Şer’i Bir Hükümden “Demokratik Bir Hak”ka Evrilen Başörtüsü ve Tesettür

Sümeyye Özdoğan

Yaşadığımız bu topraklar, yüzyıllar boyu İslâm’ın hükümlerinin tümüyle uygulandığı topraklardır. “Tümüyle” diyorum çünkü Rasulullah efendimiz ve raşit halifeler dönemine baktığımızda tek bir hükümden dahi canları pahasına da olsa asla vazgeçmediklerini görüyoruz. Sömürgeci kâfirlerin ve onların yerli uzantıları eliyle Hilâfet’in ilga edilmesinin ardından İslâm’a ve onun tüm değerlerine savaş açılmış oldu. Savaş açılan İslâmi değerlerden biri de Müslüman kadınların giyim tarzı olan ve Allahu Teâlâ’nın belirlemiş olduğu tesettürdür. İslâm’ın kadına verdiği değerin bir göstergesi olarak tesettür, İslâm’ın hâkim olduğu dönemlerde gayet normal bir giyim tarzıydı; garip değildi. Çünkü “Müslümanım” diyen her kadın, bunu farz olduğu bilinciyle örtünürdü.

Başörtüsü, cumhuriyetin ilanıyla birlikte tartışma konusu olmaya başlamıştır. Küfür ile yönetilen beldelerde geçmişten günümüze, İslâm’a ve O’nun değerlerine saldırılar tarihin hemen her sayfasında yer almıştır. Bu kirli sayfaların ana kaynağını oluşturan Batı hayranları, Batılılardan daha Batılı ve daha özgürlükçü olduklarını iddia etmişlerdir. Kendilerini özgürlükçü olarak göstermelerine karşın söz konusu İslâm ve başörtüsü olunca tüm kin ve nefretlerini kustuklarını da hatırlatmakta fayda var. Bununla birlikte Türkiye’de, başörtüsünü “sorun” hâline getiren tek partili dönemden, başörtülü kadınlara yapılan baskı ve zulüm de tevarüs ederek bugünlere gelmiştir. Bir kesim de bu zulmü kendisine siyasi bir oy aracı olarak kullanmıştır. Neticede başörtüsü ve tesettür şer’î hükümde yer aldığı şeklinden uzaklaşıp görmekten hayâ ettiğimiz bir deformasyona uğramıştır.

Bir asırdır İslâm düşmanlığının başını çeken Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), 1950’li yıllardan önce laik ve katı uygulamalarına başlamıştır. Bu dönemde camileri ahıra çevirmiş, ezanları susturmaya çalışmış buna gücü yetmeyince de Türkçeye çevirmiştir.[1] O dönemler sahih fikirden yoksun oldukları gibi İslâmi kültüre ait değerlerin aşağılandığı, buna tahammül gösteremeyen din âlimlerinin İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanarak asıldığı bir dönemdi.[2] Hatta İnönü’nün bildiğimiz şu anekdotu İslâm’a olan düşmanlığını gözler önüne sermektedir: 1933’te Türkiye’nin Sofya Büyükelçisi Tevfik Kamil, yıllık iznine gelmiş. Aile dostu olan Başbakan İsmet Paşa’yı ziyarete gitmiş. Büyükelçi sohbet ederlerken bir ara diyor ki: “Biraz da manevi gelişmeye hizmet etseniz.” İsmet İnönü’nün büyükelçiye cevabı: “Hala böyle şeyler düşünüyorsunuz. Biz 30 sene sonra gençliğin kafasını Allah ve peygamber gibi boş laflardan ve kavramlardan kurtarmış olacağız.”[3] Öyle ki aynı zihniyet, top mermilerini çarşaflarına sarıp cephane taşımış kadınların, çarşaflarıyla şehirlere gelmesine de müsaade etmiyordu. Ne elem verici ama değil mi? Ancak, bu dönemde kadınlar peçe ve çarşafını çıkarmak yerine kendilerini evlerine hapsetmeyi daha doğru bulmuş, bunu bir namus ve şeref simgesi olarak görmüşlerdir.

Laikliği, demokrasiyi ve cumhuriyeti topluma benimsetme amacıyla eskiden CHP’li olan ancak halkın dinî değerlerini iktidarı kazanmasına vesile yapan Adnan Menderes dönemine gelindiğinde başörtülü kadınlar kısmen sosyal hayatta varlık gösterebildiler. Menderes dönemi; küfür kavramlarını, İslâm ümmetinin öz malıymış gibi gösterme hamlesinin, rejim sahiplerinin büyük planlarının bir parçası olduğunun fark edilmemiş olması, İslâm Ümmeti adına sürüp gelen büyük bir talihsizlik olmuştur. Zira Demokrat Parti (DP)’nin -kullandığı üslup bir yana- temelde CHP ile hiçbir farkı yoktu. Demokrat Parti de din ile devleti birbirinden ayıran bir anlayış üzerine kuruluydu. Bu dönemde ümmet yeni korku paranoyalarına maruz bırakıldı. İmam-hatip okulları bu dönemde açıldı. Açıldı açılmasına ama bir taraftan bu okullara evlatlarını yazdıranlar bir şekilde rejimin mahkemelerinde yargılanırken öte taraftan “Atatürk’ü Koruma Kanunları” gibi bir kısım somut kanunlar Meclis’ten geçirilerek yargılamalara meşruiyet kazandırılıyordu. İşte dönemin en çelişkili gibi görünen yüzü buydu. Sonuç olarak, laik demokratik rejimi Türkiye halkının başına musallat eden CHP’den kaçan halk, DP ağlarına takılmış oldu.

1960’lı yıllardan sonra ise “irtica ve gericilik” gibi kavramlarla Müslümanlara karşı psikolojik bir savaş başlatıldı ve Müslümanlar toplumdan itilerek âdeta “öteki”leştirildi. 

       1964

Gülsen Ataseven İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinde başını örtmeye başladı. Okulu birincilikle bitirdi. Mezuniyet törenlerinde geleneksel olarak birincilikle bitiren öğrenci konuşma yaptığı hâlde, Gülsen Ataseven’in konuşmasına izin verilmedi, konuşma okul ikincisine yaptırıldı.[4]

       1968

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesindeki 50-60 öğrenci, iki başörtülü öğrencinin okuldan atılmasını protesto etmek için dersleri boykot etti.[5]

       1977

İzmit Kız İmam Hatip Okulunda 215 kız öğrenci hakkında, derslere başörtülü girdikleri için disiplin soruşturması açıldı.[6]-[7]

Sonunda toplum 1950’li yıllar öncesine geri dönmüş oldu. Gelişen süreç içerisinde darbeler halka karşı bir tehdit unsuru olarak kullanılırken halk, “II. Menderes” diye anılan Özal etrafında toplanmaya kanalize edilerek, yeni bir demokratikleştirme operasyonuna geçilmiştir. Zira demokrasi, bir hayat tarzı ve hayata bakış açısıydı ve sindire sindire millete mâl edilmeliydi. Nitekim onlar da öyle yapıyorlardı. Ölümü gösterip sıtmaya razı ediyorlardı. 1980 Darbesi sonrasında Başbakan olan Turgut Özal rejime karşı olan bu öfkeyi âdeta şırıngayla çekerek halkı, “liberal demokrasi” eksenine yerleştirmeyi başardı. Türkiye’de birçok reform gerçekleştiren Özal eliyle, Batı kapitalizmine paralel bir demokrasi algısı oluşturuldu. Darbe sonrası oluşturulan anayasanın da bütün dinamikleriyle İslâm’a olan kini, Müslümanlara olan aşağılayıcı tavrı, hâlâ hayatımızın içindedir ve nefes alıp verdiğimiz şu toplumun yaşam tarzını belirlemeye devam etmektedir. Son darbe girişimi olan 15 Temmuz’da da benzer sonuçların vücut bulduğunu görmedik mi? Canları pahasına sokaklara dökülen bu halk, darbe püskürtüldükten sonra göz ardı edilip hayal kırıklığına uğratılmadı mı?

28 Şubat Dönemi, rejim ile toplumun kopuş sürecini getirmişti. “Korku Savaşı” diyebileceğimiz bu savaşta yenilen yine Müslümanlar olmuştu fakat bu yenilgi maddi değildi. 28 Şubat 1997 tarihinde ünlü MGK bildirisiyle gerek dönemin Anasol-M hükümeti ve gerekse YÖK, üniversitelerde ve kamu kurumlarında fişlemeler yoluyla cumhuriyet fabrika ayarlarına göre yoluna devam etti. Şöyle ki:

       Sağlık Bakanı Yıldırım Aktuna, düzenlediği basınla sohbet toplantısında, Milli Eğitim Bakanlığının 8 yıllık kesintisiz eğitim sürecinde seçmeli Kur’an ve Arapça dersi okutulması uygulamasına karşı olduğunu vurgulayarak “Türk halkının bu kadar çok Arapça öğrenmesine de, Araplaşmasına da ihtiyacı yoktur. Türk’üz, Araplarla bu kadar içli dışlı olup kendimizi onlarla özdeşleştirmeye gereksinimimiz yok!” dedi.

       Bursa’da yedi Kur’an Kursu kapatıldı.

       MGK’da kabul edilen kararlar doğrultusunda, Kılık Kıyafet Kanunu’na aykırı hareket eden kişilere karşı “sarık operasyonu” başlatıldı.

       İstanbul Üniversitesi’nde, başörtülü öğrencilerin kayıtları yapılmadı.

       İstanbul (Çapa) Tıp Fakültesinde başörtüsü yasağı başladı ve öğrenciler derslerden çıkartıldı. 25 başörtülü öğrenci hakkında disiplin soruşturması başlatıldı.[8]

Tüm bunlar, Müslüman Türkiye halkının cumhuriyet tarihi boyunca yaşadığı travmaları tekrar canlandıran olaylardan birkaçıdır. Ayrıca bu yaşananlar Müslüman halkın İslâmi hayat özlemini daha da artırdı. Bu süreçte, İslâmi hayatı başlatacak metottan zihniyet olarak uzak, kuzu postuna bürünen, Müslümanların yaşadığı mağduriyetleri istismar ederek sadece iktidara yerleşmeyi hedefleyen “muhafazakâr-demokratlar çıktı sahneye ve Müslüman halkın önemli bir kesiminin desteğiyle kendisini iktidara taşıdı. Türkiyeli Müslümanlar bunda da hüsran yaşayacağı yeni bir serüvene sürüklendiğinin maalesef farkında bile değildi.

Melez bir ideoloji ve siyasi duruş olan muhafazakârlığın AK Parti’nin politik kimliğine yansıması ve kendilerini “muhafazakâr demokrat” olarak resmetmeleri ve de halk nezdinde hatırı sayılır karşılık bulmaları, somut örneklik açısından önemlidir. Bu coğrafyadaki muhafazakârların İslâm ile ilintisi dine atıf ile kimi ritüellerden ve şekilcilikten ibarettir ve bu yönlerine dokunulmadığı müddetçe siyasal işleyişin seküler oluşu onlar için sorun teşkil etmez. Zira muhafazakâr zihnin din tasavvuru, İslâm’ın iktidar olması değildir ve böylesi bir arzuları da yoktur. İslâmi hayatı yeryüzüne hâkim kılmak gibi bir arzu ve hedefleri olmadığı gibi tesettür konusunda da amaçları şer’î hükmü yerine getirmek değil -kendi deyimleriyle- başörtüsünü “siyasi bir simge” olarak kullanmaktır. Çünkü tesettür, kadını cinsel bir meta olarak gören ve kullanmak isteyen kâfir Batı’ya karşı bir başkaldırıdır. Bu yönüyle AK Parti yönetimiyle değişen tek şey başörtülü vekillerin meclise girmesi oldu ancak Batı’nın küfür sistemine dahil olarak özgürlük yanılgısına kapıldılar ya da “konjonktür” gereği bunu yaptılar. Nitekim bu yanılgıyı BDP Grup Başkan Vekili Pervin Buldan’ın şu sözlerinde görebiliriz:

“…Dört kadın arkadaşımızın bugün meclise başörtüsüyle gelmelerinin sebebi, kadınların yıllardır verdiği mücadelenin sonucudur. Bütün kadınları kutluyorum...”[9]

28 Şubat ve öncesinde verilen tüm mücadeleler muhafazakâr demokrat kadınların laiklik ve cumhuriyet ile yönetilen bu küfür sistemine dâhil olması için değildi! Bu demokratik bir hak değil şer’î bir hükümdür. Ancak AK Parti yönetimi eliyle çoğulcu demokratik bir toplum inşa edildi ve artık “radikal” değil “muhafazakâr” olunmalıydı. “Aşırı” değil “uyumlu” ve “diyalogcu” olunmalıydı. “Şeriatçı” değil “demokrat” olunmalıydı. Neticede tesettür de bu bulanık fikirlerin etkisine girdi ve yaşlıların giyindiği gibi değil daha modern(!), daha çağdaş(!) bir kıyafetle uyumlu olması gerekiyordu. Bunun için de ilk elden medya ile görsel zehirlemeler başladı. Tesettür modasıyla, siyasilerin ve kızlarının giyim kuşamıyla rol-modeller oluşturuldu. Sonuç olarak tesettürün şerî çerçevesini araştırmadan gelişigüzel giyinen veya sadece başını örtmenin İslâmi tesettür olduğunu sanan ezici bir çoğunluk oluştu. Öyle ki buluğ çağına eren genç kızlar, çoğunluğun giyindiği gibi giyinmeyi “İslâmi tesettür” olarak algıladı ve neticesinde mütedeyyin ailelerde bile kız evlatlarının tesettürlü olmadığına, tesettürlü olan Müslüman kızların da zamanla tesettürü terk ettiğine sıkça şahit oluyoruz. Araştırmacı Yazar Yusuf Kaplan’ın da dediği gibi; “Başörtüsü mücadelesini kazandık ama tesettürü kaybettik.”[10]

Örtünme, Müslüman kadın için bir ibadettir. Allah Subhanehu ve Teâlâ [وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ] “İnsanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım”[11] derken bu ibadetin nasıl yapılması gerektiğini insanlara bırakmamış, Rasul vasıtasıyla bildirmiştir. Müslüman kadın, Allah’ın emrini yerine getirirken Allah’ın istediği şekilde yerine getirmelidir. Nasıl namaz kılarken, oruç tutarken Allah’ın belirlemiş olduğu vakitte, belirlemiş olduğu şekilde bu ibadetleri yerine getiriyorsak örtünmeyi de Allah ve Rasulü’nün belirlediği şekilde yerine getirmek zorundayız. Tesettürün ibadet vasfını kazanmasının tek yolu budur.

Peki, İslâm (Şari ya da Kur’an ve Sünnet) tesettürü nasıl sınırlandırmıştır?

“Tesettür” sözlük manasıyla, “örtünme ve gizleme” manasına gelir ve Müslüman kadının takvasını ortaya koyan, Rabbi Subhanehu ve Teâlâ’ya itaat ve ilticasının göstergesidir. 

Müslüman kadının giyiminde esas mesele, tesettürü sağlamasıdır; eli ve yüzü dışında bütün vücudunu örtmesi, açılıp saçılmamasıdır. Giyilen bir elbisenin tesettüre uygun olması için de içini göstermeyecek şekilde kalın, geniş ve avret yerlerini örtecek kadar uzun olmalıdır.[12]

Ahzab Suresi 59. ayette Allahu Teâlâ tesettür için şöyle buyurmaktadır:

[يَاأَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لأزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَاءِ الْمُؤْمِنِينَ يُدْنِينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلابِيبِهِنَّ] “Ey Nebi! Zevcelerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına de ki; başörtülerini omuzlarının üzerlerine salıversinler.”

Âlim Takiyuddîn en-Nebhânî, “İslâm’ın İctimaî Nizamı” isimli kitabında bu ayeti şöyle izah etmektedir: “Yani yüz ve el hariç, ziynet yerlerini açığa vurmasınlar. Ayette geçen ‘hımar’ kelimesi başörtüsüdür. ‘Ceyb’ kelimesi ise gömleğin yakasıdır. Yani gömleğin boyundan göğse kadar olan kısmıdır. Müslüman kadınlar, başörtülerini boyun ve göğüslerine kadar salıversinler demektir. Cilbabın aşağı salıverilmesi, giysinin en aşağıya kadar bırakılmasıdır.” “Cilbab” kavramını Ebu-l Âlâ El Mevdudi, “Tefhim-ul Kur’an”da “iki parçalı elbise” olarak tarif etmektedir ve “Bir parçası başı örterken diğer parçası ise ayaklara kadar uzanan bir dış örtüdür.” demektedir.

Tesettür, temel olarak bu şekildedir ve farz bir ameldir. Allah’ı razı etmek için tesettürün gerçek manasına uygun olması da Müslüman kadınların Allah Subhanehu ve Teâlâ’ya itaatte gösterdiği ciddiyetin nişanesidir. Allah Subhanehu ve Teâlâ’dan rab ve ilah olarak razı olmak, Allah’ın koyduğu hükümlere ve sınırlara da gönül hoşnutluğu içinde boyun eğmeyi gerekli kılar. Aynı şekilde, Allah’ın koyduğu hükümleri esnetmeye çalışmak veya Allah’ın çizdiği sınırları delmeye veyahut aşmaya çalışmak da Allah’a ve hükümlerine karşı ciddiyetsizliğe işarettir. Allah’ı aldatamayacağına göre; ancak kişinin kendini aldatmasıdır. Allah’a göstermesi gereken samimiyetle, şeytanın süslü gösterdiği adımları izlemektir. Bu bütüncül bakışa her amelimizde sahip olmalı, bu ölçüyle düşünmekten bir an bile gaflete düşmemeliyiz.

Konumuz bağlamında; Müslüman kadının tesettüre ilişkin takınacağı tavır da bu anlayış üzerine kurulu olmalı ve toplumsal hayata katılmaya yöneldiğinde, kıyafetinin sınırlarını modacılar değil, Allah Subhanehu ve Teâlâ belirlemeli. Allah’ın kendisi için razı olduğu takva elbisesine bürünmek yani tesettüre riayet etmek olmalıdır. Bu bilinç ve şuur, nesilden nesle İslâmi kültür olarak aktarılmalıdır.

Hülasa; Müslüman kızlarımız modacıların modern(!) tasarımlarına ya da ünlü kimselerin ucube giyim kuşamına öykünmemeli, Allah’ın çizmiş olduğu sınırlarda bu ibadeti yerine getirmelidir.



[1] https://belgelerlegercektarih.com/2016/02/04/ataturk-doneminde-satilan-ve-ahir-yapilan-camiler-sinan-meydana-cevap/

[2] https://www.fikriyat.com/tarih/2018/03/07/hukuk-tarihimizin-utanc-yillari-istikll-mahkemeleri

[3] http://www.yalanyazantarihutansin.org/tek-parti-devri/inonu-nun-din-dusmanligi-h7757.html

[4] Sabah Gazetesi

[5] Milliyet Gazetesi

[6] Yeni Devir Gazetesi

[7] https://www.mazlumder.org/fotograf/yayinresimleri/dokuman/turkiyede-dunyada-basortusu-yasagi-kronolojisi.pdf

[8] https://www.mazlumder.org/fotograf/yayinresimleri/dokuman/turkiyede-dunyada-basortusu-yasagi-kronolojisi.pdf

[9] https://bianet.org/biamag/siyaset/150953-ve-basortulu-vekiller-mecliste

[10] https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-kaplan/basortusu-mucadelesini-kazandik-ama-tesetturu-kaybettik-2049511

[11] Zariyat Suresi 56

[12] https://sorularlaislamiyet.com/musluman-kadinin-giyim-sekli-nasil-olmalidir-diz-altina-kadar-gelen-etek-ile-tesettur-saglanmis-olur


Yorumlar

  1. Salih Salih

    Kaleminize sağlık Süreç ve sonuç ile alakalı Düzenin ve ayakçılarını tanımak için güzel bir yazı olmuş

Yorum Yaz