Osmanlı Hilâfet
Devleti’nin bakiyesi olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti, Hilâfet makamının
İslam ümmetini kuşatan niteliğinden uzaklaşmak ve yönünü Batı’ya çevirmek üzere
modern ve laik bir ulus devlet olarak kurulmuş, on yıllar boyunca bu niteliğini
korumuştur. Türk dış politikasındaki bu sabit çizgi, AK Parti iktidarı ile
birlikte yavaş yavaş gevşetilmiş, “komşularla sıfır sorun” politikası temelinde
Arap-İslam dünyasına ve Afrika kıtasına doğru bir açılım yapılmıştır.
Türk dış
politikasında bir kırılma noktası teşkil eden bu açılım; Türkiye’nin yeniden
ümmetin liderliğini üstleneceği, Müslümanların yeniden güçlerini
birleştirebileceği ve yeni bir süper gücün doğuşuna zemin hazırlayacağı yerde, maalesef
kimlik krizi yaşayan ulus devletin güçlendirilmesi, ekonomik krizden yeni
çıkmış ülkenin ayağa kaldırılması ve Batılı kapitalist ideolojinin demokrasi,
laiklik ve ılımlı İslam kavramlarının öne çıkarılması amacıyla İslam’ın ve
Müslümanların sağladığı tarihî bağların, güç kaynaklarının ve prestijin
istismar edilmesi için kullanılmıştır. Zira AK Parti iktidarı, iç politikada
siyasi istikrarsızlık ve ekonomik krizin hemen ardından kopan devlet-millet
köprülerini yeniden inşa etmek üzere gelmiştir.
O dönemde, Dışişleri
Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “stratejik derinlik” olarak ifade ettiği ve
özellikle Osmanlı devletinin nüfuz hinterlandını oluşturan coğrafya üzerinde
kurulu ulus devletler ile ilişkiler geliştirilmeye başlamıştır. Başta Körfez
ülkeleri olmak üzere Arap ülkeleri, Afrika ülkeleri, Balkan ülkeleri ve Orta
Asya Türk Cumhuriyetleri ile ilişkilerde önemli bir sıçrama görülmüş, çok
sayıda diplomatik ve ticari temsilcilik, vakıf, dernek, okul vs. açılmış, turizmde
ve yabancı yatırımda ciddi bir artış yaşanmıştır. Öte yandan Avrupa Birliği’ne
üyelik süreci ve üyelik için gerekli düzenlemeler hızla gündeme getirilmiş, bu
gerekçeyle ülke içinde on yıllardır süregelen askerî vesayet ve dayanağı olan
yasal düzenlemeler de reform paketleriyle yavaş yavaş değiştirilmiştir. Keza
Birleşmiş Milletler, NATO, Avrupa Konseyi, Şangay İşbirliği Teşkilatı gibi
uluslararası ve bölgesel teşkilatlar içinde Türkiye, önemli bir aktör olarak
yer almıştır.
Bütün bunlar bir
yandan Türkiye açısından siyasi, askerî, diplomatik ve ekonomik yönlerden bir
sıçrama teşkil ederken, öte yandan ABD’nin bölge politikalarına da paralel
ilerlemiştir. ABD birkaç noktada özetlenebilecek bir strateji üzerinde
çalışmıştır:
- Ortadoğu
coğrafyasında demokrasi ile İslam’ın bir arada olabileceği bir model inşa
ederek bunu diğer Arap rejimlere örnek
göstermek.
- Bölgedeki
İngiliz nüfuzunu ve etkinliğini adım adım bitirmek.
- II. Dünya Savaşı
sonrasında kurulan devletlerarası düzende hak etmedikleri bir konumda yer almaya
devam edegelen Güvenlik Konseyi üyelerine karşı bölgesel güçler inşa
etmek. (Türkiye, Polonya, Hindistan, Güney Kore, Brezilya gibi)
İşte Türkiye, bu
strateji için biçilmiş kaftandı. Müslüman lider profili ile popülaritesi gün
geçtikte artan Erdoğan, İslam dünyasında hem laik hem Müslüman, hem demokrat
hem dindar olunabileceğinin somut örnekliğini gösteriyor, “one minute”
çıkışıyla Yahudi varlığına, Obama’ya karşı duruşuyla ABD’ye meydan okuyor ama
aynı zamanda düzenlediği Mısır ve Tunus ziyaretlerinde Müslüman halkı laikliğe
çağırmaktan çekinmiyor, ABD’nin Irak, Afganistan ve Somali operasyonlarına destek
vermekten, Mavi Marmara felaketine rağmen Yahudi varlığı ile ilişkileri en üst
düzeyde tutmaktan geri durmuyordu. Erdoğan, bir yandan ekonomik ve siyasi
reform paketleri ile devletin kritik noktalarında yasal düzenlemelere
girişiyor, diğer yandan Ergenekon, Balyoz gibi operasyonlarla askerî vesayetin
sonunu getiriyordu. Avrupa, Rusya ve İran karşısında, Ortadoğu’nun bölgesel
gücü olarak boy gösteriyordu.
Fakat bu büyü, 2011
yılında patlak veren “Arap Baharı” olayları ile bir anda bozulmaya başladı. Çünkü
ABD Tunus’ta ve Libya’da nispeten faydalandığı, Mısır’da ve Yemen’de kontrolü
güçlükle sağladığı, Suriye’de ise gidişatın kontrolden çıktığı bu yeni dalgayla
başa çıkabilmek için bir strateji değişikliğine gitmek zorunda kaldı. ABD
çatışmaların her iki tarafını da kontrol altında tutmak üzere bölge ülkeleri
arasında bir eksen ayrışmasına gitti. Suudi Arabistan-BAE-Bahreyn-Mısır-”İsrail”i,
Türkiye-İran-Katar ekseninin karşısında konumlandırdı. Mısır’da Suud ittifakı
Sisi rejimini desteklerken Türkiye ittifakı İhvan-ı Müslimin’i desteklemek
durumundaydı. Libya’da Suud ittifakı Hafter’i desteklerken Türkiye ittifakı,
Trablus hükümetinin yanındaydı. Türkiye’nin pek müdahil olmadığı Yemen’de Suud
ittifakı eski hükümet güçlerinin yanındayken, İran Husi milislerini destekledi.
Suud’un pek müdahil olmadığı Suriye’de İran, Esed rejiminin imdadına yetişirken
Türkiye, devrimci muhalefeti kendi kucağına aldı.
Bu eksen ayrışması,
doğal olarak; “komşularla sıfır sorun” politikasının sona ermesi, Avrupa
Birliği üyelik müzakerelerinin askıya alınması, PKK ile çözüm sürecinin rafa
kaldırılması, Ermenistan ile normalleşmenin ertelenmesi, petrol üreticisi
ülkelerden gelen sıcak para ve yabancı yatırımların durması vs. önceki
politikaların çoğunda önemli değişiklikler yaşandığı anlamına geliyordu.
Böylelikle karşı eksende yer alan ülkelerle ilişkiler hızla bozulmuş, hatta
düşmanlık seviyesine varmıştı. Suudi Arabistan devleti, İstanbul
Başkonsolosluğu’nda Cemal Kaşıkçı’yı katletmekten çekinmemiş, hükümet BAE’yi 15
Temmuz’un finansörü olarak suçlamış, Mısır diktatörü Sisi, “eli kanlı darbeci”
olarak nitelenmiş, Yahudi varlığı ile ilişkiler asgari düzeye indirilmişti. Bu
ayrışmanın, Irak, Ürdün, Sudan, Cezayir, Yunanistan gibi ülkelerle ilişkilerde
gerileme gibi dolaylı etkileri de olmuştur. ABD’nin Fransa’ya karşı izlediği
sert politikanın önde gelen aktörlerinden birinin Türkiye olması da Afrika
ülkeleri ile ilişkilerde istenen seviyenin yakalanamamasına vesile olmuştur.
Gerek iç politikada
Erdoğan’ın askerîvesayetin sona ermesi sonrası izlediği otoriter tutum, Kürt
meselesinin rafa kaldırılması ve terörle mücadele olgusunun artması, “FETÖ” ile
mücadele ve 15 Temmuz darbe girişimi, başkanlık sistemine geçilmesi gibi
çalkantılı süreçler gerek sıcak para akışının durması, AB ile ilişkilerdeki
gerileme sonucu kaynak arayışının giderek zorlaşması, yolsuzlukların korkunç
boyutlara ulaşması ve gerekse de dış politikada yaşanan bu bozulmalar; Türkiye’yi
içinden çıkılmaz bir girdaba yavaş yavaş sürüklemiş, Türkiye’nin iç istikrarı,
dış dünyadaki prestiji, ekonomik etkinliği ve daha da önemlisi en başta
biçilmiş bölgesel güç rolü zedelenmeye başlamıştır.
Buraya kadar ortaya
çıkan sonuç; AK Parti iktidarındaki Türkiye’nin, ABD’nin bölgesel stratejisi
bağlamında iç siyasette, ekonomide ve bölgesel düzeyde güçlü bir aktör haline
gelmiş olması, fakat yine aynı strateji bağlamında tüm bu göstergelerin hızla
çakılmış olmasıdır. Başka bir ifadeyle Türkiye’nin özgün ve bağımsız bir dış
politikasının olmaması, aksine dış politikasında tamamen ABD gibi dış güçlere
bağımlı olmasıdır. Bu yüzdendir ki Türkiye’nin toparlanması, eski kudretli
günlerine gelebilmesi, prestijini yeniden kazanabilmesi yine ABD’nin bir
strateji değişikliğine bağımlıydı ki öyle de olmuştur. Trump döneminin sonu,
Biden döneminin başı itibariyle ABD, bölgede değişen güç dengelerini dikkate
alarak, Arap Baharı sürecinde oluşturduğu eksenlere artık gerek kalmadığı,
şimdi yeni bir oyun kurmak gerektiği kanaatine varmıştır. Buna göre; özellikle
Ortadoğu coğrafyasındaki aktörler arasındaki ayrışma, hatta düşmanlık sona
erdirilecek, ilişkiler yeniden güçlendirilecek, ABD’yi meşgul edecek bir kavga,
gürültü olmasına müsaade edilmeyecekti. Çünkü ABD, Irak ve Afganistan hezimetlerinin
hemen ardından patlak veren Arap Baharı olaylarıyla yeterince meşgul olmuş,
bölgeye bir hayli enerji sarf etmiş dolayısıyla ABD bunlarla uğraşırken Avrupa
Birliği, Rusya ve Çin -ABD’nin tasavvur ettiği- haddin üstüne çıkmıştı. ABD’nin
yeni odağı, bu güçlerin gücünü ve etkinliğini sınırlandırmaya yönelikti. Çin ile
başlatılan ticaret savaşı, Rusya-Ukrayna krizi ve Avrupa ülkelerine karşı
atılan adımlar işte bu yeni politikanın uzantısıydı. Hatta denilebilir ki;
COVID-19 salgını, gıda, enerji ve diğer sektörlerde baş gösteren tedarik krizi
ve tüm dünyayı etkisi altına alan, Türkiye’yi ise altüst eden finans krizi,
bunların etken veya edilgen yansımaları olmuştur.
İşte “normalleşme”
denilen şey budur! Yani ABD’nin bölge politikasına göre şekillendirilen dış
politikada yeni bir değişiklik döneminin başlatılması, tüm parametrelerin
geriye sarılmasıdır. Laik demokratik ulus devlet sisteminde dış politika,
tamamen çıkar odaklıdır. Çıkar söz konusu olduğundan ilkelerin, söylemlerin,
önceki düşmanlıkların vs. hiçbir önemi yoktur. Türkiye’nin gerek çıkar temelli
istikrarsız bir dış politika izlemesi gerek ABD’nin bu stratejik değişikliği
gerekse yaşanan şiddetli finansal-ekonomik kriz, adına “normalleşme”
denilen bu sürecin başlatılmasına neden olmuştur.
“Normalleşme” kavramı,
aslında aldatıcıdır. Zira Yahudi varlığı ile ilişkiler normal olmadığı gibi,
kraliyet ve diktatörlüğün hüküm sürdüğü, meşruiyetten yoksun Ortadoğu
rejimleriyle ilişkilerin geliştirilmesi de normal değildir. Bununla birlikte
günümüzde süregelen konjonktürel koşullarda tüm devletlerin birbirleriyle çıkar
temelli ilişkiler geliştirmesi gerektiği, ilişkilerin kesilmesinin normal
olmadığı savunulur.
Gelelim Türkiye’nin “normalleşmelerine”…
1- Yahudi Varlığı ile
Normalleşme:
Yahudi varlığını tanıyan ilk halkı Müslüman ülke olarak Türkiye, -ilişkiler ne
kadar gerilirse gerilsin- İsrail ile her zaman bağlarını en üst düzeyde
sürdürmüştür. AK Parti iktidarı döneminde yaşanan Yahudi saldırıları, Gazze
ablukası, Mavi Marmara baskını, “one minute” olayı, Kudüs’ün başkent
ilan edilmesi gibi gerginliklere ve diplomatik ilişki seviyesindeki değişimlere
rağmen Yahudi varlığı ile ilişkiler, hiçbir zaman kesintiye uğramamıştır. Mavi
Marmara olayı sonrasında güya kopmuş görünen ilişkiler, Aralık 2015’te
yürütülen gizli görüşmeler sonrasında, -şehitlerin kanları üzerinden varılan
tazminat anlaşmasıyla- 2016 yılında normalleşmiş, 2017 yılında Trump
yönetiminin Kudüs’ü başkent ilan etmesi üzerine
ilişkiler tekrar kopmuştur. Bu göstermelik kesintiler karşısında Yahudi varlığı,
Türkiye nefretini dışa vurmaktan da çekinmemiş, Ağustos 2020’de Mossad’ın Şefi
Yossi Cohen, Suudi, Mısırlı ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki mevkidaşlarına
yaptığı açıklamada, “Türkiye’yi açıkça bölge barışı için yeni bir tehdit”
olarak tanımlamıştır. Zira bu devletlerin ortak yaklaşımı, Türkiye’nin Suriye,
Irak, Sudan ve Libya’daki çatışmaları istismar ederek bölgede yayılmacılık
politikası izlediği şeklinde olmuştur. Yine 2020 yılındaki Azeri-Ermeni
çatışması sırasında Yahudi varlığının Savunma Bakanı Benny Gantz, Türkiye’yi “terörizm
ve istikrarı bozmakla” suçlamıştır. Bütün bunlara rağmen, Temmuz 2021’de
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeni seçilen Yahudi varlığı Cumhurbaşkanı Herzog’a
tebrik telefonu açması, onun da 2022 yılı Mart ayında Türkiye ziyaretiyle
ilişkiler tekrar normalleştirilerek, karşılıklı büyükelçi atamaları
yapılmıştır.
2- BAE ve Suudi
Arabistan ile Normalleşme: Türkiye’nin Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan
ile ilişkileri, Mısır’da 2013 askerî darbesine verilen destek, Müslüman
Kardeşler’e karşı tutum ve Katar ablukası nedeniyle bozulmuş, taraflar arasında
karşılıklı sert atışmalar yaşanmıştır. Üst düzey Türk yetkililer yaptıkları
açıklamalarda; BAE’nin ABD ile birlikte 15 Temmuz darbe girişiminin faili
olduğunu, darbecilere 3 milyar dolar para desteği sağladığını ve Türkiye’ye
zarar vermek amacıyla terör örgütlerini desteklediğini ifade etmişlerdi. BAE
Dışişleri Bakanı Abdullah bin Zayid 2017’de; “1916’da Fahri Paşa’nın Medine
halkının mallarını ve el yazması eserlerini çaldığını biliyor muydunuz? İşte
Erdoğan’ın dedelerinin Araplarla ilişkisi buydu.” sözleriyle sataştı.
Erdoğan ise “Petrol şımarığı” ve “Terbiyesiz adam” ifadeleriyle
yanıt verdi. BAE yetkilileri de benzer şekilde Suriye, Mısır ve Libya’daki
ortamı istismar ederek yayılmacı ve sömürgeci faaliyette bulunduğu iddiasıyla
sık sık Türkiye’yi suçladılar. BAE’li bir bakan, “Arap dünyası Tahran ve
Ankara tarafından yönetilmeyecek. Tahran ile Ankara’nın hırslarıyla mücadele
etmek için Arap alemi birleşmeli!” ifadelerini kullanmıştı. Bu gerginlik,
bir süre sonra medya savaşlarına dönüştü. Ardından 2017 yılında Körfez
ülkelerinin Katar’a karşı başlattığı ablukanın Türkiye tarafından delinmesi,
2018 yılında Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın İstanbul’daki Suudi Arabistan
Başkonsolosluğu’nda hunharca katledilmesi ve 2020 yılında Suudi Arabistan’ın
Türk mallarına ithalat yasağı getirmesi, ilişkilerdeki gerilimi daha da
artırdı. Bununla birlikte Katar ablukasının kaldırıldığı 2021 yılı, ilişkilerin
ve söylemlerin yumuşadığı, normalleşme sürecinin hızlandığı bir yıl oldu. Süreç,
2021 yılının Ağustos ayında Abu Dabi Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed
en-Nahyan’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yaptığı telefon görüşmesiyle başlatıldı.
Ardından Haziran 2022’de Cumhurbaşkanı Erdoğan Suudi Arabistan’ı ziyaret etti.
Bu yılın Mart ayında BAE ile imzalanan kapsamlı ekonomik ortaklık anlaşması,
Erdoğan’ın geçtiğimiz aylarda düzenlediği Körfez turunda Suudi Arabistan,
Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar’ı ziyaret etmesi ve BAE’nin 50 milyar
dolarlık yatırım taahhüdünde bulunmasıyla ilişkilerin normalleştiği düşünülse
de eski önyargıların ve rahatsızlıkların uzun süre etkisini sürdüreceğine şüphe
yok.
3- Mısır ile
Normalleşme:
Mısır’da Sisi rejiminin başlıca destekçileri olan Suudi Arabistan ve BAE ile
normalleşme sürecinin başlatılması, bu kez Mısır ile normalleşme adımlarını
gündeme getirdi. Türkiye, 2011 yılında Mübarek rejiminin devrilmesi ve Müslüman
Kardeşler’den Muhammed Mursi’nin iktidara gelmesiyle birlikte Mısır ile iyi
ilişkiler kurmuştu ki 2013 yılında düzenlenen askerî darbe sonucu ilişkiler
bıçak gibi kesildi. Türkiye darbeyi kınamakla birlikte, Mısır’daki insan
hakları ihlallerini eleştirdi; başta İhvan mensupları olmak üzere Mısırlı
muhaliflere kucak açtı. Türkiye’nin Suudi Arabistan ve BAE ilişkilerine paralel
olarak gerginliğini sürdüren Türkiye ve Mısır arasındaki ilk yakınlaşma
haberleri, 2019 yılında istihbarat yetkilileri arasındaki gizli görüşmelerle
gündeme geldi. 2020 yılı Eylül ayında Mısır Dışişleri Bakanı Samih Şükrü
yaptığı açıklamada; “Türkiye ile ilişkileri geliştirmek istediklerini” söyledi.
BAE ile ilişkilerin başladığı 2021 yılında, Mısır ile de heyetler arası
görüşmeler yapıldı. İlk kez Kasım 2022’de Erdoğan ve Sisi, Katar’daki Dünya Kupası
töreninde yüz yüze gelip tokalaştı. Bu yılın Şubat ayında, Mısır Dışişleri
Bakanı deprem vesilesiyle Türkiye’yi ziyaret etti. Hemen ardından Mart ayında
Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu da Kahire’ye gitti. Nihayet Temmuz ayında karşılıklı
büyükelçi atama süreci tamamlandı. Öncesinde sürekli muhalifleri idam eden
Mısır rejiminin, Türkiye’den Mısırlı muhaliflere kucak açmaktan vazgeçmesini,
hatta iade etmesini istediğine dair haberler yayınlandı. Birçok muhalif ya
Türkiye’den kovuldu ya da başka ülkelere gitti.
4- Suriye ile
Normalleşme:
Arap Baharı’nın etkisi en uzun süren ve en kanlı geçen ayağı, kuşkusuz Suriye
idi. Aradan geçen 8 yılın ardından 2020 yılına gelindiğinde ülke yaklaşık 10
yıllık savaştan harap olmuş ve sadece İdlib çevresinde bir direniş odağı
kalmışken rejim hem bölge ülkelerinin hem de küresel güçlerin yardımıyla ayakta
kalmayı, hatta ülkenin kontrolünü yeniden ele geçirmeyi başardı. Ardından BAE,
Suudi Arabistan ve Ürdün 2021’den bu yana Suriye’nin bölgesel örgütlere geri
dönmesi için alenen çağrıda bulunmaya başladı. Ayrıca Beyaz Saray, Ekim 2020’de
iki ABD’li yetkilinin Şam’da rejim yetkilileriyle bir araya geldiğini kabul
etti. Mayıs 2023’te Beşşar Esed uzun bir aradan sonra ilk kez Cidde’de
düzenlenen Arap Birliği zirvesine katılarak meşruiyetini ilan etmiş oldu. Son
dönemde Türkiye de bu normalleşme sürecine dahil oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan,
istihbarat servisleri arasında gizli görüşmeler sürdürüldüğü açıkladığında
diplomatik ilişkilerin yeniden başlatılacağının ilk sinyallerini vermiş oldu.
Her ne kadar şu anki konjonktür resmî diplomasinin başlatılmasına elverişli
değil gibi görünse de özellikle Türkiye’de Suriyelilere karşı başlatılan
ırkçılık dalgası ve sınır dışı operasyonlarıyla sürece zemin hazırlandığı
anlaşılıyor. Suriye’nin yeniden imarı projelerinden pay alacağı iddiaları da
ekonomik krizden çıkış için hesaplanan girdilerden biri kabul ediliyor. Esed’in
Kürt bölgelerinde kontrolü sağlamasıyla PKK/PYD varlığına son verebileceği
beklentisi de, milyonlarca insanın hayatını karartan rejim ile normalleşmenin
bahanesi olarak görülüyor.
5- Ermenistan ile
Normalleşme:
Rafta bekleyen bir diğer konu olan Ermenistan ile ilişkilerin
normalleştirilmesi de önümüzdeki dönemde gündeme gelebilecektir. Bir yandan
1915 Ermeni soykırımı iddiaları ekseninde süregelen gerginlik diğer yandan
Dağlık Karabağ üzerindeki Azeri-Ermeni çatışmalarından kaynaklanan gerginlik,
Türkiye-Ermenistan normalleşmesini uzun süre geciktirmiş görünüyor. Zira bunun
ilk adımları 2008 Zürih protokolü ve 2009 yılında yürütülen “futbol diplomasisi”
ile atılmış, dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Ermenistan Cumhurbaşkanı
Sarkisyan birlikte maç izlemişti. İlişkileri düzeltmeye yönelik adımlar
atılmasına rağmen, özellikle Rusya’nın engellemeleri sonucu herhangi bir sonuca
varılamadı. 2020 yılında başlayan Dağlık Karabağ Savaşı sonrasında gerginlik
iyice tırmansa da sonrasında görüşmelere yeniden başlandı. Şu anda Rusya’nın
Ukrayna bataklığında debelenmesinin oluşturacağı muhtemel bir fırsat,
normalleşme adımlarının hızlandırılmasına neden olabilir.
Sonuç olarak;
normalleşme adımları tek taraflı değildir ve bölgesel bir politika değişikliğini
yansıtır. Nitekim bu süreçler sadece Türkiye için söz konusu olmamış, 2020
yılında başlatılan Abraham Anlaşması sonucu, Yahudi varlığı ile BAE, Bahreyn,
Sudan ve Fas arasında normalleşme başlatılmış, sonrasında Suudi Arabistan ve
BAE ile İran ilişkileri yumuşama sürecine girmiştir. Bu yılın Mart ayında Suudi
Arabistan ile İran arasındaki ilişkilerin yeniden başlatıldığı resmen
duyurulmuştur. Şimdi de Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı arasındaki
ilişkilerin normalleşmesi gündemdedir. Dolayısıyla normalleşme dalgasını
Türkiye odaklı ve Türkiye’nin tek taraflı iradesi olarak görmek isabetli bir
okuma olmayacaktır. Üstelik meselenin sadece ikili ilişkilerden ibaret olmadığı
da açıktır. Örneğin; Doğu Akdeniz hidrokarbon kaynaklarının paylaşımı, çıkarılması
ve dağıtımı konusunda anlaşmazlığın Avrupa Birliği’nin enerji tedarikiyle
yakından ilgisi vardır ve Türkiye’nin bölgeye taraf olan ülkelerle
normalleşmesi bu sürece ivme kazandırma potansiyeline sahiptir. Keza bölgedeki
eksen ayrışmasının sona erdirilip bölge ülkeleri arasındaki ilişkilerin
iyileştirilmesi, Rusya ve Çin’in sınırlandırılması projesine katkı
sağlayacaktır.
Görüldüğü gibi;
Ortadoğu coğrafyasında kartlar yeniden karılmakta, ABD gözetiminde yeni bir kumar
masası kurulmaktadır. Bu masanın tek kaybedeni, her zaman olduğu gibi Müslüman
halklar olacaktır. Başımızdaki yöneticiler ise iktidarda kaldıkları sürece güç
sahibi görünecek, işleri bitip bir kenara atıldıklarında selefleri gibi
zilletin en ağırını yaşamaya mahkûm olacaklardır.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış