Yaşadığımız bu
topraklar, yüzyıllar boyu İslâm’ın hükümlerinin tümüyle uygulandığı
topraklardır. “Tümüyle” diyorum çünkü Rasulullah efendimiz ve raşit
halifeler dönemine baktığımızda tek bir hükümden dahi canları pahasına da olsa
asla vazgeçmediklerini görüyoruz. Sömürgeci kâfirlerin ve onların yerli
uzantıları eliyle Hilâfet’in ilga edilmesinin ardından İslâm’a ve onun tüm
değerlerine savaş açılmış oldu. Savaş açılan İslâmi değerlerden biri de
Müslüman kadınların giyim tarzı olan ve Allahu Teâlâ’nın belirlemiş olduğu
tesettürdür. İslâm’ın kadına verdiği değerin bir göstergesi olarak tesettür,
İslâm’ın hâkim olduğu dönemlerde gayet normal bir giyim tarzıydı; garip değildi.
Çünkü “Müslümanım” diyen her kadın, bunu farz olduğu bilinciyle
örtünürdü.
Başörtüsü, cumhuriyetin
ilanıyla birlikte tartışma konusu olmaya başlamıştır. Küfür ile yönetilen
beldelerde geçmişten günümüze, İslâm’a ve O’nun değerlerine saldırılar tarihin
hemen her sayfasında yer almıştır. Bu kirli sayfaların ana kaynağını oluşturan
Batı hayranları, Batılılardan daha Batılı ve daha özgürlükçü olduklarını iddia
etmişlerdir. Kendilerini özgürlükçü olarak göstermelerine karşın söz konusu
İslâm ve başörtüsü olunca tüm kin ve nefretlerini kustuklarını da hatırlatmakta
fayda var. Bununla birlikte Türkiye’de, başörtüsünü “sorun” hâline getiren tek
partili dönemden, başörtülü kadınlara yapılan baskı ve zulüm de tevarüs ederek bugünlere
gelmiştir. Bir kesim de bu zulmü kendisine siyasi bir oy aracı olarak
kullanmıştır. Neticede başörtüsü ve tesettür şer’î hükümde yer aldığı şeklinden
uzaklaşıp görmekten hayâ ettiğimiz bir deformasyona uğramıştır.
Bir asırdır İslâm
düşmanlığının başını çeken Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), 1950’li yıllardan
önce laik ve katı uygulamalarına başlamıştır. Bu dönemde camileri ahıra
çevirmiş, ezanları susturmaya çalışmış buna gücü yetmeyince de Türkçeye
çevirmiştir.[1]
O dönemler sahih fikirden yoksun oldukları gibi İslâmi kültüre ait değerlerin
aşağılandığı, buna tahammül gösteremeyen din âlimlerinin İstiklal Mahkemeleri’nde
yargılanarak asıldığı bir dönemdi.[2]
Hatta İnönü’nün bildiğimiz şu anekdotu İslâm’a olan düşmanlığını gözler önüne
sermektedir: 1933’te Türkiye’nin Sofya Büyükelçisi Tevfik Kamil, yıllık iznine
gelmiş. Aile dostu olan Başbakan İsmet Paşa’yı ziyarete gitmiş. Büyükelçi
sohbet ederlerken bir ara diyor ki: “Biraz da manevi gelişmeye hizmet
etseniz.” İsmet İnönü’nün büyükelçiye cevabı: “Hala böyle şeyler
düşünüyorsunuz. Biz 30 sene sonra gençliğin kafasını Allah ve peygamber gibi
boş laflardan ve kavramlardan kurtarmış olacağız.”[3]
Öyle ki aynı zihniyet, top mermilerini çarşaflarına sarıp cephane taşımış
kadınların, çarşaflarıyla şehirlere gelmesine de müsaade etmiyordu. Ne elem
verici ama değil mi? Ancak, bu dönemde kadınlar peçe ve çarşafını çıkarmak
yerine kendilerini evlerine hapsetmeyi daha doğru bulmuş, bunu bir namus ve
şeref simgesi olarak görmüşlerdir.
Laikliği, demokrasiyi
ve cumhuriyeti topluma benimsetme amacıyla eskiden CHP’li olan ancak halkın
dinî değerlerini iktidarı kazanmasına vesile yapan Adnan Menderes dönemine
gelindiğinde başörtülü kadınlar kısmen sosyal hayatta varlık gösterebildiler.
Menderes dönemi; küfür kavramlarını, İslâm ümmetinin öz malıymış gibi gösterme
hamlesinin, rejim sahiplerinin büyük planlarının bir parçası olduğunun fark
edilmemiş olması, İslâm Ümmeti adına sürüp gelen büyük bir talihsizlik
olmuştur. Zira Demokrat Parti (DP)’nin -kullandığı üslup bir yana- temelde CHP
ile hiçbir farkı yoktu. Demokrat Parti de din ile devleti birbirinden ayıran
bir anlayış üzerine kuruluydu. Bu dönemde ümmet yeni korku paranoyalarına maruz
bırakıldı. İmam-hatip okulları bu dönemde açıldı. Açıldı açılmasına ama bir
taraftan bu okullara evlatlarını yazdıranlar bir şekilde rejimin mahkemelerinde
yargılanırken öte taraftan “Atatürk’ü Koruma Kanunları” gibi bir kısım somut
kanunlar Meclis’ten geçirilerek yargılamalara meşruiyet kazandırılıyordu. İşte
dönemin en çelişkili gibi görünen yüzü buydu. Sonuç olarak, laik demokratik
rejimi Türkiye halkının başına musallat eden CHP’den kaçan halk, DP ağlarına
takılmış oldu.
1960’lı yıllardan
sonra ise “irtica ve gericilik” gibi kavramlarla Müslümanlara karşı psikolojik
bir savaş başlatıldı ve Müslümanlar toplumdan itilerek âdeta
“öteki”leştirildi.
● 1964
Gülsen Ataseven
İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinde başını örtmeye başladı. Okulu
birincilikle bitirdi. Mezuniyet törenlerinde geleneksel olarak birincilikle
bitiren öğrenci konuşma yaptığı hâlde, Gülsen Ataseven’in konuşmasına izin
verilmedi, konuşma okul ikincisine yaptırıldı.[4]
● 1968
Ankara Üniversitesi
İlahiyat Fakültesindeki 50-60 öğrenci, iki başörtülü öğrencinin okuldan
atılmasını protesto etmek için dersleri boykot etti.[5]
● 1977
İzmit Kız İmam Hatip
Okulunda 215 kız öğrenci hakkında, derslere başörtülü girdikleri için disiplin
soruşturması açıldı.[6]-[7]
Sonunda toplum
1950’li yıllar öncesine geri dönmüş oldu. Gelişen süreç içerisinde darbeler
halka karşı bir tehdit unsuru olarak kullanılırken halk, “II. Menderes” diye
anılan Özal etrafında toplanmaya kanalize edilerek, yeni bir demokratikleştirme
operasyonuna geçilmiştir. Zira demokrasi, bir hayat tarzı ve hayata bakış
açısıydı ve sindire sindire millete mâl edilmeliydi. Nitekim onlar da öyle
yapıyorlardı. Ölümü gösterip sıtmaya razı ediyorlardı. 1980 Darbesi sonrasında
Başbakan olan Turgut Özal rejime karşı olan bu öfkeyi âdeta şırıngayla çekerek
halkı, “liberal demokrasi” eksenine yerleştirmeyi başardı. Türkiye’de birçok
reform gerçekleştiren Özal eliyle, Batı kapitalizmine paralel bir demokrasi
algısı oluşturuldu. Darbe sonrası oluşturulan anayasanın da bütün dinamikleriyle
İslâm’a olan kini, Müslümanlara olan aşağılayıcı tavrı, hâlâ hayatımızın
içindedir ve nefes alıp verdiğimiz şu toplumun yaşam tarzını belirlemeye devam
etmektedir. Son darbe girişimi olan 15 Temmuz’da da benzer sonuçların vücut
bulduğunu görmedik mi? Canları pahasına sokaklara dökülen bu halk, darbe
püskürtüldükten sonra göz ardı edilip hayal kırıklığına uğratılmadı mı?
28 Şubat Dönemi,
rejim ile toplumun kopuş sürecini getirmişti. “Korku Savaşı” diyebileceğimiz bu
savaşta yenilen yine Müslümanlar olmuştu fakat bu yenilgi maddi değildi. 28
Şubat 1997 tarihinde ünlü MGK bildirisiyle gerek dönemin Anasol-M hükümeti ve
gerekse YÖK, üniversitelerde ve kamu kurumlarında fişlemeler yoluyla cumhuriyet
fabrika ayarlarına göre yoluna devam etti. Şöyle ki:
● Sağlık
Bakanı Yıldırım Aktuna, düzenlediği basınla sohbet toplantısında, Milli Eğitim
Bakanlığının 8 yıllık kesintisiz eğitim sürecinde seçmeli Kur’an ve Arapça
dersi okutulması uygulamasına karşı olduğunu vurgulayarak “Türk halkının bu
kadar çok Arapça öğrenmesine de, Araplaşmasına da ihtiyacı yoktur. Türk’üz,
Araplarla bu kadar içli dışlı olup kendimizi onlarla özdeşleştirmeye
gereksinimimiz yok!” dedi.
● Bursa’da
yedi Kur’an Kursu kapatıldı.
● MGK’da
kabul edilen kararlar doğrultusunda, Kılık Kıyafet Kanunu’na aykırı hareket
eden kişilere karşı “sarık operasyonu” başlatıldı.
● İstanbul
Üniversitesi’nde, başörtülü öğrencilerin kayıtları yapılmadı.
● İstanbul
(Çapa) Tıp Fakültesinde başörtüsü yasağı başladı ve öğrenciler derslerden
çıkartıldı. 25 başörtülü öğrenci hakkında disiplin soruşturması başlatıldı.[8]
Tüm bunlar, Müslüman
Türkiye halkının cumhuriyet tarihi boyunca yaşadığı travmaları tekrar
canlandıran olaylardan birkaçıdır. Ayrıca bu yaşananlar Müslüman halkın İslâmi
hayat özlemini daha da artırdı. Bu süreçte, İslâmi hayatı başlatacak metottan
zihniyet olarak uzak, kuzu postuna bürünen, Müslümanların yaşadığı
mağduriyetleri istismar ederek sadece iktidara yerleşmeyi hedefleyen
“muhafazakâr-demokratlar çıktı sahneye ve Müslüman halkın önemli bir kesiminin
desteğiyle kendisini iktidara taşıdı. Türkiyeli Müslümanlar bunda da hüsran
yaşayacağı yeni bir serüvene sürüklendiğinin maalesef farkında bile değildi.
Melez bir ideoloji ve
siyasi duruş olan muhafazakârlığın AK Parti’nin politik kimliğine yansıması ve
kendilerini “muhafazakâr demokrat” olarak resmetmeleri ve de halk nezdinde hatırı
sayılır karşılık bulmaları, somut örneklik açısından önemlidir. Bu coğrafyadaki
muhafazakârların İslâm ile ilintisi dine atıf ile kimi ritüellerden ve
şekilcilikten ibarettir ve bu yönlerine dokunulmadığı müddetçe siyasal
işleyişin seküler oluşu onlar için sorun teşkil etmez. Zira muhafazakâr zihnin
din tasavvuru, İslâm’ın iktidar olması değildir ve böylesi bir arzuları da
yoktur. İslâmi hayatı yeryüzüne hâkim kılmak gibi bir arzu ve hedefleri
olmadığı gibi tesettür konusunda da amaçları şer’î hükmü yerine getirmek değil
-kendi deyimleriyle- başörtüsünü “siyasi bir simge” olarak kullanmaktır. Çünkü
tesettür, kadını cinsel bir meta olarak gören ve kullanmak isteyen kâfir
Batı’ya karşı bir başkaldırıdır. Bu yönüyle AK Parti yönetimiyle değişen tek
şey başörtülü vekillerin meclise girmesi oldu ancak Batı’nın küfür sistemine
dahil olarak özgürlük yanılgısına kapıldılar ya da “konjonktür” gereği bunu
yaptılar. Nitekim bu yanılgıyı BDP Grup Başkan Vekili Pervin Buldan’ın şu
sözlerinde görebiliriz:
“…Dört kadın
arkadaşımızın bugün meclise başörtüsüyle gelmelerinin sebebi, kadınların
yıllardır verdiği mücadelenin sonucudur. Bütün kadınları kutluyorum...”[9]
28 Şubat ve öncesinde
verilen tüm mücadeleler muhafazakâr demokrat kadınların laiklik ve cumhuriyet
ile yönetilen bu küfür sistemine dâhil olması için değildi! Bu demokratik bir
hak değil şer’î bir hükümdür. Ancak AK Parti yönetimi eliyle çoğulcu demokratik
bir toplum inşa edildi ve artık “radikal” değil “muhafazakâr” olunmalıydı. “Aşırı”
değil “uyumlu” ve “diyalogcu” olunmalıydı. “Şeriatçı” değil “demokrat”
olunmalıydı. Neticede tesettür de bu bulanık fikirlerin etkisine girdi ve
yaşlıların giyindiği gibi değil daha modern(!), daha çağdaş(!) bir kıyafetle
uyumlu olması gerekiyordu. Bunun için de ilk elden medya ile görsel
zehirlemeler başladı. Tesettür modasıyla, siyasilerin ve kızlarının giyim
kuşamıyla rol-modeller oluşturuldu. Sonuç olarak tesettürün şer’î
çerçevesini araştırmadan
gelişigüzel giyinen veya
sadece başını örtmenin
İslâmi tesettür olduğunu
sanan ezici bir çoğunluk oluştu.
Öyle ki buluğ çağına
eren genç kızlar, çoğunluğun giyindiği gibi giyinmeyi “İslâmi tesettür” olarak
algıladı ve neticesinde mütedeyyin ailelerde bile kız evlatlarının tesettürlü
olmadığına, tesettürlü olan Müslüman kızların da zamanla tesettürü terk
ettiğine sıkça şahit oluyoruz. Araştırmacı Yazar Yusuf Kaplan’ın da dediği gibi;
“Başörtüsü mücadelesini kazandık ama tesettürü kaybettik.”[10]
Örtünme, Müslüman
kadın için bir ibadettir. Allah Subhanehu ve Teâlâ [وَمَا خَلَقْتُ
الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ] “İnsanları ve cinleri ancak bana
ibadet etsinler diye yarattım”[11]
derken bu ibadetin nasıl yapılması gerektiğini insanlara bırakmamış, Rasul
vasıtasıyla bildirmiştir. Müslüman kadın, Allah’ın emrini yerine getirirken
Allah’ın istediği şekilde yerine getirmelidir. Nasıl namaz kılarken, oruç
tutarken Allah’ın belirlemiş olduğu vakitte, belirlemiş olduğu şekilde bu ibadetleri
yerine getiriyorsak örtünmeyi de Allah ve Rasulü’nün belirlediği şekilde yerine
getirmek zorundayız. Tesettürün ibadet vasfını kazanmasının tek yolu budur.
Peki, İslâm (Şari ya
da Kur’an ve Sünnet) tesettürü nasıl sınırlandırmıştır?
“Tesettür” sözlük manasıyla, “örtünme
ve gizleme” manasına gelir ve Müslüman kadının takvasını ortaya koyan,
Rabbi Subhanehu ve Teâlâ’ya itaat ve ilticasının göstergesidir.
Müslüman kadının
giyiminde esas mesele, tesettürü sağlamasıdır; eli ve yüzü dışında bütün vücudunu örtmesi, açılıp saçılmamasıdır.
Giyilen bir elbisenin tesettüre uygun olması için de içini göstermeyecek
şekilde kalın, geniş ve avret yerlerini örtecek kadar uzun olmalıdır.[12]
Ahzab Suresi 59. ayette
Allahu Teâlâ tesettür için şöyle buyurmaktadır:
[يَاأَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لأزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَاءِ
الْمُؤْمِنِينَ يُدْنِينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلابِيبِهِنَّ] “Ey
Nebi! Zevcelerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına de ki; başörtülerini
omuzlarının üzerlerine salıversinler.”
Âlim Takiyuddîn
en-Nebhânî, “İslâm’ın İctimaî Nizamı” isimli kitabında bu ayeti
şöyle izah etmektedir: “Yani yüz ve
el hariç, ziynet yerlerini açığa vurmasınlar. Ayette geçen ‘hımar’ kelimesi
başörtüsüdür. ‘Ceyb’ kelimesi ise gömleğin yakasıdır. Yani gömleğin boyundan
göğse kadar olan kısmıdır. Müslüman kadınlar, başörtülerini boyun ve
göğüslerine kadar salıversinler demektir. Cilbabın aşağı salıverilmesi,
giysinin en aşağıya kadar bırakılmasıdır.” “Cilbab” kavramını Ebu-l Âlâ El
Mevdudi, “Tefhim-ul Kur’an”da
“iki parçalı elbise” olarak tarif etmektedir ve “Bir parçası
başı örterken diğer parçası ise ayaklara kadar uzanan bir dış örtüdür.” demektedir.
Tesettür, temel
olarak bu şekildedir ve farz bir ameldir. Allah’ı razı etmek için tesettürün
gerçek manasına uygun olması da Müslüman kadınların Allah Subhanehu ve Teâlâ’ya
itaatte gösterdiği ciddiyetin nişanesidir. Allah Subhanehu ve Teâlâ’dan
rab ve ilah olarak razı olmak, Allah’ın koyduğu hükümlere ve sınırlara da gönül
hoşnutluğu içinde boyun eğmeyi gerekli kılar. Aynı şekilde, Allah’ın koyduğu
hükümleri esnetmeye çalışmak veya Allah’ın çizdiği sınırları delmeye veyahut
aşmaya çalışmak da Allah’a ve hükümlerine karşı ciddiyetsizliğe işarettir.
Allah’ı aldatamayacağına göre; ancak kişinin kendini aldatmasıdır. Allah’a
göstermesi gereken samimiyetle, şeytanın süslü gösterdiği adımları izlemektir.
Bu bütüncül bakışa her amelimizde sahip olmalı, bu ölçüyle düşünmekten bir an
bile gaflete düşmemeliyiz.
Konumuz bağlamında;
Müslüman kadının tesettüre ilişkin takınacağı tavır da bu anlayış üzerine
kurulu olmalı ve toplumsal hayata katılmaya yöneldiğinde, kıyafetinin sınırlarını
modacılar değil, Allah Subhanehu ve Teâlâ belirlemeli. Allah’ın kendisi
için razı olduğu takva elbisesine bürünmek yani tesettüre riayet etmek
olmalıdır. Bu bilinç ve şuur, nesilden nesle İslâmi kültür olarak
aktarılmalıdır.
Hülasa; Müslüman
kızlarımız modacıların modern(!) tasarımlarına ya da ünlü kimselerin ucube
giyim kuşamına öykünmemeli, Allah’ın çizmiş olduğu
sınırlarda bu ibadeti yerine getirmelidir.
[1]
https://belgelerlegercektarih.com/2016/02/04/ataturk-doneminde-satilan-ve-ahir-yapilan-camiler-sinan-meydana-cevap/
[2]
https://www.fikriyat.com/tarih/2018/03/07/hukuk-tarihimizin-utanc-yillari-istikll-mahkemeleri
[3]
http://www.yalanyazantarihutansin.org/tek-parti-devri/inonu-nun-din-dusmanligi-h7757.html
[4]
Sabah Gazetesi
[5]
Milliyet Gazetesi
[6]
Yeni Devir Gazetesi
[7]
https://www.mazlumder.org/fotograf/yayinresimleri/dokuman/turkiyede-dunyada-basortusu-yasagi-kronolojisi.pdf
[8]
https://www.mazlumder.org/fotograf/yayinresimleri/dokuman/turkiyede-dunyada-basortusu-yasagi-kronolojisi.pdf
[9]
https://bianet.org/biamag/siyaset/150953-ve-basortulu-vekiller-mecliste
[10]
https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-kaplan/basortusu-mucadelesini-kazandik-ama-tesetturu-kaybettik-2049511
[11]
Zariyat Suresi 56
[12]
https://sorularlaislamiyet.com/musluman-kadinin-giyim-sekli-nasil-olmalidir-diz-altina-kadar-gelen-etek-ile-tesettur-saglanmis-olur


Yorumlar