Köklü Değişim (KD): 6 Şubat’ta Kahramanmaraş merkezli üst üste iki büyük
deprem meydana geldi ve tüm Türkiye, hatta tüm dünya Müslümanları yardım için
seferber oldu. Köklü Değişim gençleri de bu afette arama-kurtarma ve yardım
faaliyetlerine katıldı. Aslında bu, bazı kesimler için de şaşırtıcı bir
gelişmeydi. Zira Köklü Değişim, fikrî-siyasi faaliyetler yürüten bir
organizasyon. Kamuoyu en azından böyle tanıyor. Birden Maraş, Hatay, Adıyaman,
Gaziantep, Diyarbakır, Şanlıurfa, Malatya’da ortaya çıkıp yardım faaliyetlerine
güçlü bir şekilde katılınca belki de şaşırılması normal olarak karşılanabilir.
Bize süreçten bahseder misiniz? Nasıl böyle hızlı bir organizasyonla yardım
faaliyetlerine dâhil oldunuz?
Hakkı EREN (HE): Öncelikle deprem afetinde hayatını kaybeden Müslümanlar
için Allah’tan rahmet diliyorum. Onlar, amelleriyle Rablerine kavuştular. Her
beşer gibi mutlaka kusurları ve günahları vardır. Ancak Rabbimiz çok merhametli
ve affedicidir. Rabbimizden niyazımız ve duamız odur ki, bu kardeşlerimize mağfiret
buyursun ve mekânlarını cennet eylesin. Yaralı kardeşlerimize de acil şifalar
diliyorum. Rabbim, Şâfi ismiyle dualarımıza icabet etsin. Yakınları vefat eden
herkese de sabr-ı cemil ihsan etsin.
Dediğiniz gibi; Köklü Değişim, fikrî-siyasi çalışmalar yürüten bir
organizasyon. Dün böyleydi, bundan sonra da böyle kalacak inşallah. Ancak bizim
fikrî-siyasi çalışmalar yürütmemiz, halkımızın içinde bulunduğu zorluklar
karşısında bir kenarda oturup akıl vereceğimiz, onu-bunu eleştireceğimiz
anlamına gelmemektedir. Müslümanların dertleriyle dertlenmek, bizim başlıca
şiarımızdır. Deprem gibi afetler bu coğrafyada sık sık yaşanıyor. Mesela, en
son Elazığ depreminde biz sahaya inerek arama-kurtarma ve yardım
faaliyetlerinde bulunmadık. Zira bu ölçekteki bir depreme müdahale edecek,
yardım edecek kuruluşlar fazlasıyla mevcut. Ancak Kahramanmaraş merkezli
depremlerde durum farklıydı. Bir değil, iki değil, on ilde ciddi yıkımlara yol
açtı. Böylesine üstesinden gelinemez durumlarda elbette herkes taşın altına
elini koymalı ve yardıma muhtaç insanlara elinden gelen yardımı yapmalıdır. Biz
de tam bunu yaptık aslında. Depremin en şiddetli hissedildiği Kahramanmaraş,
Adıyaman ve Hatay’da bizim temsilciliklerimiz bulunmakta ve ilk olarak oradaki
arkadaşlarımızla iletişime geçtik ve yıkımın büyüklüğünü onlardan öğrendik.
Maraş’la görüştük; “Maraş bitti” dediler. Adıyaman’la görüştük; “Adıyaman
bitti” dediler. Hatay’la görüştük; “Hatay bitti” dediler. Bu üç
ildeki temsilciliğimizin ve gençlerimizin durumunu anlamış olduk. Herkesin
cenazesi var, enkaz altında kalan akrabaları var, yaralıları var. Bu nedenle
depremde az hasar görmüş yakın illerdeki gençlerimizi çok hasar gören illere
yardım etmekle görevlendirdik. Mesela, Diyarbakır ve Urfa’daki gençlerimizi
Adıyaman ve Malatya’ya; Gaziantep’teki gençlerimizi Kahramanmaraş’a; Erzin’deki
gençlerimizi de Antakya’ya yardım etmeleri için görevlendirdik. Hemen çok acil
olarak bu bölgedeki kardeşlerimize nakdi yardım yaptık. Diyarbakır’daki
gençlerimiz fırınlarını gece gündüz çalıştırarak ekmek çıkarttı ve bu ekmekler
aynı gün hızlı bir şekilde Adıyaman’a ulaştırıldı. Aynı şekilde su ihtiyaçları
Diyarbakır’dan temin edildi ve Adıyaman’a gönderildi. Hakeza diğer illerde de
aynı şekilde bir organizasyon takip ettik. Yani biz Ankara, İstanbul, Bursa,
İzmir gibi illerden TIR’lar yüklemekle zaman kaybetmek istemedik ki bunun
isabetli bir karar olduğu süreç içinde de ortaya çıktı.
KD: Bölgeye ne gibi yardımlar yapıldı? Biraz da bundan bahseder misiniz?
HE: Yaptığımız ayni ve nakdi yardımları paylaşmanın doğru
olmadığına inanıyorum. En nihayetinde herkes elinden geleni yaptı ve yapmaya
devam ediyor. Mesele, ne kadar yardım yapıldığı meselesi değil; mesele, yapılan
yardımların gerçek ihtiyaç sahiplerine ulaşıp ulaşmama meselesidir. Zira herkes
sosyal medyadan şahit olduğu üzere deprem bölgesine yardım yağdırdı. Herkes
gücü nispetinde bir şeyler yaptı. Bu zaviyeden baktığımızda gücü nispetinde yüz
lira verenle yine gücü nispetinde bir milyon lira veren arasında sevap
açısından bir fark olmadığını söyleyebiliriz. Dediğim gibi; bölgede en önemli
husus, ihtiyaç sahiplerini bulmak ve yardımları onlara ulaştırmaktı. Biz,
Adıyaman’da ve Erzin’de iki dağıtım merkezi kurduk. Bölgenin ihtiyaçlarını
karşıladıktan sonra bu dağıtım merkezine gönderdik. Burada bulunan
arkadaşlarımız daha küçük araçlarla bu yardımları neredeyse kapı kapı dağıttı.
Gelme imkânı olanlar da bizim bu dağıtım merkezlerimize gelerek ihtiyaçlarını
karşıladı. Bu organizasyon büyük önem taşıyordu. Zira oraya yardım gönderen
insanlar, yardımları kime bırakacaklarını, nerelere dağıtacaklarını gerçekten
bilmiyorlardı. Arkadaşlarımız burada kritik bir görevi de üstlenmiş oldular. Bu
organizasyonu gören bazı dernekler, bazı resmî kurumlar bile getirdikleri
yardımları oluşturduğumuz dağıtım merkezlerine teslim ettiler. Onlar adına da
dağıtım gerçekleştirmiş olduk.
KD: Sadece yardım faaliyetleri mi gerçekleştirildi yoksa arama-kurtarma
çalışmalarına da katkı sağlandı mı?
HE: Depremin şiddeti ve yol açtığı yıkım ortaya çıktıktan
sonra Türkiye’nin dört bir tarafındaki kardeşlerimiz deprem bölgesine gitmek ve
oradaki Müslümanlara yardım etmek için harekete geçti. Ancak biz bu noktada
seçici davrandık. Zira acil ihtiyacın kuşkusuz arama-kurtarmada ehliyetli olan
yetişmiş iş gücüne yönelik olduğunu biliyorduk. Bu nedenle inşaat mühendisi,
AFAD’dan eğitim almış, kırıcı, “hilti” kullanabilenlerin en hızlı bir şekilde
bölgeye gitmelerini istedik. Onlar zaten hazır bir şekilde bekliyordu ve arama-kurtarma
çalışmalarına dâhil oldular. Enkazdan hem canlı hem cansız birçok insan
çıkarttılar. Allah onlardan razı olsun.
Bir de sahada, her şeyi yapmak için gönüllü olan kardeşlerimiz vardı. Onlara
da deprem bölgelerinde faaliyet yürüten kardeşlerimizden bir talep gelirse
gitmelerinin daha uygun olacağını, bunun için beklemeleri gerektiğini söyledik.
Depremin 5. günü Kahramanmaraş, Adıyaman, Şanlıurfa ve Hatay’ı ziyaret
ettiğimizde, böyle bir nasihatte bulunmamızın ne kadar isabetli olduğunu fark
ettik. Çünkü Kahramanmaraş’tan Adıyaman’a geçerken normalde 15 dakikada gideceğiniz
bir mesafeyi tam 3 saatte geçebildik. Çok yoğun bir araç trafiği vardı.
Kilometrelerce kuyruk oluşmuştu. Ambulanslar, arama-kurtarma araçları trafikte
kalmış, çok zor şartlar altında ilerliyordu. Zira hesap yapmadan yardım için
yola çıkan yüzlerce araç vardı. Kimisi bir araba su almış gelmiş, kimisi
arabasının arkasına aklına gelen ne varsa doldurmuş gelmiş, kimisi merak edip
gelmiş. Burada depremi duyar duymaz yola revan olan kardeşlerimizin, mağdur ve
muhtaç kardeşlerine bir yardım eli olmayı isteme niyetlerini asla sorgulamıyor
ve hepsine bu vesile ile Allah razı olsun diyorum. Ancak kontrol dışı yollara
koyuluş koordinasyonsuzluğa sebebiyet verdiğini de olay yerinde bizzat müşahede
ettik. Nihayetinde orada olmaması, orada olmasından daha hayırlı yüzlerce araç,
binlerce kişi vardı. Bu yoğunluk arama-kurtarma, yardım çalışmalarına katkıdan
ziyade gecikme sağlıyordu.
KD: Bölgelerin ihtiyaç listelerini nasıl belirlediniz?
HE: İlk başta zaten ekmek, su, giyecek gibi en temel ihtiyaçlar giderilmeye çalışıldı.
Daha sonra zaman ilerledikçe bölgelerdeki arkadaşlarımızla koordineli bir
şekilde yeni ihtiyaçlar listelendi ve hazırlandı. Ayrıca her geçen gün bu
listeler güncellendi. Burada dikkat çekmek istediğim bir nokta var. Özellikle
ihtiyaçların ne olduğu noktasında ciddi bir bilgi kirliliği yaşandı. Sahada
olanlar, insanların neye ihtiyaç duyduklarını en iyi bilenlerdir. Buna rağmen
sahadan ne istendiği bilinmeden ele ne geçerse bunların bölgeye gönderildiğine
şahit olduk. Sokaklar giyilmiş kıyafet yığınlarıyla doluydu. İnsanlar can
havliyle kendisini dışarı atmış, hava soğuk ve bu insanlara yazlık, üstelik
giyilmiş kıyafetler gönderilmiş. Kim ne yapsın onları? Bir de lokal
ihtiyaçların genelleşmesi sorunu var. Bölgeden biriyle bir şekilde iletişime
geçilmiş “neye ihtiyacınız var?” diye sorulmuş, o kişi de ihtiyacını
söylemiş doğal olarak. Bu depremzedenin söylediği kulaktan kulağa yayılmış
seferberlik ilan edilmiş, sanki tüm bölgenin ihtiyacı oymuş gibi giderilme
yoluna gidilmiş. Belki de bunun en çarpıcı örneği, WhatsApp’da dolaşan bir
bacımızın ses kaydı olabilir. Bacımız yaşadığı muhitteki bir sıkıntıdan
bahsediyor ve ölüleri yıkayacak bayan gassal bulamadıklarını söylüyor. Sonra
birçok duyarlı bacımız bölgeye gitmek için harekete geçiyor. Oysa bu ihtiyaç
aslında lokal bir ihtiyaç. Bu tür durumlarda meseleleri ve dahi ihtiyaçları
lokal değil daha genel değerlendirme yaparak gidermek, deprem bölgesine
gereksiz yük olmamak lazım. Zira gereksiz bir şekilde bölgeye gidenler oradaki
depremzedelerin ekmeğine, suyuna barınma mekânına ortak olacaktır. Bunları da
düşünmek lazım.
KD: Depremin etkilediği alan ve kişi sayısı gerçekten çok büyük. Böylesi
bir afette İslâmî camialar da büyük rol oynadı. Hem arama-kurtarma
çalışmalarında, hem acil ihtiyaçların karşılanmasında hem de yaraların
sarılmasında sahada İslâmi camialar yerini aldı ve gerçekten büyük bir yük
yüklendi. Buna rağmen bazı kesimler “Nerede, bu hafızlık kursundan mezun
olup rap rap yürüyenler? Niçin işin ucundan tutmuyorsunuz?” diyerek İslâmi
camiayı karalamaktan geri durmadı. Bu konu hakkında ne dersiniz?
HE: Evet, sizin de dediğiniz gibi depremin ilk gününden
bugüne kadar İslâmi camialar sahada, halkın yanındaydı. Ben, yaptığım 3
ziyarette de bizzat buna şahit oldum. Bırakın şehir merkezlerini, köylere bile
ulaşarak oralarda yardım faaliyetleri yürüttüler. Bahsettiğiniz kesimlere
gelince; bu kesimler, biz ne yaparsak yapalım asla bizden razı olmayacaktır.
Allah Subhânehû ve Teâlâ’nın [وَلَنْ تَرْضٰى عَنْكَ الْيَهُودُ
وَلَا النَّصَارٰى حَتّٰى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُم] “Siz onların dinine girmedikçe onlar sizden
razı olmayacaktır.”[1] ayetindeki muradın, “sebebin hususiliği değil
lafzın umumiliği bağlayıcıdır” kaidesinden hareketle sadece Yahudi ve Hıristiyanlara
değil Allah’a, peygamberine ve de İslâm’a düşman olanlara da şamil olduğunu
söylemek mümkündür. Bu bağamda; “İslâm’a her fırsatta kin, öfke ve düşmanlık
serdeden laik zevatın düşüncelerine entegre olmadıkça, onlar bizlerden asla razı
olmayacaklar” anlamı çıkar ki bu, vakıa açısından da doğrulanmış bir durumdur.
Bunu bizzat görüyor hep birlikte müşahede ediyoruz. Laik Kemalist kesim
onlar gibi düşünmemizi, dahası onlar gibi olmamızı istiyor. Onlar gibi
olmadıkça bizleri aşağılamaya, hakaret etmeye, fırsat bulurlarsa ezmeye devam
edecek. Zira mesele, hayata bakış açısıyla alakalı bir meseledir. FOX TV’de
Murat Yetkin, bu sözü söylemişti, biliyorsunuz. Hem de kendisi sahada olmadığı
halde, Müslümanları sahada olmamakla suçlamıştı. Sonra ona bir diğer gazeteci
Cüneyt Özdemir cevap verdi. Ancak onun cevap veriş üslubu dahi aşağılamanın
izlerini taşıyordu. Beşir Derneği’nin ismini zikrederek “Maalesef
oradalardı. O hiç bitmeyen çorbadan dağıtıyorlardı.” dedi.
Buradan önemli bir hususu bir kez daha zikretmek istiyorum. Müslümanlar
olarak, İslâmi camialar olarak, artık bu gerçekle yüzleşmemiz lazım. Karşımızda
bir kesim var. Bu kesim, köşe başlarını tutmuş, televizyon ve yazılı basın
köşelerini kapmış, her fırsatta İslâm’ı ve Müslümanları karalamak, hakaret
etmek için pusuda bekliyor. İmkân bulduğunda hemen saldırıya geçiyor.
Kendilerini bu ülkenin sahibi gören bu kesim, Müslümanlar hakkında; “gerici,
yobaz, hiçbir işe yaramayan gereksiz varlıklar” betimlemesinde bulunuyor.
Seçim zamanlarında bu düşüncelerini gizleyerek şirin gözükmeye çalışıyorlar.
Ancak onların kalplerinde gizledikleri düşmanlık, -ayet-i kerimede de
buyrulduğu üzere- ağızlarından çıkandan çok daha büyük.
Öncelikle, bu ülkenin asli unsurları olduğumuz noktasında kendimizi ikna
etmeliyiz. Bu topraklar İslâmi fetihlerle kazanılmış topraklar. Burayı bize
kimse bağışlamadı. Atalarımız İslâm’ı âleme yaymak için bu topraklara geldiler.
Kan döktüler, can verdiler. Yüzyıllar boyunca bu topraklarda İslâm hâkimdi.
Sonra çeşitli desiselerle, tuzaklarla, ihanetlerle İslâm hayattan
uzaklaştırıldı. Batı hayranı, İslâm’ı “gericilik” olarak gören kesimler işbaşı
yaptı. Dolayısıyla asli unsur, bu laik Kemalist kesimler değil Müslümanlardır.
Şimdi kalkmış bizleri bu ülkeden kovmaya çalışıyorlar. “İslâm”
dediğimizde, “şeriat” dediğimizde, “Hilâfet” dediğimizde bize
“Yallah Arabistan’a”, “yallah İran’a”, “yallah Afganistan’a” diyorlar. Bu,
aşağılama değil de nedir? Şehitlerin emaneti bu topraklardan kovuluyoruz;
bundan daha büyük bir aşağılanma olabilir mi? Bunlar, Müslümanların sevinç
tekbirlerine dahi tahammül edemeyen insanlar. İslâmi camialar bu hakikatle
yüzleşmelidir. Bu aşağılanmaya daha fazla rıza göstermemelidir.
Ancak buna rağmen İslâmi camialar suskunluğunu, sessizliğini bir şekilde
devam ettiriyor. Belki bu söylediklerime katılmayıp “Kemalist zevata karşı
seslerin yükseltildiğini” söyleyenleriniz olabilir. Evet, belki yükseldiğini
söyleyebiliriz ancak arka mahalleye ulaşmayan bir yükselti olduğu gerçeğini inkâr
edemeyiz maalesef. Düşünsenize; bu halkın büyük bir kısmı Müslüman yani Allah’a
ve Rasulü’ne iman etmiş kimseler. Allah’a ve Rasulü’ne iman etmek, İslâm’dan
başka her şeyi elinin tersiyle itmeyi gerektirir. Laikliği, demokrasiyi, kavmiyetçiliği
her türlü “izm”i reddetmeyi gerektirir. Yine bu iman; İslâm şeriatının kâmilen
tatbik edilmesini gerektirir. Namaz kılanların, eşleri başörtülü olanların,
Kur’an’ı Kerim’i güzel okuyanların iktidara gelmesi İslâm’ın iktidarda olduğu
anlamını taşımaz. İslâm’ın hükümleri uygulanmadıkça bunların hiçbir anlamı
yoktur. İslâmi camialar olarak yeniden düşünmeli, yeniden kendimizi muhasebe
etmeliyiz. Afet zamanlarında gösterilen bu dayanışmayı, İslâmi hayatı başlatmak
için de göstermeliyiz. Enkaz altında kalmışları kurtarmak adına gösterdiğimiz
canhıraş gayreti, kapitalizmin enkazı altında kalmış, kurtarılmayı bekleyen
insanlık için de göstermeliyiz. Sadece yardım faaliyetlerinde bulunmak, sadece
Kur’an öğretmek, sadece zikir çekmek için değil, Müslümanların inançlarını hiçe
sayan iman ettikleri hükümlerin tatbik edilmesini engelleyen bu sistemin
değişmesi için de çalışmalıyız.
Depremden herkesin dersler çıkartması gerekir diyoruz. İşte İslâmi
camiaların çıkartması gereken en büyük dersin bu olduğuna inanıyorum.
Müslümanlar olarak basit hesapları, gereksiz ayrılıkları bir kenara bırakırsak,
bir binanın tuğlaları gibi olursak, Allah’ın izniyle üstesinden gelemeyeceğimiz
hiçbir zorluk yoktur.
KD: Katıldığınız “Gündem Özel”
programı yoğun ilgi gördü. Orada yorumlarda ısrarla sorulan bir soru vardı.
İzleyicilerimiz “Hilâfet Devleti’nin deprem/konut politikası nasıldır?”
diye sordular. Bu soruyu burada cevaplayabilir misiniz?
HE: Bu ve benzeri teknik konular, uzmanlık isteyen
konulardır. Hilâfet Devleti bugün olsa işi, -ayet-i kerimenin de işaret ettiği
üzere- ehline verecektir. Bu nedenle burada sıralayacağımız önlemler, bugün bile
uygulaması gereken ana hatlardandır.
Öncelikle, bir şehir planlanırken birçok unsur göz önünde
bulundurulmalıdır. Örneğin; şehir, tarım ve sanayi politikasıyla uyumlu
olmalıdır. Şehir yerleşimleri genel politikaya uygun olarak düzenlenmelidir.
Tarım alanlarının sadece tarım için kullanılması kapitalizme kadar tüm
uygarlıkların ortak düşüncesiydi. Eski medeniyetlere bakın, Osmanlı Hilâfet
Devleti’nin şehir yapılanmasına bakın, aynı şeyi görürsünüz. Yerleşim, dağın
eteklerinde korunaklı alanlardadır. Tarım arazileri tarım için kullanılmıştır.
Bugün de aynı siyaset gözetilmelidir. Şehirlerin yerleşimi dağların eteklerine,
tarıma uygun olmayan altı kayalık sert alanlara yapılmalıdır. Yatay ya da dikey
mimari fark etmeksizin gözetilmesi gereken birinci husus budur. Sonra
yapılaşmada izlenmesi gereken yol net bir şekilde belirlenmeli ve bu noktada
taviz verilmemelidir. Biz, deprem kuşağında yaşıyoruz; kimi şehirlerimiz fay
hattının üzerinde kurulu, kimi şehirler fay hattına yakın. Fark etmeksizin tüm
yapılaşmalarda depreme dayanıklı binalar yapılmalıdır. 1999 depreminden sonra
alınan kararların, çıkartılan yönetmeliklerin hiçbir işe yaramadığını
Kahramanmaraş depreminde görmüş olduk. Gündem Özel programına katılan Şehir
Plancısı Haluk Özdoğan’ın dediği gibi mesele, yönetmeliklerde değil bu
yönetmeliklerin uygulanmamasındadır. Devletin almış olduğu bir karar, icra
makamında olanlar tarafından uygulanmıyorsa, devletin organları da buna göz
yumuyorsa ortada büyük bir sorun var demektir. Siz insanları buna alıştırdınız.
“Benim memurum işini bilir” anlayışını hâkim kıldınız. Allah’ın haram
kıldığı rüşveti resmî kurumlarda tepeden aşağıya kadar yaygınlaştırdınız. Yapı
denetim firmaları kurdunuz ama kurduğunuz bu yapı denetim firmaları
müteahhitlere para karşılığı malzemeden çalma teklifinde bulunuyor. Zira onları
denetleyecek bir mekanizmanız yok maalesef. Menfaatin tek geçer akçe olduğu şu
kapitalist hayatta kim işini dürüst bir şekilde yapmak için mücadele eder ki?
Elbette böyle insanlar vardır ancak onların sayısı az ve istisnadırlar.
Öyleyse öncelikle herkesin işini en güzel şekilde yapmasını sağlayacak
mekanizmaların hayata geçirilmesi gerekir. Mesela, İslâmi bir yönetim şekli
olsa hayatın her alanında [وَاَحْسِنُواۚ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ
الْمُحْسِن۪ينَ] “Yaptığınız işi güzel yapın;
Allah, işini güzel yapanları sever.”[2]
ilahi hitabını hâkim kılacaktır. Eğitim buna göre verilecektir. İşlerin en güzel
şekilde yapılmasına teşvik edilecektir. İşin en güzel şekilde yapılmasına
teşvik ettiği gibi en güzel işin elde edilmesi için de kurallar manzumesi
konulacak ve ihmali halinde yaptırımlar uygulanacaktır. Bu doğrultuda konulmuş
kuralara da riayet edilmesi beklenecektir. Buna riayet etmeyenler ise cezai
yaptırıma maruz kalacaktır. Deprem özelinde devam edecek olursak; bina yapan
bir müteahhit şayet malzemeden çalıyorsa bu cezasız bırakılamaz. Zira olması
gerekeni yerine getirmemek, o binayı alacaklara zulmetmek demektir. Cezanın
türü ve miktarı da kabahatin büyüklüğüne göre değişecektir. İşte bu mekanizma
kurulduğunda aslında işlerin kendiliğinden düzene girdiği de görülecektir. Bu
şehirleşme anlayışı, tarım arazilerinin ranttan kurtulmasını ve aslına dönmesini
de sağlayacaktır. Biz, “Ekonomik Krizlere 10 Maddede İslâmi Çözüm” raporumuzda,
tarım arazilerinin nasıl atıl bırakıldığını, bu arazilerin aslına rücu
ettirildiği takdirde iktisadi hayatı nasıl canlandıracağını, tarımın stratejik
önemini rakamlarla ve detaylıca izah etmiştik.
Buraya kadar anlattıklarımız, deprem öncesi alınması gereken tedbirleri ele
almaktadır. Bir de deprem anında yapılması gerekenler var elbet. Bu depremde
aslında devletin acziyetini değil tedbirsizliğini, vurdumduymazlığını gördük. “AFAD”
diye İçişleri Bakanlığı’na bağlı bir kuruluş var. Tüm koordinasyon, müdahale
AFAD üzerinden yapılıyor. İşte en büyük hata burada! AFAD’ın en nihayetinde
sınırlı bir gücü var. Depremin etkisi dar bir alanda ise tamam AFAD müdahale
ediyor ve arama-kurtarma yardım faaliyetlerini hızlı bir şekilde yürütüyor.
Kahramanmaraş merkezli deprem gibi geniş bir alanda yıkım yaşanınca elindeki imkânlar
yetersiz kalıyor. Peki neden? Şehir şehir, ilçe ilçe, belde belde örgütlenmiş
bir yapıdan yani devletten bahsediyoruz. Nasıl yetersiz kalabilir?
Bu sorunun cevabı, Türkiye’de yürütülen çirkin siyasette saklı. Çünkü
siyasiler, her krizi kendilerine fırsat olarak görmekte ve rol kapmanın
peşindeler. Bu siyasiler, insan odaklı değil iktidar olma ve iktidarda kalma odaklı
düşünmekte, plan, proje ve uygulamaları buna göre yürütmektedir. Mesela, şöyle
olsaydı; her ilde belediyeler, emniyet teşkilatı, itfaiye, askeriye mevcut. Bu
kurumlarda çalışan binlerce personel var ve maaşları devlet tarafından
karşılanıyor. Belediye kendi personellerinden seçerek arama-kurtarma ve ilk
yardım eğitimi vermiş olsa, aynı şekilde asker, polis ve itfaiye teşkilatları da
aynı zamanda arama-kurtarma personeli olsa ya da en azından bunun yeterli
eğitimini almış olsa, kişiler değişse bile emniyet teşkilatında ve askeriyede arama-kurtarma
timleri bulunsa, bunlar belirli periyotlarda eğitim ve tatbikatlara katılsa,
normal zamanlarda görevlerini yapsalar, deprem anında görevli personel olarak arama-kurtarma
çalışmalarına katılsalar, yetişmiş, profesyonel, devasa bir insan gücüne sahip
olursunuz. Yine her bir muhtarlık kendi mahallesinde gönüllülerden arama-kurtarma
ekipleri oluştursa ve bunlar da gerekli eğitimi alsa ve arama-kurtarmada
kullanılan ekipmanlardan da her bölgede yeterince bulundurmuş olsanız… hiçbir
yerden yardım beklemeden depremlere çok hızlı bir şekilde müdahale edebilirsiniz.
AFAD burada sadece eğitim ve yardım koordinasyon işlerini üstlense kâfidir.
Çözüm odaklı düşündüğünüzde, aslında her ilin depreme hızlı bir şekilde
müdahale etme kapasitesi olduğu görülecektir. Yapılması gereken sadece eğitim,
koordinasyon ve ekipman teminidir. Ancak iktidardaki siyasilerin rakip partiden
belediyelerin başarılı olmasını istemediği, aynı şekilde muhalefetin iktidarın
başarısını çekemediği bir siyasi düzlemde bu imkânsız gibi görünmektedir. Bu
nedenle her fırsatta dediğimiz gibi; sorunların kaynağı bu sistemin kendisidir.
Bu sistem değiştiğinde, sorunların da çok hızlı bir şekilde çözüldüğü
görülecektir.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış