Farkında mısınız? Yeni bir kuşak türetildi. Çoğu zamanını bilgisayar ve
sosyal ağlarda harcayan, hayatın gidişatı noktasında herhangi bir düşüncesi
olmayan ya da her konuyu çok bilen(!), tüm gayri İslâmi fikirlere açık ve “olabilir”
penceresinden bakan, hayatı dünyadan ibaret olan geçirgen, duyarsız ve pasif…
Her sistem, her ideoloji toplumda kendi fikirlerini hâkim kılmak üzere
çalışma yapmaktadır. Bu, işin doğası gereği olağan durumdur. Bu ideolojiler hak
da olsa batıl da olsa gençlere ayrı bir özen gösterecektir. Çünkü gençlik
ideolojiler için kilit noktadır aslında.
İnsan hayata gözlerini açtığından itibaren içindeki büyük düğümle birlikte
yaşamaya başlar. Bu durum çocukluk döneminde “o nedir”, “bu nedir” gibi
sorularla keşifler yaparken, ilerleyen dönemlerde yerini daha çok “nereden
geldim”, “nereye gidiyorum” ve “niçin varım” sorularına bırakır. “Büyük
düğüm”ü oluşturan bu sorular tatmin edici bir şekilde cevaplandırılmazsa
kişide yeri doldurulamayacak buhranlara yol açabilir. O yüzden gençlik dönemi,
daha ziyade doğru cevapları arayış dönemidir. Eğer genç insan, akli muhakeme
yoluyla doğru cevap arayışlarına yönelirse işte o zaman bir yaratıcının varlığı
ve dolayısıyla da İslâm akidesi ona aradığı tatmin edici cevapları verecektir.
Kapitalizmin belki de en tahammülsüz olduğu sorular “neden”, “niçin” ve “nasıl”
sorularıdır. Bu soruları gerek akıllardan gerekse söylemlerden kaldırmaya
çalışmaktadır. Çünkü onun gençlerle ilerleyebilecek güçlü bir fikri
olmamasından dolayı, gençlerle yürüyebilmesi sadece onların düşünmesini
engellemesiyle mümkündür. Bu durum onu gençliği pasifize etmeye götürüyor.
Hedeflediği bu pasif gençliğin temellerini de çocukluk döneminde atmaktadır.
Gerek ezberci eğitim sistemi, gerek yetersiz ve içi boş müfredat içerikleri,
gerekse de sınav geçmekten ibaret olan başarı kriterleri… bunların hepsi, körpe
dimağları törpüleyip sistem içerisinde kendi istediği doğrultuda ferdiyetçi,
pasifize ve kimliksiz bir nesil oluşturma projesinin estrümanlarıdır.
Öğrenmeye, sorgulamaya meraklı gençlik bugün yerini ne yazık ki bir o kadar
umursamaz, kolaycı ve tembel bir gençliğe bırakmış durumda. Bilgisayar başından
kalkamayan, akıllı telefonlarını ellerinden bırakamayan, sosyal ağlarda
aralıksız yayınlanan sahte hayatlara kendini kaptırmış, gerçek hayatın dışına
itilmiş ve tüm dertlerinin kolay para kazanmak olduğu, aidiyet sorunu yaşayan
bir gençlik var ortada. Kimliğini kaybetmiş bu nesil gerek kendi sorunları,
gerek toplumun, gerekse de ümmetin sorunları noktasında duyarsız ve pasif;
sorgulamaktan ya da değiştirilmesini istemekten bile aciz bir gençlik.
Gençleri oluşturulan bu sahte kalıplara sokmanın en kolay yolu, onları
devasa sanal ağlarla tanıştırmak ve “bilgi çöplüğü” denilebilecek
düzeydeki bu devasa alanda doğruyu aradığına inandırmaktır. Bu bozuk sistemin,
türettiği yeni nesil söylemlere baktığımızda; “Z kuşağı”na övgüler yağdırdığını;
onları, “ne kadar ufku geniş, bilgili, özgürlüğüne(!) düşkün, üretken, değişimi
kucaklayan” gibi içi boş söylemlerle pohpohlayıp tüm irinini körpe zihinlere
zerk ettiğini görüyoruz. Çünkü düşünmeye başlayan bir gençlik, bu bozuk
sistemin sonunu getirebilir. Daha ileri yaş grupları açısından durum farklıdır.
Çünkü insan, içinde tepkisiz yaşamaya başladıkça durumu kabullenir hâle gelir. Ancak
düşünen, olaylara yön vermeye ve değiştirmeye çalışan bir gençlik, zaten
kokuşmuş ve son demlerini yaşayan bu sisteme en büyük tehdittir.
İçerisinde bulunduğumuz sistem, etkisizleştirmeyi yalnızca eğitim ve
öğretim metodu üzerinden yapmamaktadır. Bilgi diye zihne yansıyan ne kadar
unsur varsa bunları profesyonelce değerlendirip muhatabı olan kuşağa sistemli
şekilde aşılamaktadır. İnternet, görsel ve yazılı basın, televizyon
programları, paralı TV yayınları, eğlence kültürü, gençlik festivalleri,
uyuşturucu, cinsiyetçi söylemler, İslâm’ın dokunulamaz değerlerini ayaklar
altına aldırma... hepsi bu planın ayrılmaz parçaları. Sistem gençleri bir
yandan kendi istediği doğrultuda şekillendirirken diğer yandan İslâm’a ve İslâmi
değerlere karşı duyarsızlaştırmaktadır. İslâm’ı, hümanizmle sentezleyip
kimsenin hayatına karışmamayı, kimseyi hayatına karıştırmamayı öğütlemektedir.
Bu minvalde değerlendirdiğimizde; kuşaklararası çatışma kaçınılmaz bir hâl
almaktadır. Sloganlaştırılan “özgürlük” kavramı, “fikri ve yaşantısı ne/nasıl
olursa olsun her kesime saygı!” anlayışını doğurmakta, bununla birlikte
topyekûn karşısında durmamız gereken münkerler, normal bir şeymişçesine
toplumda kabul görmeye başlamaktadır.
Bu tuzaklara düşmemeye çalışan gençlerin üzerinde yoğun baskı oluşturan
diğer bir unsur ise; gelecek kaygısı ve onları çepeçevre kuşatan Türkiye’deki
işsizlik sorunlarıdır. Bu durum rızık endişesiyle yoğrulup pasifize edilen bu
gençleri, sürekli puan odaklı bitmeyen sınavlara, kariyer telaşına ve dünyevi
menfaatlere itelemektedir.
Toplumu kasıtlı bir şekilde etkileyen bu unsurlardan sıyrılmak,
kapitalizmin çarkları arasında un ufak edilmiş bu gençlik için neredeyse
imkânsız bir hâl almıştır. Dolayısıyla süreç, ilkesiz ve kimlik bunalımı
yaşayan bir gençliği bu toplumun kucağına bırakmıştır.
Bugün şahitlik ettiğimiz bu yozlaşmanın sebebi; ümmetin sahip olduğu İslâm
kültürü yerine kapitalist kültürün yerleşik hâle getirilmesidir. Zira kültür,
toplumda yaşayan fertlerin şahsiyetlerini inşa eder. Eşya ve fiiller hakkında
nasıl hüküm vermesi gerektiğini ona öğretir. Fertlerdeki meyilleri sahip olduğu
fikirler doğrultusunda yönlendirir. Yani kültür, ferdin akliyetine, nefsiyetine
ve gidişatına etki eden en önemli unsurdur. Bu sebeple tüm devletler kültürünü
korumayı ve toplumda yaymayı başlıca sorumluluk kabul ederler.
Nitekim eski Sovyetler Birliği, çocuklarına komünizm kültürünü verdi ve
kültürüne herhangi bir kapitalist ya da İslâmi fikrin sızmasını engellemeye
çalıştı. Batı, çocuklarını dini hayattan ayırma yani laiklik esası üzerine
kurulu kapitalist kültürü göre yetiştirdi ve yaşam tarzını o kültür üzerine
inşâ etti. Akidesine ve kültürüne yabancı unsurların sızmasını engellemek için
gerektiğinde savaşlar dahi çıkardı.
Hayattayken Hilâfet Devleti de ümmete İslâm kültürünü yerleştirmeye hırs
göstermiş; İslâmi akideye dayanmayan herhangi bir fikre davet edilmesini
engellemiştir.
Devletler kültürlerini nizami ve gayri nizami eğitimle topluma
taşımaktadır. Nizami öğretim; devletin benimsediği kanunlar ve nizamlar ile
disipline edilmiş öğretimdir ve devlet onun uygulanmasından sorumludur. Gayri
nizami öğretim ise toplumdaki fertler, partiler, örgütler, neşriyatlar, medya
araçları, filmler, belgeseller ve aklınıza her ne gelirse o yolla kültürün
verilmesidir.
İslâm kültürü öncelikle devletin okullarda verdiği öğretim ile topluma
ulaştırılır. Toplum, bu kültürü gayri nizami öğretim ile yaygın ve sürekli hâle
getirir.
İslâm’da eğitim sisteminin başlıca üç hedefi
vardır:
1- Akliyet ve nefsiyet bakımından
İslâmî şahsiyeti oluşturmak. Bu oluşum, okulda öğretim merhalelerinin sona
ermesi ile birlikte tamamlanmış olur.
2- Öğrenciye çevresinde var olan
aletleri, icatları, uzmanlık alanlarını tanıması için gerekli bilgi ve
becerileri öğretmek. Mesela; elektrikli ve elektronik aletleri, sanayi ve
ziraat ile ilgili aletleri tanıması ve diğerleri gibi.
3- Öğrenciyi üniversite
merhalesine hazırlamak ki bu, gerekli temel ilimleri öğretmekle olur. Bu
ilimler ister Arap dili, fıkıh, tefsir ve hadis gibi kültür ile ilgili olsun,
isterse matematik, kimya, fizik ve diğerleri gibi bilim ile alakalı olsun fark
etmez.
Eğitim sürecinin ileri aşaması olan
yükseköğretimde ise temel eğitimde inşa edilen İslâmî şahsiyetlerin ümmetin
hayati meselelerini korumak ve bu uğurda hizmet etmek üzere güçlendirilmesi
amaçlanır.
Bozuk kültür bozuk nesiller, doğru kültür ise insanlığa hizmet eden doğru
nesiller meydana getirir. İslâm kültürü ile yetişen nesillerin insanlığa
yaptığı katkıları görmek için birkaç örnek vermek yeterli olacaktır:
859 yılında Fas’ın Fes şehrinde inşa edilen Kureviyyîn ya da Karaviyyun
Üniversitesi, bugün de faaliyette olan dünyanın en eski üniversitesidir. Selçuklu Veziri Nizâmülmülk’ün kurulmasına
önayak olduğu müstakil üniversiteler Nizâmiyye Medreseleri de 11. Asırda kurulmuştur. İlki Bağdat’ta 1067
senesinde kurulmuş; Isfahan, Rey, Nîşâbur, Merv, Belh, Herat, Basra, Musul ve
Âmul gibi şehirlerde şubeleri açılmıştır. Bu medreselerin İslâm toplumuna
katkılarının daha net görülmeye başlanmasıyla bunları, Selçuklu Atabeyi
Nûreddin Zengi’nin kurduğu Nûriyye Medreseleri takip etmiştir. İlki 1168
tarihinde açılan bu medreseler, zamanla Şam ve Mısır’a yayılıp ve daha
sonrasında kurulan Osmanlı Devleti’nin medrese eğitimine de örneklik
oluşturmuştur.
Kurulan bu üniversite ve medreselerin
katkılarıyla da Hicaz, Şam, Bağdat, Kahire, Kayrevan, Kurtuba, Rey, Buhara,
Semerkant, Herat, Tebriz, İstanbul, Kazan, Delhi gibi şehirler birer kültür
merkezi konumuna yükselmiştir. Meşhur ulema ve âlimler buralarda bir araya
gelerek, güçlü medreseler ve birbirinden kıymetli kitaplar dolusu kütüphaneler
tesis ettiler. Yine bu dönemde kitap çeviri ve neşriyatı oldukça
yaygınlaşmıştır. İlim öğrenmek, ilimde genişlemek ve derinleşmek isteyenler,
farklı memleketlerden bu şehirlere koşardı. Birçoğu aldıkları ilmi öğretmek
maksadıyla tekrar memleketlerine dönerdi. İslâm âleminde, en küçük yerleşim
yerleri olan köylerde ve kasabalarda bile ders okutup fetva veren, gerektiğinde
dava çözen güçlü fakihlere rastlanırdı. Bu üniversite ve medreselerde eğitim
gören Müslümanlar bugünkü matematik, tıp, astronomi, coğrafya, fizik gibi
birçok alana kaynaklık eden icat ve eserler bıraktılar. İşte onlardan bazı
örnekler:
[وَتَرَى
الْجِبَالَ تَحْسَبُهَا جَامِدَةً وَهِيَ تَمُرُّ مَرَّ السَّحَابِؕ صُنْعَ
اللّٰهِ الَّـذٖٓي اَتْقَنَ كُلَّ شَيْءٍؕ اِنَّهُ خَبٖيرٌ بِمَا تَفْعَلُونَ] “Sen dağları görür, onları yerinde
sabit sanırsın. Hâlbuki onlar, bulut gibi hareket ederler. Bu, Allah’ın
sanatıdır ki; O, her şeyi sağlam yapar. Şüphesiz O, yaptıklarınızdan
haberdardır.”[1]
ayetinden yola çıkan Biruni, dünyanın döndüğünü daha 1000’li yıllarda Kopernik’ten
500 sene önce söylemiştir. İslâm âlimi Biruni, gündüz ve gece değişikliğinin,
diğer gezegenler gibi dünyanın, güneş etrafında dönmesiyle meydana geldiğini
ortaya atmıştı. Bu görüşü 500 yıl sonra Avrupa’da dile getiren Kopernik bile
cesaretle savunamamıştır.
İslâm âleminde ilk kâğıt imalathanesi, 794
yılında Bağdat’ta açıldı.
Müslümanlardan barutlu silahları öğrenen Moğol
Hanı Kubilay, bu ateşli silahları ilk defa Çinlilere karşı kullandı. Barutun
imalini yapan Müslüman kimyagerler, onun ateşli silahlarda kullanımını da dünya
tarihinde ilk defa gerçekleştirdiler.
Fatih Sultan Mehmet’in mutlak başarısının esası,
büyük toplar döktürmesiydi. Bu topların planları, bizzat kendisi tarafından çizilmişti.
Bu toplar, o zamana kadar görülmemiş, hatta tasavvuru mümkün olmayan büyüklükte
ve mükemmeliyette idi. Orta Çağ harp sanatı, Fatih Sultan Mehmet’in dehası ile
değişiyordu. Sultan, o tarihte ilk defa havan topunu icat etmişti.
İslâm medeniyetinin en çok geliştirdiği ilim
dalından birisi, kesin olarak ifade edebiliriz ki tıp ilmidir. Yedinci asırdan
sonra tamamen araştırma ve ihtisas branşı hâlinde olan tıp, çok kısa zamanda
büyük ilerlemeler kaydeder. Böylece bu ilim dalı, kendi arasında doktorluk,
eczacılık ve hastalık çeşitlerine göre dallara ayrılır. Çok faydalı olan sıhhi
klinikler ve hastaneler açılır. Tıp okulları ve hastaneler, ihtisas sahibi,
ehliyetli profesörlerin himayesinde çalışır. Tıbbi sahadaki çalışmalar, tamamen
pratiktir. Bilhassa hastaneler, birer laboratuvar ve okul mahiyetindedir.
Tıbbın, İslâm medeniyetinde, müstesna bir gelişme
göstermesi; İslâm inancının, insan yaşayışı, temizliği ve sağlığına verdiği
önemden kaynaklanır.
Bulaşıcı hastalıklar uzmanı olan Akşemseddin, en
küçük canlı varlıklar olarak kabul edilen mikropların fonksiyonunu, Batı’dan
asırlarca önce tayin ve tespit etmiştir. Böylece Müslüman ilim adamlarının,
mikroba ve hastalıklara karşı tesirli olan ilaçları keşfetmeleri, tıp tarihinde
önemli bir yer işgal etmektedir. Bugün dahi izlerini görebileceğimiz bu
ilaçlar, eczacılıkta antibiyotik olarak kendisini göstermektedir.
Eski Yunan’da matematik çalışmalarının var olduğu
kesin olarak bilinmekle beraber, bu çalışmalar kısa bir zaman sonra durmuş ve
yeni bir gelişme gösterememiştir. Bu durum kuvvetle muhtemeldir ki, Yunan
matematiğinin “sayılar sistemi” ve “sıfır” kavramından mahrum oluşuyla izah
edilebilir. Müslüman matematikçiler, akıl yürütme metodunu disiplinli bir
şekilde kullanmalarının yanı sıra “sıfır” kavramını da ilk kez onlar kullanmışlardır.
İbn Heysem, astronomiyi de çok yakından
ilgilendiren, optik-fiziğin temel dayanağı olan ve bugün herkesin bildiği “cismin görülmesi olayını” izah eder.
Böylece Batlamyus ve Öklid’in bu konudaki teorisini çürütür. Öklid ve
Batlamyus; “cisimlerin, gözün görmeye
ışın neşretmesi dolayısıyla görüldüğünü” iddia etmişlerdi. İbn Heysem ise; “cisimlerin görülmesinin, gözün ışın
neşretmesinden değil, cisimlerden gelen ışınların, gözde görüntü teşkil
ettirmesinden dolayı olduğunu” söylemiş ve yaptığı sayısız deneyle de bunu
ispatlamıştı.[1]
Sonuç olarak Batı, bugünkü modern bilim ve
teknolojinin temellerini, İslâm bilginlerine borçlu olduğunu yadsımaktadır.
Batı’nın bu gerçeği örtme gayreti, bilim ve gelişmesinin kaynağını Eski Yunan’a
dayandırma çabaları, İslâm’a karşı Batı’nın düşmanlığının sonucundan başka bir
şey değildir.
İslâm bilginlerinin dünyaya yaptıkları bilimsel katkıların İslâmi kültürün
doğal bir sonucu olduğunu yukarda ifade etmiştik. Çocukluk ve gençlik
dönemlerinde geçirdikleri ciddi eğitim-öğretim süreci İslâm toplumunu
yaşadıkları her dönemin en seçkin toplumu hâline getirmiştir. Gençler işte bu
seçkin toplumun en dinamik yapıtaşı olarak tebarüz etmektedir.
Yine İslâm’ın gençlere verdiği önemi Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in
şu hadisinden anlamak da mümkündür:
“İnsanlar içinde yüce Allah’ın en sevdiği kimse, kötülükleri terk edip
iyiliklere yönelen gençtir.”[2]
Gençler ve gençlere doğru liderlik edecek şahıslar bu denli önemliyken
ebeveynlere de büyük sorumluluklar düşmektedir. Çocuklar yetiştirilirken empoze
edilen fasit kültürden kurtulup onların kıymetli birer emanet olduğu bilinci
canlı tutulmalı, o emanetlerin beden sıhhatlerine dikkat edildiğinden daha
fazla İslâmi şahsiyetlerine ve fikir dünyalarına önem verilmelidir.
Hizb-ut Tahrir’in kurucusu Şeyh Takiyyuddîn en-Nebhânî’nin şu tavsiyesi
dikkat çekicidir:
“Anneler çocuklarını emzirirken onlara İngiliz düşmanlığını da emzirsinler.”
Bu kinayeli ifade, yetiştireceğimiz nesillerin, bizlerin sorumluluğunda
olduğunu gösterir mahiyettedir. Biliyoruz ki, çocuklarımızın fikrî ve siyasi
gelişimleri ihmal edildikçe onlar kapitalizm tarafından şekillendirilecek ve
kendi beldelerinde birer yabancı olacaklardır.
Aliya İzzetbegoviç’e, “Anne babalara ne tavsiyede bulunabilirsiniz?”
diye sorulduğunda o, anne ve babalara şöyle seslenmektedir:
“Her şeyden evvel, gençlerde bulunan güçleri öldürmemelerini tavsiye
edebiliriz. Onlara tevazudan çok şeref ve haysiyet, teslimiyetçilikten çok
cesaret, merhametten çok adalet hakkında konuşsunlar. Kendi yolundan gidecek ve
bunun için kimseden izin istemeyecek şeref sahibi bir nesil yetiştirsinler.”
Bugün birçoğumuzun şikâyet ettiği bu aciz gençliği kurtarmak; pasif değil
aktif, edilgen değil etkin bireyler hâlinde dönüştürmek, nübüvvet metodu üzere
kurulacak olan Râşidî Hilâfet Devleti’nin kurulmasıyla mümkündür.
[1]
Mevcut Eğitim Sisteminin Bozukluğu Ve İslâmî
Eğitim Sistemi, Köklü Değişim 2014
[2]
Ebu Davut, Salât, 26


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış