Hatırlarsanız yakın zamanda AK Parti Grup Başkan Vekili Özlem Zengin’in “Elhamdülillah
dindar, Kemalist, Muhafazakâr ve Atatürkçüyüz!” sözleri gündeme bomba gibi
düşmüştü. Bu sözleri, haber kanalları ve gazeteler sürmanşetten kamuoyuna
duyurmuş ve toplumu günlerce meşgul etmişlerdi. Zengin’in sözleri hem
Atatürkçülerin hem de muhafazakârların tepkisini çekmişti. Muhafazakârlar;
“Bu sözden ancak Allah’a sığınırız.” diyerek AK Parti’nin
-sözde- dindar profiline bu vitrinlik cümleyi yakıştırmazken, Atatürkçüler de “Atamızı
sizin gibi yobazlara bırakmayız.” diyerek yine sözün geldiği tarafı zımnen,
-sözde- siyasal İslâm’ın temsilcisi olarak görme gafletine düşmüşlerdi.
Yukarıda yazdığımız cümlelerden Zengin’in kullanmış olduğu “Elhamdülillah
dindar, Kemalist, Muhafazakâr ve Atatürkçüyüz!” sözlerinin haricinde ne
konu, ne atıf yaptığı kavramlar ne de halkın gündemini değiştirecek elle
tutulur gerçeklikler konuşulmadı, tartışılmadı. Yani gerçek anlamda ne gündem
olmuş ne de toplum bununla kendini meşgul etme zahmetine girmişti. Normalleşen
her şey gibi Müslümanın akidesine zarar verecek bu cümleler de “normal”,
“gelişigüzel” ve “siyaset gereği” söylenen sözler olarak karşılandı. Öte
tarafta biz okçulukta dünya birincisi olmuş ve altın madalya kazanmıştık. Asıl
önemli olan buydu. Bunlar çok daha fazla meşgul etmeliydi toplumu, öyle ya!
28 Şubat zulmüne maruz bırakılmış, Sivas Cumhuriyet Üniversitesinin önünde
tartaklanan binlerce başı örtülü gencin intikamı, yıllar sonra dönemin
mağdurları adına vali tayin edilen başı örtülü Kübra Güran Yiğitbaşı Hanımefendi
ile alınmıştı ya, bu yeterdi fikrî ve ahlaki yükseliş için! Arka kadrajda
Atatürk’ün posteri, sol yanında Türkiye bayrağı olması “devrim” olarak
nitelendirilse de gerçekte evrilmeydi, benzeşmeydi, -sözde- siyasal İslâm’ın
boyun büküşünün resmiydi aslında...
Evet, sözü daha fazla uzatmadan konumuza geçelim. Özlem Hanımın kullanmış
olduğu ifadelerden başlamış olsak da elbette ki derdimiz, aylar öncesinde
yaşanan bu olayı tekrar gündeme getirmek değil. Derdimiz, Müslümanların her
geçen gün pervasızca böylesi ifadeler kullanmalarının ve amellerine de yansıyan
bu tavırların temelinde yatan sebepleri bulmaktır.
Toplumsal çöküşler, “larva” dönemini fikrî bir zeminde geçirir; ardından “pupa”
dönemiyle ahlaki çöküş pik seviyeye çıkar ve son olarak hayat sahasına yani
sosyal hayatın tamamına sirayet eder. Buna maalesef ticaretten adalete,
eğitimden sağlığa kadar her alanda şahit olmaktayız.
Oysaki insanlık, tarih boyunca hep aynı döngü içerisinde yaşadı. Hangi
dine, hangi ideolojiye, hangi inanca sahipse o minval üzere hayatını
seyrettirdi. Hayat hakkında sahip olduğu fikir, onun yaşamı boyunca edineceği
yol pusulası olmaktaydı. Öyle ki bu fikre göre hedefini belirleyip gelecekteki
hayatını da ona göre inşa ederdi. Hayat ve eşya hakkındaki mefhumları da bu
fikir kapsamında şekillenir; yemesinden içmesine, giyiminden sözlerine kadar
onu yönlendirirdi. Dolayısıyla hayat hakkındaki fikir, insanın hayat tarzını ve
hadaratını belirleyen esas kaynak olmaktadır. Bu yüzden de muhataplarımızın
davranışları ve söylemleri sonucunda onların hangi fikri taşıdıkları, hangi
inanca ve akideye sahip olduklarını anlardık.
Peki, insanın fikri başka, zikri başka olursa onu nasıl isimlendireceğiz?
Giyimi başka, davranışı başka, söylemleri ise bambaşka ise o zaman ne
diyeceğiz?
O insanın hangi akideye bağlı olduğunu, hangi inancı üzerinde bir elbise
gibi taşıdığını nasıl anlayacağız?
Biz Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkemin insanları için ne diyeceğiz?
Tarihinde böylesi bir şaşkınlık yaşamayan Müslümanlar için hangi tanımı
kullanacağız?
Sanırım gecenin karanlığından daha koyu bir karanlık dönemden geçen
Müslümanlar için safları ayırt etmek, yaşadığımız ve nefes aldığımız toplumun
nasıl bir toplum olduğunu anlayabilmek, tanımlayabilmek yahut belirgin hatlarla
tarif edebilmek hiç bu kadar zor olmamıştı.
Bir toplumu tanımlamak için toplumun sahip olduğu temel fikre, sonra da o
fikre binaen onda oluşan duygulara ve daimî ilişkilere bakarak ona; “İslâmi
toplum” yahut “gayri İslâmi toplum” denir.
Topumun temel fikri yani akidesi İslâm ama duyguları ve ilişkileri
kapitalist ise o topluma ne ad verilir?
Yine bireyin şahsiyetini, onun akidesinden kaynaklanan davranışları
belirlemektedir. Giyimi, kuşamı, sahip olduğu makamı, mevkii, maliki olduğu
evi, arabası, yükseldiği eğitim seviyesi, edindiği diploması, etki ettiği
kitlesi veya aşireti onun şahsiyetini belirleyen bir etken olamaz. Eğer eğitim
ve diploması belirleseydi, doktorlar organ mafyalarıyla birlikte çalışmazdı.
Eğer giyim-kuşam belirleseydi, cübbeleriyle adaletin savunucuları olan savcılar
ve hâkimler bile bile hiçbir suçu olmayan binlerce masum insanı yargı zulmüne
uğratarak hayatlarını karartmazdı.
Velhasıl toplumsal anlamda ne vasıflarımız belirgin ne de bireysel olarak şahsiyetimiz
belirgin! Bu sözleri elbette bu satırları okuyan kardeşlerimi ümitsizliğe sevk
etmek için kullanmıyorum. Sadece toplumun genel tablosundan söz ediyorum
maalesef. Bu çerçevede ne yazık ki ne İslâmi bir toplum sıfatına sahibiz ne de
İslâmi bir şahsiyete...
Biz nasıl bu hâle geldik?
Birbiri ardına bu kadar hızlı çöküşleri nasıl yaşadık?
28 Şubat’ın hemen ardından kavuşmuş olduğumuz sözde kazanımlarımız,
avuçlarımızda sıkıca tutunduğumuz; bizim gibi konuşan, bizim duygularımızı
yansıtan, -sözde- bizden bir “iktidarımız” olmuştu. Ellerimizi açtığımızda
dualarımıza konu olan hülyalarımızı, şeriat özlemlerimizi terennüm eden, bize
yaşadıkları mağduriyetleriyle örnek olduklarını zannettiğimiz alnı secdeye
giden her kişiye, adeta “vaat edilen Mesih” gözüyle bakmıştık. “Dindar bir
nesil”, “dindar bir gençlik” vaat etmiş, 3 yıl, 5 yıl, 10 yıl, 15 yıl geçmiş ve
20 yılı tamamlamıştık. Ne yazık ki dindar neslin en belirgin özellikleri;
çıplaklık, kadın-erkek ilişkilerindeki savrulmuşluk, toplumsal ahlaki çöküş ve
deist bir gençlik oluvermişti! Bize iktidar nimetini bahşedenler,
acılarımızdan, mağduriyetlerimizden oy devşirmişlerdi. Gelinen noktada Batı’nın
kirli fikirlerini bizim gündemimize taşımışlardı. İşte siyaset topuzunu
ellerine verdiğimiz Özlem Zengin gibi bireylerin bugün sahiplendikleri
değerler, tam da bu değerlerdir.
Her mahallede Kur’an kursları açılmış, başörtüsü serbest hale gelmiş ama
tesettür kaybolmuş adeta kafaları örtülü “giyinik çıplak olmak” moda olmuştu.
Anıtkabir’e periyodik olarak örtülü bayanların yaptıkları ziyaretler ise en
masumlarındandı.
Bu süre zarfında vaat edilen dindar bir gençlik yoktu. Dininden vazgeçen
gençlikte ateistlik, deistlik popüler bir dine; eşcinsel tercihler, gençlik
için bir ülküye dönüştürülmüştü.
AK Parti, topluma hem “adaleti” hem de “kalkınmayı” getirmişti! Öyle ki
istisnalar hariç mütedeyyin çoğunluk, menfaatçi çoğunluk olmuş, “faydası
elinden gitmesin” diye bukalemun gibi her renge uyum sağlamıştı.
“Olsun ama… CHP olmasın da…” sözü artık daha sessiz kullanılmaktaydı.
“Biz bu hâle nasıl geldik?” sorusunu, Ömer RadiyAllahu
Anh’ın “İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya
başlarsınız!” sözüyle cevaplamaya çalışalım.
Yani inancınızı, akidenizi yaşam nizamı olarak tercih etmezseniz,
yaşadığınız hayatı, inanç ve akide edinirsiniz.
Dolayısıyla ideoloji için toplum “hammadde” gibidir; idaresi altında olan
toplumu şekillendirmeye muktedirdir. “İdeoloji” demek, “akide” demektir. Akide
ise otorite ile toplumda var olur. Otorite de toplumdan ne talep ederse toplum
bunu istese de istemese de yapmak zorundadır. Zamanla toplumu oluşturan
bireyler, otoritenin dayandığı esasları toplumun bir parçası hâline getirir.
Nizamın sahip olduğu akide kapitalizm olursa toplumda bu akidenin gereği olan
fikirler, zamanla yaygınlaşır, onlardan bir parça hâline gelir. Fikir
özgürlüğü, din özgürlüğü, hâlihazırda kapitalist akidenin kutsallarıdır.
Dolayısıyla yüz yıldan fazladır tatbik edilen bu fikirlerin, onu sahiplenecek
bireyleri de bağrında yetiştirmesi gayet normaldir.
Velhâsıl ideoloji, toplumu toplumsal olarak idare eder ve ideolojisine
uygun olarak şekillendirerek nizama koyar. İşte bu yüzden de toplumun bugünkü
hâlinin asıl kaynağı, -katkısı olsa da- gerçek anlamda Erdoğan veya AK Parti
değildir. Bugünkü hâlimizin müsebbibi başımızdaki kapitalist ideolojidir.
Her ne kadar mevcut hükümeti ve uygulamalarını eleştirsek de muhatabımız
Erdoğan değil kapitalizmdir. Bu yüzden her zaman yaptığımız çağrıyı
tekrarlayarak diyoruz ki: sizleri ve bizleri, aileleri ve gençleri kurtaracak
olan ancak İslâm ideolojisidir; İslâmi bir devlettir ve bu devletin adı Râşidî
Hilâfet’tir. Çözüm, ne CHP’dedir ne de AK Parti’dedir! Çözüm ancak, İslâm
nizamın tatbikinde yani Hilâfet’tedir.
İşte bu yüzden “ancak sahih bir ideoloji, sahih bir toplumu ve sahih İslâmi
şahsiyeti oluşturur”, diyoruz. Vesselam.


Yorumlar