptığı da bundan ibaret değil mi? Tüm suçları, tüm azgınlıkları Gülen Cemaatine yükleyip kendisini temize çıkarmak. Belki bu dünyada birilerini bu yöntemle kandırabilirsiniz de ahirette ne yapacaksınız? Allah’ı nasıl kandıracaksınız?
“Allah’ı ve iman edenleri kandırmaya
çalışıyorlar. Hâlbuki yalnızca kendilerini ve birbirlerini kandırabilirler.
Ancak bunun farkında bile değillerdir.” (Bakara 9)


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış