Türkiye Cumhuriyeti
tarihinde yargının her dönemde vesayet altında olduğu, her dönemde yargıya
yapılan baskılarla ilgili tartışmaların olduğu bir gerçektir.
İlk olarak
cumhuriyetin kurulduğu yıllarda yargı üzerinde bir baskı olup olmadığına
ilişkin birkaç örneğe bakarak konumuza başlayalım.
1926 yılında İzmir
Suikastı olayı sebebi ile yargılanan kişiler arasında Kazım Karabekir de vardı.
Kazım Karabekir, 5 Temmuz’da mahkeme savunmasında bazı ciddi sözler sarf edince
bu sözler Ankara’yı rahatsız etmişti. Bu sözleri duyan Mustafa Kemal, Çeşme’de
tatilde olmasına rağmen 6 Temmuz 1926 tarihinde mahkeme heyetinin ve Başvekil
İnönü’nün huzuruna gelmesini emretti ve mahkemede yaşanan hadiselerden dolayı
bir güzel azarladı hepsini.[1]
Devletin en tepesinde bulunan kişi tarafından yargı mensuplarının azarlandığına
dair bir kayıt. Yargının vesayet altına alınmaya çalışılmasına bundan daha
bariz bir örnek olamaz.
Bir diğer olay ise
1957 yılı sonlarında “9 Subay Olayı” olarak bilinen olay da “darbemsi” bir olay
olarak tarihimizde kayıtlıdır. Olay yaşandıktan sonra yapılan yargılama neticesinde
darbe planının ortaya çıkmasını sağlayan muhbir, orduyu isyana teşvikten ceza
alırken olayı tertip eden rütbeli askerler ise beraat etmiştir. Beraat
kararında askerî mahkemeye muvazzaf askerlerin yaptığı baskının etkili olduğu
açıkça dillendirilmiştir.[2]
Bu olay da, yaşandığı dönem itibarıyla önemli bir yargılama dosyasında bariz
bir şekilde vesayetin etkili olduğunun ispatıdır.
İskilipli Atıf’ın
şapka kanunu çıkmadan 1,5 yıl önce yazdığı bir yazı sebebi ile; savcının
hakkında 5-15 yıl arası hapis cezası istemesine rağmen hukukçu olmayan
yargıçlar tarafından idam cezasına mahkûm edilmesi de yargının bariz bir
şekilde vesayet altında olduğunun ispatlarından birisidir. Eğer böyle olmasa
idi -Avrupa’nın medeni kanunlarına göre;- henüz suç olmayan bir eylemden dolayı
bir kişiye ceza verilebilir miydi? Elbette hayır!
Türkiye’de yaşanan
her darbe sonrası göreve gelen cuntacı zihniyet, özellikle yargı alanında
kendisini kabul ettirmeye çalıştı. 1961 ve 1980 yıllarında yaşanan darbe
sonrası kurulan mahkemelerde verilen kararlar herkes tarafından bilinmektedir.
Bu dönemlerde yargının vesayet altında olduğundan değil doğrudan doğruya
iktidarın baskısı ve emri altında olduğundan bahsetmek lazımdır.
İlerleyen dönemlerde
de her zaman yargı, muhalifleri susturma aracı olarak kullanılmak istenmeye
devam etmiştir. İstiklal Mahkemeleri ile başlayan süreç, Devlet Güvenlik
Mahkemeleri ile devam etmiş, daha sonra özel yetkili mahkemeler kurulmuş ve en
sonunda “ihtisas mahkemeleri” denilen mahkemeler halen faaliyetine devam
etmektedir. Bugün siyasi saiklerle yargılanacak olan kişilerin hangi mahkemede
yargılanacakları gün gibi bellidir. Bu mahkemelerde yer alan yargıçlar da
Adalet Bakanlığı ve Hakimler Savcılar Kurulu kararnamesi ile belirlenmektedir.
Dolayısı ile iktidar, bu mahkemelere kendine yakın gördüğü yargıçları tayin
ederek sanki yargıya hiçbir müdahalede bulunmuyor görüntüsü vermesine rağmen
doğrudan siyasi yargılamaların yapıldığı mahkemelere tesir etmektedir. Bunun
adı vesayet değil de nedir?
Son yıllarda yargı
alanında yaşanan bazı olaylara bakacak olursak; yargı mekanizmasının kamuya mal
olmuş bazı davalarda tamamen iktidar politikaları ile paralel kararlar
verildiği görülebilir. Bu da yargının -Adam Smith’in görünmeyen bir elin
ekonomiyi düzenleyeceği tezi gibi-; görünmeyen bir el tarafından kritik
durumlarda müdahaleye maruz kalmış olabileceğinin ispatıdır.
Rahip Brunson
ABD’li Rahip Brunson
hakkında “terör örgütü faaliyeti kapsamında suç işlemek ve casusluk”
suçlarından 35 yıl ceza istenilerek dava açıldı. Dava sürecinde Cumhurbaşkanı
Erdoğan, görevde kaldığı sürece “terörist” olarak nitelendirdiği Brunson’ın
kesinlikle ABD’ye iade edilmeyeceğini açıkladı. Dava sürecinde öncelikle
Brunson tahliye edildi. Akabinde ise yurt dışı yasağı kaldırıldı ve ülkesine
gitmesi sağlandı. Ancak tahliye olmadan önce 26 Temmuz 2018 tarihinde ABD Başkan
Yardımcısı Mike Pence, “Ya Rahibi serbest bırakın ya da sonuçlarına katlanın!”
şeklinde tehditvari açıklamalar yapmıştı. Terör örgütü faaliyeti suçlarından
ceza alan Türk vatandaşlarının bile yurt dışı yasakları kaldırılmamaktadır.
Kalksa bile pasaportlarına tahdit kayıtları işlenmekte ve yurt dışına çıkışları
bir şekilde engellenmektedir. Brunson olayında yargının “görünmeyen bir el”
tarafından, hükümetin politikaları ile paralel hareket ettirildiği
görülmektedir. Bunun adı, vesayettir; hem de utanılacak bir şekilde dış
güçlerden gelen bir vesayet.
Deniz Yücel
Alman Gazeteci Deniz
Yücel hakkında, “terör örgütü adına faaliyette bulunmak” suçundan 18 yıla kadar
hapis istemi ile dosya açıldı. Deniz Yücel tutuklu bulunduğu sırada Türkiye-Almanya
arasındaki diplomatik ilişkiler de pek iyi değildi. Türkiye’nin Afrin
operasyonu sırasında Almaya tarafından bazı tepkiler gelmiş ve ilişkiler
gerilmişti. Hatta Almanya’nın, Türkiye’nin kullandığı tanklara ait yedek
parçaları vermek istemediği ifade edilmekteydi. Bu süreçte yapılan görüşmelerde
Deniz Yücel’in ismi pazarlık konusu oldu. Kendisi de açıklama yaparak ülkeler
arası pazarlık konusu olmak istemediğini açıkladı. Ancak yine “görünmeyen bir
el” yargıya müdahale ederek istisnai bir olayın yaşanmasına sebebiyet verdi.
Deniz Yücel, daha mahkemede savunmasını bile yapmadan tahliye oldu ve yurt dışı
çıkış yasağı da kaldırıldı. Bazı AK Parti “trolü” köşe yazarları, bir yıl
cezaevinde kalan Deniz Yücel’in infazını tamamladığını dolayısıyla tahliye
olması gerektiğini savunmaya başladılar. Aynı imkân, bir Türk vatandaşına kesinlikle
verilmemektedir. Deniz Yücel tahliye olur olmaz, ülkesi Almanya’ya gitti.
Hakkında ceza verilse de artık yakalanması zaten mümkün değil.
Bu iki bariz örnek,
kamuya yansıdığı için gündem olan örneklerdir. Bunun gibi kim bilir el altından
daha kaç dosya farklı şekillerde “çözülmüştür”.
2002 yılında AK Parti
iktidara geldiği zaman, her alanda olduğu gibi yargı alanında da vesayeti sona
erdireceğini vadetmişti. AK Parti döneminde özellikle yargıda bazı
değişiklikler yaşandığı bir gerçektir. Özellikle “FETÖ” mensuplarının yargı
alanında yoğun olarak kadrolaşmaları, AK Parti döneminde gerçekleşmiştir. Ardından
15 Temmuz darbe girişimi sonrasında kadroya alınan yargı mensuplarının da zorlu
bir mülakattan geçtikleri düşünülünce, AK Parti’nin vesayeti kaldırmaktan
kastettiği şeyin, “kendi vesayet rejimini kurmak olduğunu” söylemek, yanlış
olmaz. AK Parti tarafından özellikle dinî yaşam alanında insanlara bir serbesti
tanınarak, onların “radikalleşmesinin” önüne geçmek hedeflendi. Aynı taktik
yargı alanında da yaşandı. AK Parti tarafından yargı alanında Kemalistler,
Ülkücüler gibi ortak menfaati olan kişilerin de kadrolaştırıldığı bilinen bir
gerçektir. Bu strateji ile hiçbir kesim AK Parti’nin yargı alanında yaptığı
atılımlara itiraz etmedi. Ancak yavaş yavaş yargı kadroları içerisinde milliyetçi-muhafazakâr-Kemalist
AK Partililer şeklinde bir grup, ağırlığını iyice hissettirdi. Bu müdahale tam
olarak Adam Smith’in, ekonomideki “görünmeyen el” prensibine benzemektedir.
Yargıda bazı değişimler yaşanmakta, kritik davalarda tam olarak iktidarın
istediği kararlar istediği zamanda çıkmaktadır. Adeta görünmeyen bir el yargıyı
dizayn etmektedir. Bu el, vesayet elinden başkası değildir.
Peki, bu sorunun
çözüm yolu nedir?
Yargıdan vesayet baskısı nasıl kaldırılabilir? Yargı alanında atılması gereken
adımlar nelerdir? Özellikle dikkat edilmesi gereken nokta ise şu: zaten Türkiye
Cumhuriyeti Anayasasında yargının “bağımsız” olduğu ve hiç kimsenin yargıya
talimat ve emir veremeyeceği açıkça düzenlenmiş. Ancak her zaman bu anayasa
maddesi tartışma konusu olmuştur. Hâlâ haber bültenlerinde yargı kararlarının
siyasi baskı altında kalınarak verildiği tartışılmaktadır. “Yargının bağımsız
olmadığı” şeklindeki tartışmalar, şu anda da olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti
tarihinde hiç bitmemiştir.
Basit bir örnek
vermek gerekirse; Hükümetin adliye işlerinden sorumlu kişisi olan Adalet Bakanı,
“Hakimler-Savcılar Kurulu’nun Başkanı” sıfatına sahip. Neden peki? Cevap yok.
Oysa Adalet Bakanı (görevde olan) hâkim, savcı eğitimi bile almamış bir insan.
Avukatlar arasından seçilmiş birisi, hâkim-savcıların kurulunun başkanlığını
yapmakta ve bu kişi, aynı zamanda siyasi pozisyonu olan bir kişi. “Balık
baştan kokar” dedikleri bu olsa gerek. Yani iktidar, bağımsız olması
gereken bir kuruma; bağımsız olmayan, kendisinden taraf olan bir ismi, başkan
olarak görevlendirmiştir.
Aslında bu gerçeklik,
istatistiklere de yansımış vaziyette. Türkiye, “2021 Hukukun Üstünlüğü Endeksi”nde[3]
139 ülke arasında 117’inci sırada yer aldı. Coğrafi bölgelere göre kategorize
edilen endekste ise Doğu Avrupa ve Orta Asya grubunda bulunan 13 ülke arasında
Rusya’nın da gerisinde, sonuncu sırada yer aldı.
Yine yapılan
araştırmalara göre; halkın yaklaşık %70’i yargıya güvenmediğini dile
getirmiştir. Bir dönem Adalet Bakanlığı da yapmış olan Abdülhamit Gül bir
konuşmasında; “Önceleri Türkiye’de yargıya güvenenlerin oranının %60-70’lerde
seyrettiğini ancak son dönemde bu oranın %20’lerin altına düştüğünü” itiraf
etmişti.
Yargı bağımsızlığının
sağlanamamasının, adaletsizliğin, siyasi vesayetin altında kuşkusuz fikrî buhran
yatmaktadır. Zira, hâkim ve savcıları hukuksuz, adaletsiz kararlar vermekten,
siyasi vesayetin altına girmekten engelleyecek, onlara yüce değerler aşılayacak
bir fikir yoktur. Kapitalizm, içinde yaşadığımız hayata yön verirken insani değerleri
de erozyona uğratmıştır. Normal bir insan ruhi, insani, ahlaki ve maddi
değerlere sahip iken kapitalist hayat, değer sayısını teke indirmiştir. Maddi
değer, kapitalist hayatı kuşatmış; menfaat eksenli bu ideolojide temel ölçü, “çıkar”
olmuştur. Hayata bu gözle bakan bir hâkim ya da savcı için “adalet”, birinci
öncelik konumunda olamaz. Dolayısıyla bu en temel sorun çözülmedikçe, Türkiye’deki
yargı problemleri de çözüme kavuşmayacaktır.
Konuyu biraz daha
açacak olursak… İnsan, yaptığı amelleri bir fikir doğrultusunda yapar. Bu fikir,
şayet yerleri ve gökleri yoktan var eden bir yaratıcının varlığını esas
alıyorsa doğal olarak hayatın sonrasında hesap gününü, cennet ve cehennemin
varlığını, dünya hayatındaki yaşamın imtihandan ibaret olduğunu, insanları
değil yerleri ve gökleri yaratan yaratıcıyı razı etmenin esas olduğunu kabul
ediyor demektir. İşte bu şahsiyet, kendisinde ruhi, insani, ahlaki ve maddi
değerleri barındırır. İslâm, insana verdiği fikir ve vaatlerle toplum
içerisinde; doğruluk, vefa, sözde durma, cömertlik, başkasını kendine tercih
etme gibi ahlaki hususların tahakkuk etmesi hedefler. Örneğin; İslâm,
merhametli olmak, emin, güvenilir, adil ve cömert olmak gibi niteliklere sahip
olması için Müslüman bireyi teşvik eder. Yine İslâm; cimrilik, haset,
açgözlülük ve alçaklık gibi kötü niteliklerden Müslüman bireyi sakındırır. İman,
Allah’ın razı olduğuna razı olmak, razı olmadığına rıza göstermemek, Allah
korkusu, bireyin amellerinde temel ölçüdür. Dolayısıyla bu temel fikre sahip
olan bir hâkim, zulümlere karşı durur; haksızlığa tahammül edemez ve ancak
adalet için yaşar.
Evet siyasi vesayete
boyun eğmemenin yolu, elbette ki bağımsız bir yargı mekanizmasının varlığından
geçmektedir. Bu açıdan demokratların anayasaya yazdıkları madde mantıklıdır: yargı
bağımsız olmalı, hiç kimse yargıya müdahale edememelidir. Ancak demokratik
sistemin kendisi bu maddenin önündeki engellerin en büyüğüdür. Dolayısıyla
büyük resme bakmaktan başka çözüm yolu yoktur. Büyük resim; devletin idare
edildiği rejimden başkası değildir. Demokratik laik rejimlerde her zaman ve
dönemde yargının vesayet altında olduğu şüphesi varsa o zaman yargının kılıç
gibi keskin kararlar verdiği İslam nizamındaki yargı mekanizmasının iktibas
edilmesinden başka çare yoktur.
Demokratik bir rejimde İslami bir yargı
mekanizmasının tesis edilmesini beklemek abesle iştigaldir. O zaman İslami
yargı mekanizmasını tesis edecek olan İslami bir devlet rejimi tesis edilmek
zorunludur. İslami bir nizama sahip bir devlet de doğal olarak demokratik bir
yargı sistemini uygulamayıp yerine, İslami yargı mekanizmasını kuracaktır.
İslami yargı sisteminde devlet başkanı da dahil olmak üzere hiç kimsenin yargı
önünde ayrıcalığı olmayacaktır. Gerekirse İslam nizamının uygulayıcısı halife
de yargı makamları önüne çıkacak ve sorumlu olduğu eylemlerden dolayı muhasebe
edilecek, yargılanacaktır.
İşte yargı üzerindeki
vesayeti kırmanın tek yolu; bir rejim değişikliğidir. Bu rejimin de İslam
nizamından başkası olması mümkün değildir.
[1]
Mustafa Armağan, Korku Duvarını Yıkmak, s. 268-269
[2]
Sıtkı Ulay, Harbiye Silah Başına, 1968
[3]
Rule of Law Index


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış