Pasif Değil Etkin Gençlik

Ebru Petek

Farkında mısınız? Yeni bir kuşak türetildi. Çoğu zamanını bilgisayar ve sosyal ağlarda harcayan, hayatın gidişatı noktasında herhangi bir düşüncesi olmayan ya da her konuyu çok bilen(!), tüm gayri İslâmi fikirlere açık ve “olabilir” penceresinden bakan, hayatı dünyadan ibaret olan geçirgen, duyarsız ve pasif…

Her sistem, her ideoloji toplumda kendi fikirlerini hâkim kılmak üzere çalışma yapmaktadır. Bu, işin doğası gereği olağan durumdur. Bu ideolojiler hak da olsa batıl da olsa gençlere ayrı bir özen gösterecektir. Çünkü gençlik ideolojiler için kilit noktadır aslında.

İnsan hayata gözlerini açtığından itibaren içindeki büyük düğümle birlikte yaşamaya başlar. Bu durum çocukluk döneminde “o nedir”, “bu nedir” gibi sorularla keşifler yaparken, ilerleyen dönemlerde yerini daha çok “nereden geldim”, “nereye gidiyorum” ve “niçin varım” sorularına bırakır. “Büyük düğüm”ü oluşturan bu sorular tatmin edici bir şekilde cevaplandırılmazsa kişide yeri doldurulamayacak buhranlara yol açabilir. O yüzden gençlik dönemi, daha ziyade doğru cevapları arayış dönemidir. Eğer genç insan, akli muhakeme yoluyla doğru cevap arayışlarına yönelirse işte o zaman bir yaratıcının varlığı ve dolayısıyla da İslâm akidesi ona aradığı tatmin edici cevapları verecektir.

Kapitalizmin belki de en tahammülsüz olduğu sorular “neden”, “niçin” ve “nasıl” sorularıdır. Bu soruları gerek akıllardan gerekse söylemlerden kaldırmaya çalışmaktadır. Çünkü onun gençlerle ilerleyebilecek güçlü bir fikri olmamasından dolayı, gençlerle yürüyebilmesi sadece onların düşünmesini engellemesiyle mümkündür. Bu durum onu gençliği pasifize etmeye götürüyor. Hedeflediği bu pasif gençliğin temellerini de çocukluk döneminde atmaktadır. Gerek ezberci eğitim sistemi, gerek yetersiz ve içi boş müfredat içerikleri, gerekse de sınav geçmekten ibaret olan başarı kriterleri… bunların hepsi, körpe dimağları törpüleyip sistem içerisinde kendi istediği doğrultuda ferdiyetçi, pasifize ve kimliksiz bir nesil oluşturma projesinin estrümanlarıdır. Öğrenmeye, sorgulamaya meraklı gençlik bugün yerini ne yazık ki bir o kadar umursamaz, kolaycı ve tembel bir gençliğe bırakmış durumda. Bilgisayar başından kalkamayan, akıllı telefonlarını ellerinden bırakamayan, sosyal ağlarda aralıksız yayınlanan sahte hayatlara kendini kaptırmış, gerçek hayatın dışına itilmiş ve tüm dertlerinin kolay para kazanmak olduğu, aidiyet sorunu yaşayan bir gençlik var ortada. Kimliğini kaybetmiş bu nesil gerek kendi sorunları, gerek toplumun, gerekse de ümmetin sorunları noktasında duyarsız ve pasif; sorgulamaktan ya da değiştirilmesini istemekten bile aciz bir gençlik.

Gençleri oluşturulan bu sahte kalıplara sokmanın en kolay yolu, onları devasa sanal ağlarla tanıştırmak ve “bilgi çöplüğü” denilebilecek düzeydeki bu devasa alanda doğruyu aradığına inandırmaktır. Bu bozuk sistemin, türettiği yeni nesil söylemlere baktığımızda; “Z kuşağı”na övgüler yağdırdığını; onları, “ne kadar ufku geniş, bilgili, özgürlüğüne(!) düşkün, üretken, değişimi kucaklayan” gibi içi boş söylemlerle pohpohlayıp tüm irinini körpe zihinlere zerk ettiğini görüyoruz. Çünkü düşünmeye başlayan bir gençlik, bu bozuk sistemin sonunu getirebilir. Daha ileri yaş grupları açısından durum farklıdır. Çünkü insan, içinde tepkisiz yaşamaya başladıkça durumu kabullenir hâle gelir. Ancak düşünen, olaylara yön vermeye ve değiştirmeye çalışan bir gençlik, zaten kokuşmuş ve son demlerini yaşayan bu sisteme en büyük tehdittir.

İçerisinde bulunduğumuz sistem, etkisizleştirmeyi yalnızca eğitim ve öğretim metodu üzerinden yapmamaktadır. Bilgi diye zihne yansıyan ne kadar unsur varsa bunları profesyonelce değerlendirip muhatabı olan kuşağa sistemli şekilde aşılamaktadır. İnternet, görsel ve yazılı basın, televizyon programları, paralı TV yayınları, eğlence kültürü, gençlik festivalleri, uyuşturucu, cinsiyetçi söylemler, İslâm’ın dokunulamaz değerlerini ayaklar altına aldırma... hepsi bu planın ayrılmaz parçaları. Sistem gençleri bir yandan kendi istediği doğrultuda şekillendirirken diğer yandan İslâm’a ve İslâmi değerlere karşı duyarsızlaştırmaktadır. İslâm’ı, hümanizmle sentezleyip kimsenin hayatına karışmamayı, kimseyi hayatına karıştırmamayı öğütlemektedir. Bu minvalde değerlendirdiğimizde; kuşaklararası çatışma kaçınılmaz bir hâl almaktadır. Sloganlaştırılan “özgürlük” kavramı, “fikri ve yaşantısı ne/nasıl olursa olsun her kesime saygı!” anlayışını doğurmakta, bununla birlikte topyekûn karşısında durmamız gereken münkerler, normal bir şeymişçesine toplumda kabul görmeye başlamaktadır.

Bu tuzaklara düşmemeye çalışan gençlerin üzerinde yoğun baskı oluşturan diğer bir unsur ise; gelecek kaygısı ve onları çepeçevre kuşatan Türkiye’deki işsizlik sorunlarıdır. Bu durum rızık endişesiyle yoğrulup pasifize edilen bu gençleri, sürekli puan odaklı bitmeyen sınavlara, kariyer telaşına ve dünyevi menfaatlere itelemektedir.

Toplumu kasıtlı bir şekilde etkileyen bu unsurlardan sıyrılmak, kapitalizmin çarkları arasında un ufak edilmiş bu gençlik için neredeyse imkânsız bir hâl almıştır. Dolayısıyla süreç, ilkesiz ve kimlik bunalımı yaşayan bir gençliği bu toplumun kucağına bırakmıştır.

Bugün şahitlik ettiğimiz bu yozlaşmanın sebebi; ümmetin sahip olduğu İslâm kültürü yerine kapitalist kültürün yerleşik hâle getirilmesidir. Zira kültür, toplumda yaşayan fertlerin şahsiyetlerini inşa eder. Eşya ve fiiller hakkında nasıl hüküm vermesi gerektiğini ona öğretir. Fertlerdeki meyilleri sahip olduğu fikirler doğrultusunda yönlendirir. Yani kültür, ferdin akliyetine, nefsiyetine ve gidişatına etki eden en önemli unsurdur. Bu sebeple tüm devletler kültürünü korumayı ve toplumda yaymayı başlıca sorumluluk kabul ederler.

Nitekim eski Sovyetler Birliği, çocuklarına komünizm kültürünü verdi ve kültürüne herhangi bir kapitalist ya da İslâmi fikrin sızmasını engellemeye çalıştı. Batı, çocuklarını dini hayattan ayırma yani laiklik esası üzerine kurulu kapitalist kültürü göre yetiştirdi ve yaşam tarzını o kültür üzerine inşâ etti. Akidesine ve kültürüne yabancı unsurların sızmasını engellemek için gerektiğinde savaşlar dahi çıkardı.

Hayattayken Hilâfet Devleti de ümmete İslâm kültürünü yerleştirmeye hırs göstermiş; İslâmi akideye dayanmayan herhangi bir fikre davet edilmesini engellemiştir.

Devletler kültürlerini nizami ve gayri nizami eğitimle topluma taşımaktadır. Nizami öğretim; devletin benimsediği kanunlar ve nizamlar ile disipline edilmiş öğretimdir ve devlet onun uygulanmasından sorumludur. Gayri nizami öğretim ise toplumdaki fertler, partiler, örgütler, neşriyatlar, medya araçları, filmler, belgeseller ve aklınıza her ne gelirse o yolla kültürün verilmesidir.

İslâm kültürü öncelikle devletin okullarda verdiği öğretim ile topluma ulaştırılır. Toplum, bu kültürü gayri nizami öğretim ile yaygın ve sürekli hâle getirir.

İslâm’da eğitim sisteminin başlıca üç hedefi vardır:

1- Akliyet ve nefsiyet bakımından İslâmî şahsiyeti oluşturmak. Bu oluşum, okulda öğretim merhalelerinin sona ermesi ile birlikte tamamlanmış olur.

2- Öğrenciye çevresinde var olan aletleri, icatları, uzmanlık alanlarını tanıması için gerekli bilgi ve becerileri öğretmek. Mesela; elektrikli ve elektronik aletleri, sanayi ve ziraat ile ilgili aletleri tanıması ve diğerleri gibi.

3- Öğrenciyi üniversite merhalesine hazırlamak ki bu, gerekli temel ilimleri öğretmekle olur. Bu ilimler ister Arap dili, fıkıh, tefsir ve hadis gibi kültür ile ilgili olsun, isterse matematik, kimya, fizik ve diğerleri gibi bilim ile alakalı olsun fark etmez.

Eğitim sürecinin ileri aşaması olan yükseköğretimde ise temel eğitimde inşa edilen İslâmî şahsiyetlerin ümmetin hayati meselelerini korumak ve bu uğurda hizmet etmek üzere güçlendirilmesi amaçlanır.

Bozuk kültür bozuk nesiller, doğru kültür ise insanlığa hizmet eden doğru nesiller meydana getirir. İslâm kültürü ile yetişen nesillerin insanlığa yaptığı katkıları görmek için birkaç örnek vermek yeterli olacaktır:

859 yılında Fas’ın Fes şehrinde inşa edilen Kureviyyîn ya da Karaviyyun Üniversitesi, bugün de faaliyette olan dünyanın en eski üniversitesidir. Selçuklu Veziri Nizâmülmülk’ün kurulmasına önayak olduğu müstakil üniversiteler Nizâmiyye Medreseleri de 11. Asırda kurulmuştur. İlki Bağdat’ta 1067 senesinde kurulmuş; Isfahan, Rey, Nîşâbur, Merv, Belh, Herat, Basra, Musul ve Âmul gibi şehirlerde şubeleri açılmıştır. Bu medreselerin İslâm toplumuna katkılarının daha net görülmeye başlanmasıyla bunları, Selçuklu Atabeyi Nûreddin Zengi’nin kurduğu Nûriyye Medreseleri takip etmiştir. İlki 1168 tarihinde açılan bu medreseler, zamanla Şam ve Mısır’a yayılıp ve daha sonrasında kurulan Osmanlı Devleti’nin medrese eğitimine de örneklik oluşturmuştur.

Kurulan bu üniversite ve medreselerin katkılarıyla da Hicaz, Şam, Bağdat, Kahire, Kayrevan, Kurtuba, Rey, Buhara, Semerkant, Herat, Tebriz, İstanbul, Kazan, Delhi gibi şehirler birer kültür merkezi konumuna yükselmiştir. Meşhur ulema ve âlimler buralarda bir araya gelerek, güçlü medreseler ve birbirinden kıymetli kitaplar dolusu kütüphaneler tesis ettiler. Yine bu dönemde kitap çeviri ve neşriyatı oldukça yaygınlaşmıştır. İlim öğrenmek, ilimde genişlemek ve derinleşmek isteyenler, farklı memleketlerden bu şehirlere koşardı. Birçoğu aldıkları ilmi öğretmek maksadıyla tekrar memleketlerine dönerdi. İslâm âleminde, en küçük yerleşim yerleri olan köylerde ve kasabalarda bile ders okutup fetva veren, gerektiğinde dava çözen güçlü fakihlere rastlanırdı. Bu üniversite ve medreselerde eğitim gören Müslümanlar bugünkü matematik, tıp, astronomi, coğrafya, fizik gibi birçok alana kaynaklık eden icat ve eserler bıraktılar. İşte onlardan bazı örnekler:

[وَتَرَى الْجِبَالَ تَحْسَبُهَا جَامِدَةً وَهِيَ تَمُرُّ مَرَّ السَّحَابِؕ صُنْعَ اللّٰهِ الَّـذٖٓي اَتْقَنَ كُلَّ شَيْءٍؕ اِنَّهُ خَبٖيرٌ بِمَا تَفْعَلُونَ] “Sen dağları görür, onları yerinde sabit sanırsın. Hâlbuki onlar, bulut gibi hareket ederler. Bu, Allah’ın sanatıdır ki; O, her şeyi sağlam yapar. Şüphesiz O, yaptıklarınızdan haberdardır.”[1] ayetinden yola çıkan Biruni, dünyanın döndüğünü daha 1000’li yıllarda Kopernik’ten 500 sene önce söylemiştir. İslâm âlimi Biruni, gündüz ve gece değişikliğinin, diğer gezegenler gibi dünyanın, güneş etrafında dönmesiyle meydana geldiğini ortaya atmıştı. Bu görüşü 500 yıl sonra Avrupa’da dile getiren Kopernik bile cesaretle savunamamıştır.

İslâm âleminde ilk kâğıt imalathanesi, 794 yılında Bağdat’ta açıldı.

Müslümanlardan barutlu silahları öğrenen Moğol Hanı Kubilay, bu ateşli silahları ilk defa Çinlilere karşı kullandı. Barutun imalini yapan Müslüman kimyagerler, onun ateşli silahlarda kullanımını da dünya tarihinde ilk defa gerçekleştirdiler.

Fatih Sultan Mehmet’in mutlak başarısının esası, büyük toplar döktürmesiydi. Bu topların planları, bizzat kendisi tarafından çizilmişti. Bu toplar, o zamana kadar görülmemiş, hatta tasavvuru mümkün olmayan büyüklükte ve mükemmeliyette idi. Orta Çağ harp sanatı, Fatih Sultan Mehmet’in dehası ile değişiyordu. Sultan, o tarihte ilk defa havan topunu icat etmişti.

İslâm medeniyetinin en çok geliştirdiği ilim dalından birisi, kesin olarak ifade edebiliriz ki tıp ilmidir. Yedinci asırdan sonra tamamen araştırma ve ihtisas branşı hâlinde olan tıp, çok kısa zamanda büyük ilerlemeler kaydeder. Böylece bu ilim dalı, kendi arasında doktorluk, eczacılık ve hastalık çeşitlerine göre dallara ayrılır. Çok faydalı olan sıhhi klinikler ve hastaneler açılır. Tıp okulları ve hastaneler, ihtisas sahibi, ehliyetli profesörlerin himayesinde çalışır. Tıbbi sahadaki çalışmalar, tamamen pratiktir. Bilhassa hastaneler, birer laboratuvar ve okul mahiyetindedir.

Tıbbın, İslâm medeniyetinde, müstesna bir gelişme göstermesi; İslâm inancının, insan yaşayışı, temizliği ve sağlığına verdiği önemden kaynaklanır.

Bulaşıcı hastalıklar uzmanı olan Akşemseddin, en küçük canlı varlıklar olarak kabul edilen mikropların fonksiyonunu, Batı’dan asırlarca önce tayin ve tespit etmiştir. Böylece Müslüman ilim adamlarının, mikroba ve hastalıklara karşı tesirli olan ilaçları keşfetmeleri, tıp tarihinde önemli bir yer işgal etmektedir. Bugün dahi izlerini görebileceğimiz bu ilaçlar, eczacılıkta antibiyotik olarak kendisini göstermektedir.

Eski Yunan’da matematik çalışmalarının var olduğu kesin olarak bilinmekle beraber, bu çalışmalar kısa bir zaman sonra durmuş ve yeni bir gelişme gösterememiştir. Bu durum kuvvetle muhtemeldir ki, Yunan matematiğinin “sayılar sistemi” ve “sıfır” kavramından mahrum oluşuyla izah edilebilir. Müslüman matematikçiler, akıl yürütme metodunu disiplinli bir şekilde kullanmalarının yanı sıra “sıfır” kavramını da ilk kez onlar kullanmışlardır.

İbn Heysem, astronomiyi de çok yakından ilgilendiren, optik-fiziğin temel dayanağı olan ve bugün herkesin bildiği “cismin görülmesi olayını” izah eder. Böylece Batlamyus ve Öklid’in bu konudaki teorisini çürütür. Öklid ve Batlamyus; “cisimlerin, gözün görmeye ışın neşretmesi dolayısıyla görüldüğünü” iddia etmişlerdi. İbn Heysem ise; “cisimlerin görülmesinin, gözün ışın neşretmesinden değil, cisimlerden gelen ışınların, gözde görüntü teşkil ettirmesinden dolayı olduğunu” söylemiş ve yaptığı sayısız deneyle de bunu ispatlamıştı.[1]

Sonuç olarak Batı, bugünkü modern bilim ve teknolojinin temellerini, İslâm bilginlerine borçlu olduğunu yadsımaktadır. Batı’nın bu gerçeği örtme gayreti, bilim ve gelişmesinin kaynağını Eski Yunan’a dayandırma çabaları, İslâm’a karşı Batı’nın düşmanlığının sonucundan başka bir şey değildir.

İslâm bilginlerinin dünyaya yaptıkları bilimsel katkıların İslâmi kültürün doğal bir sonucu olduğunu yukarda ifade etmiştik. Çocukluk ve gençlik dönemlerinde geçirdikleri ciddi eğitim-öğretim süreci İslâm toplumunu yaşadıkları her dönemin en seçkin toplumu hâline getirmiştir. Gençler işte bu seçkin toplumun en dinamik yapıtaşı olarak tebarüz etmektedir.

Yine İslâm’ın gençlere verdiği önemi Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu hadisinden anlamak da mümkündür:

“İnsanlar içinde yüce Allah’ın en sevdiği kimse, kötülükleri terk edip iyiliklere yönelen gençtir.”[2]

Gençler ve gençlere doğru liderlik edecek şahıslar bu denli önemliyken ebeveynlere de büyük sorumluluklar düşmektedir. Çocuklar yetiştirilirken empoze edilen fasit kültürden kurtulup onların kıymetli birer emanet olduğu bilinci canlı tutulmalı, o emanetlerin beden sıhhatlerine dikkat edildiğinden daha fazla İslâmi şahsiyetlerine ve fikir dünyalarına önem verilmelidir.

Hizb-ut Tahrir’in kurucusu Şeyh Takiyyuddîn en-Nebhânî’nin şu tavsiyesi dikkat çekicidir:

“Anneler çocuklarını emzirirken onlara İngiliz düşmanlığını da emzirsinler.”

Bu kinayeli ifade, yetiştireceğimiz nesillerin, bizlerin sorumluluğunda olduğunu gösterir mahiyettedir. Biliyoruz ki, çocuklarımızın fikrî ve siyasi gelişimleri ihmal edildikçe onlar kapitalizm tarafından şekillendirilecek ve kendi beldelerinde birer yabancı olacaklardır.

Aliya İzzetbegoviç’e, “Anne babalara ne tavsiyede bulunabilirsiniz?” diye sorulduğunda o, anne ve babalara şöyle seslenmektedir:

“Her şeyden evvel, gençlerde bulunan güçleri öldürmemelerini tavsiye edebiliriz. Onlara tevazudan çok şeref ve haysiyet, teslimiyetçilikten çok cesaret, merhametten çok adalet hakkında konuşsunlar. Kendi yolundan gidecek ve bunun için kimseden izin istemeyecek şeref sahibi bir nesil yetiştirsinler.”

Bugün birçoğumuzun şikâyet ettiği bu aciz gençliği kurtarmak; pasif değil aktif, edilgen değil etkin bireyler hâlinde dönüştürmek, nübüvvet metodu üzere kurulacak olan Râşidî Hilâfet Devleti’nin kurulmasıyla mümkündür.



[1] Neml Suresi 88



[1] Mevcut Eğitim Sisteminin Bozukluğu Ve İslâmî Eğitim Sistemi, Köklü Değişim 2014

[2] Ebu Davut, Salât, 26


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz