Dindar Kemalistler ve Muhafazakâr Atatürkçüler!

Songül Toprak

Hatırlarsanız yakın zamanda AK Parti Grup Başkan Vekili Özlem Zengin’in “Elhamdülillah dindar, Kemalist, Muhafazakâr ve Atatürkçüyüz!” sözleri gündeme bomba gibi düşmüştü. Bu sözleri, haber kanalları ve gazeteler sürmanşetten kamuoyuna duyurmuş ve toplumu günlerce meşgul etmişlerdi. Zengin’in sözleri hem Atatürkçülerin hem de muhafazakârların tepkisini çekmişti. Muhafazakârlar; “Bu sözden ancak Allah’a sığınırız.” diyerek AK Parti’nin -sözde- dindar profiline bu vitrinlik cümleyi yakıştırmazken, Atatürkçüler de “Atamızı sizin gibi yobazlara bırakmayız.” diyerek yine sözün geldiği tarafı zımnen, -sözde- siyasal İslâm’ın temsilcisi olarak görme gafletine düşmüşlerdi.

Yukarıda yazdığımız cümlelerden Zengin’in kullanmış olduğu “Elhamdülillah dindar, Kemalist, Muhafazakâr ve Atatürkçüyüz!” sözlerinin haricinde ne konu, ne atıf yaptığı kavramlar ne de halkın gündemini değiştirecek elle tutulur gerçeklikler konuşulmadı, tartışılmadı. Yani gerçek anlamda ne gündem olmuş ne de toplum bununla kendini meşgul etme zahmetine girmişti. Normalleşen her şey gibi Müslümanın akidesine zarar verecek bu cümleler de “normal”, “gelişigüzel” ve “siyaset gereği” söylenen sözler olarak karşılandı. Öte tarafta biz okçulukta dünya birincisi olmuş ve altın madalya kazanmıştık. Asıl önemli olan buydu. Bunlar çok daha fazla meşgul etmeliydi toplumu, öyle ya!

28 Şubat zulmüne maruz bırakılmış, Sivas Cumhuriyet Üniversitesinin önünde tartaklanan binlerce başı örtülü gencin intikamı, yıllar sonra dönemin mağdurları adına vali tayin edilen başı örtülü Kübra Güran Yiğitbaşı Hanımefendi ile alınmıştı ya, bu yeterdi fikrî ve ahlaki yükseliş için! Arka kadrajda Atatürk’ün posteri, sol yanında Türkiye bayrağı olması “devrim” olarak nitelendirilse de gerçekte evrilmeydi, benzeşmeydi, -sözde- siyasal İslâm’ın boyun büküşünün resmiydi aslında...

Evet, sözü daha fazla uzatmadan konumuza geçelim. Özlem Hanımın kullanmış olduğu ifadelerden başlamış olsak da elbette ki derdimiz, aylar öncesinde yaşanan bu olayı tekrar gündeme getirmek değil. Derdimiz, Müslümanların her geçen gün pervasızca böylesi ifadeler kullanmalarının ve amellerine de yansıyan bu tavırların temelinde yatan sebepleri bulmaktır.

Toplumsal çöküşler, “larva” dönemini fikrî bir zeminde geçirir; ardından “pupa” dönemiyle ahlaki çöküş pik seviyeye çıkar ve son olarak hayat sahasına yani sosyal hayatın tamamına sirayet eder. Buna maalesef ticaretten adalete, eğitimden sağlığa kadar her alanda şahit olmaktayız.

Oysaki insanlık, tarih boyunca hep aynı döngü içerisinde yaşadı. Hangi dine, hangi ideolojiye, hangi inanca sahipse o minval üzere hayatını seyrettirdi. Hayat hakkında sahip olduğu fikir, onun yaşamı boyunca edineceği yol pusulası olmaktaydı. Öyle ki bu fikre göre hedefini belirleyip gelecekteki hayatını da ona göre inşa ederdi. Hayat ve eşya hakkındaki mefhumları da bu fikir kapsamında şekillenir; yemesinden içmesine, giyiminden sözlerine kadar onu yönlendirirdi. Dolayısıyla hayat hakkındaki fikir, insanın hayat tarzını ve hadaratını belirleyen esas kaynak olmaktadır. Bu yüzden de muhataplarımızın davranışları ve söylemleri sonucunda onların hangi fikri taşıdıkları, hangi inanca ve akideye sahip olduklarını anlardık.

Peki, insanın fikri başka, zikri başka olursa onu nasıl isimlendireceğiz?

Giyimi başka, davranışı başka, söylemleri ise bambaşka ise o zaman ne diyeceğiz?

O insanın hangi akideye bağlı olduğunu, hangi inancı üzerinde bir elbise gibi taşıdığını nasıl anlayacağız?

Biz Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkemin insanları için ne diyeceğiz?

Tarihinde böylesi bir şaşkınlık yaşamayan Müslümanlar için hangi tanımı kullanacağız?

Sanırım gecenin karanlığından daha koyu bir karanlık dönemden geçen Müslümanlar için safları ayırt etmek, yaşadığımız ve nefes aldığımız toplumun nasıl bir toplum olduğunu anlayabilmek, tanımlayabilmek yahut belirgin hatlarla tarif edebilmek hiç bu kadar zor olmamıştı.

Bir toplumu tanımlamak için toplumun sahip olduğu temel fikre, sonra da o fikre binaen onda oluşan duygulara ve daimî ilişkilere bakarak ona; “İslâmi toplum” yahut “gayri İslâmi toplum” denir.

Topumun temel fikri yani akidesi İslâm ama duyguları ve ilişkileri kapitalist ise o topluma ne ad verilir?

Yine bireyin şahsiyetini, onun akidesinden kaynaklanan davranışları belirlemektedir. Giyimi, kuşamı, sahip olduğu makamı, mevkii, maliki olduğu evi, arabası, yükseldiği eğitim seviyesi, edindiği diploması, etki ettiği kitlesi veya aşireti onun şahsiyetini belirleyen bir etken olamaz. Eğer eğitim ve diploması belirleseydi, doktorlar organ mafyalarıyla birlikte çalışmazdı. Eğer giyim-kuşam belirleseydi, cübbeleriyle adaletin savunucuları olan savcılar ve hâkimler bile bile hiçbir suçu olmayan binlerce masum insanı yargı zulmüne uğratarak hayatlarını karartmazdı.

Velhasıl toplumsal anlamda ne vasıflarımız belirgin ne de bireysel olarak şahsiyetimiz belirgin! Bu sözleri elbette bu satırları okuyan kardeşlerimi ümitsizliğe sevk etmek için kullanmıyorum. Sadece toplumun genel tablosundan söz ediyorum maalesef. Bu çerçevede ne yazık ki ne İslâmi bir toplum sıfatına sahibiz ne de İslâmi bir şahsiyete...

Biz nasıl bu hâle geldik?

Birbiri ardına bu kadar hızlı çöküşleri nasıl yaşadık?

28 Şubat’ın hemen ardından kavuşmuş olduğumuz sözde kazanımlarımız, avuçlarımızda sıkıca tutunduğumuz; bizim gibi konuşan, bizim duygularımızı yansıtan, -sözde- bizden bir “iktidarımız” olmuştu. Ellerimizi açtığımızda dualarımıza konu olan hülyalarımızı, şeriat özlemlerimizi terennüm eden, bize yaşadıkları mağduriyetleriyle örnek olduklarını zannettiğimiz alnı secdeye giden her kişiye, adeta “vaat edilen Mesih” gözüyle bakmıştık. “Dindar bir nesil”, “dindar bir gençlik” vaat etmiş, 3 yıl, 5 yıl, 10 yıl, 15 yıl geçmiş ve 20 yılı tamamlamıştık. Ne yazık ki dindar neslin en belirgin özellikleri; çıplaklık, kadın-erkek ilişkilerindeki savrulmuşluk, toplumsal ahlaki çöküş ve deist bir gençlik oluvermişti! Bize iktidar nimetini bahşedenler, acılarımızdan, mağduriyetlerimizden oy devşirmişlerdi. Gelinen noktada Batı’nın kirli fikirlerini bizim gündemimize taşımışlardı. İşte siyaset topuzunu ellerine verdiğimiz Özlem Zengin gibi bireylerin bugün sahiplendikleri değerler, tam da bu değerlerdir.

Her mahallede Kur’an kursları açılmış, başörtüsü serbest hale gelmiş ama tesettür kaybolmuş adeta kafaları örtülü “giyinik çıplak olmak” moda olmuştu.

Anıtkabir’e periyodik olarak örtülü bayanların yaptıkları ziyaretler ise en masumlarındandı.

Bu süre zarfında vaat edilen dindar bir gençlik yoktu. Dininden vazgeçen gençlikte ateistlik, deistlik popüler bir dine; eşcinsel tercihler, gençlik için bir ülküye dönüştürülmüştü.

AK Parti, topluma hem “adaleti” hem de “kalkınmayı” getirmişti! Öyle ki istisnalar hariç mütedeyyin çoğunluk, menfaatçi çoğunluk olmuş, “faydası elinden gitmesin” diye bukalemun gibi her renge uyum sağlamıştı.

Olsun ama… CHP olmasın da…” sözü artık daha sessiz kullanılmaktaydı.

“Biz bu hâle nasıl geldik?” sorusunu, Ömer RadiyAllahu Anh’ın “İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız!” sözüyle cevaplamaya çalışalım.

Yani inancınızı, akidenizi yaşam nizamı olarak tercih etmezseniz, yaşadığınız hayatı, inanç ve akide edinirsiniz.

Dolayısıyla ideoloji için toplum “hammadde” gibidir; idaresi altında olan toplumu şekillendirmeye muktedirdir. “İdeoloji” demek, “akide” demektir. Akide ise otorite ile toplumda var olur. Otorite de toplumdan ne talep ederse toplum bunu istese de istemese de yapmak zorundadır. Zamanla toplumu oluşturan bireyler, otoritenin dayandığı esasları toplumun bir parçası hâline getirir. Nizamın sahip olduğu akide kapitalizm olursa toplumda bu akidenin gereği olan fikirler, zamanla yaygınlaşır, onlardan bir parça hâline gelir. Fikir özgürlüğü, din özgürlüğü, hâlihazırda kapitalist akidenin kutsallarıdır. Dolayısıyla yüz yıldan fazladır tatbik edilen bu fikirlerin, onu sahiplenecek bireyleri de bağrında yetiştirmesi gayet normaldir.

Velhâsıl ideoloji, toplumu toplumsal olarak idare eder ve ideolojisine uygun olarak şekillendirerek nizama koyar. İşte bu yüzden de toplumun bugünkü hâlinin asıl kaynağı, -katkısı olsa da- gerçek anlamda Erdoğan veya AK Parti değildir. Bugünkü hâlimizin müsebbibi başımızdaki kapitalist ideolojidir.

Her ne kadar mevcut hükümeti ve uygulamalarını eleştirsek de muhatabımız Erdoğan değil kapitalizmdir. Bu yüzden her zaman yaptığımız çağrıyı tekrarlayarak diyoruz ki: sizleri ve bizleri, aileleri ve gençleri kurtaracak olan ancak İslâm ideolojisidir; İslâmi bir devlettir ve bu devletin adı Râşidî Hilâfet’tir. Çözüm, ne CHP’dedir ne de AK Parti’dedir! Çözüm ancak, İslâm nizamın tatbikinde yani Hilâfet’tedir.

İşte bu yüzden “ancak sahih bir ideoloji, sahih bir toplumu ve sahih İslâmi şahsiyeti oluşturur”, diyoruz. Vesselam.


Yorumlar

  1. Mehmet Yılmaz

    Özlen Zengin eğer tövbe etmezse ebediyen hüsrana uğrayanlardan olacaktır.Bir insan ancak haram yerse böyle savrulur.O söz apaçık şirktir.Allah (CC) bizleri böyle büyük bir günaha girmekten muhafaza eylesin. Özlem Zengin'in bir CHP li, bir HDP ile aynı yolda yürüyor demektir.

Yorum Yaz