HİLÂFET DEVLETİ’NİN UKUBAT (CEZA) SİSTEMİ VE YARGI

Chandra Purna Irawan

Adalet, -özellikle günümüz dünyasında- insanların mumla aradığı bir terimdir. -Kavramsal tartışmaları bir kenara bırakırsak- adaleti, “hak sahibine hakkının tastamam verilmesi” şeklinde tarif etmek mümkündür. Hukuk fakültelerinde adalet, ulaşılması gereken bir amaç olmaktan öte bir ideal olarak ele alınır. Yani ulaşılması gereken ama aslında ulaşılması mümkün olmayan bir ideal.

Hukuk ise “kişilerde, kendisine uyulması konusunda yükümlülük duygusu uyandıran, kişilerin hukukunu (haklarını) güvence altına alan ve âdil bir ilkeler, kurallar ve kurumlar sistemi” şekilde tarif edilse de “devlet tarafından cebren uygulanan normlar” sistemi haline dönüşmüştür.

Asıl itibariyle hukuk, adaleti sağlamanın aracıdır. Yani amaç değil araçtır. Ancak Ariston’nun dediği gibi; “Yasaya uyan ve eşitliğe saygı duyan adildir, yasaya uymayan ve eşitliğe saygı duymayan adaletsizdir” denilemez. Zira adil olmayan yasalardan adalet beklemek imkansızdır.

Çağdaş hukukun en büyük çıkmazı tam da burada yatmaktadır. Adaleti sağlamak, pozitif hukuka göre “hayalcilik” olduğu için en azından “düzen sağlama” yoluna gidilmiştir. Bugün dünya genelinde var olan pozitif hukuk, adaletin değil bir düzenin kaynağıdır. Var olan bu düzen ise kanunları tam manasıyla uygulama ya da ensek ve kişisel uygulamaya göre değişkenlik arz etmektedir. Dolayısıyla bu durum, aynı zamanda istikrarsızlığın da sebeplerinden biridir. 

Adaletin ne olduğu insana bırakıldığında önü alınamaz sorunlara ve zulümlere yol açılmaktadır. Zira akıl, neyin adil olduğuna karar veremez. Verdiği kararlar da zamana, şartlara ve çevreye göre değişkenlik arz eder. Mesela; zina, nesilleri bozan, aileleri parçalayan kötü bir fiildir. Geçmişte zina, suç sayılmış ve bu fiili işleyenler cezalandırılmıştır. Ancak bugün için zina birçok ülkede suç olmaktan çıkartılmış vaziyettedir. Oysa zina halen kötü bir fiil olarak karşımızda durmaktadır. Görüldüğü gibi insan aklıyla verilen hükümler zamana ve şartlara göre değişmekte bu da istikrarsızlık ve kaosa sebebiyet vermektedir. Dolayısıyla adaletin ne olduğunu insandan değil, insanın da yaratıcısı olan Allah Subhanehu ve Teâlâ’dan öğrenmeliyiz. Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın göndermiş olduğu ceza hukuku, adaleti tesis etmek için gönderilmiştir. Bu ceza hukukunun kamilen tatbik edilmesi neticesinde ortaya çıkan şey, adaletin ta kendisidir.

İslâm’da adaleti tesis etmede hiçbir kişiye taviz verilmemiştir. Sosyal statü ve sınıfına bakılmaksızın, yargılanan her kim olursa olsun İslâm hukuku karşısında eşittir. Suç işlemişse ceza verilir ve adalet yerine getirilir. Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

[يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا كُونُوا قَوَّامٖينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَٓاءَ لِلّٰهِ وَلَوْ عَلٰٓى اَنْفُسِكُمْ اَوِ الْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَبٖينَۚ اِنْ يَكُنْ غَنِياًّ اَوْ فَقٖيراً فَاللّٰهُ اَوْلٰى بِهِمَا فَلَا تَتَّبِعُوا الْهَوٰٓى اَنْ تَعْدِلُواۚ وَاِنْ تَلْـوُٓ۫ا اَوْ تُعْرِضُوا فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبٖيراً] “Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahitler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse Adaletten dönüp heva(tutkuları)nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.”[1]

Bu ilahi emir Allah’ın Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem tarafından bizzat uygulanmıştır:

Aişe RadiyAllahu Anha’dan rivayet edildiğine göre; “Mahzûm kabilesinden hırsızlık yapan bir kadının durumu Kureyşlileri üzmüştü. Bunun üzerine, ‘bu konuyu Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ile kim görüşebilir’ diye kendi aralarında konuştular. Bazıları; ‘Buna Rasulullah’ın çok sevdiği Üsame İbni Zeyd’den başka kimse cesaret edemez.’ dediler. Üsame de onların istekleri doğrultusunda Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ile konuştu. Rasul-i Ekrem SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Üsame’ye; “Allah’ın koyduğu cezalardan birinin uygulanmaması için aracılık mı yapıyorsun?” diye buyurduktan sonra kalkıp bir konuşma yaptı ve şunları söyledi: ‘Sizden önceki milletlerin yok olmasına sebep, içlerinden soylu biri hırsızlık yapınca ona dokunmayıp zayıf ve kimsesiz biri hırsızlık yapınca ona cezasını vermeleriydi. Allah’a yemin ederim ki, Muhammed’in kızı Fâtıma hırsızlık yapsaydı, onun da elini keserdim.’”[2]

İslâm, adaletin ayakta tutulması noktasında büyük bir hassasiyet göstermiş ve Müslümanlar da bu hassasiyeti korumuşlardır. Bugün “adalet” denilince Ömer bin Hattab’ın adının anılması, yaşanmışlıkların neticesidir. Ömer RadiyAllahu Anh’a adaletin ne olduğunu öğreten Allah ve Rasulü’nden başkası değildir. Zira aynı Ömer, cahiliye döneminde hiç de adil olmayan bir şekilde kendi kız çocuğunu diri diri toprağa gömmüştü.

İslâm, adaleti gerçekleştirme görevini yöneticilere yüklemiştir. Dolayısıyla adalet dağıtıcı bir yöneticinin, öncelikle kendisinin adil olması gerekmektedir. Adil bir yönetici, adil bir toplum; zalim bir yönetici ise korku toplumu inşa eder. Yöneticinin adil olmasıyla alakalı da çok sayıda nass mevcuttur.

İbni Ömer RadiyAllahu Anhum’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: “Yedi kimseyi Allah Teâlâ kendi gölgesinden başka gölge bulunmayan kıyamet gününde, gölgesinde barındıracaktır. Bunlar; adaletli devlet reisi…”[3]

Adaletin önemi noktasında birçok ayet ve hadis bulmak mümkündür. Bu ayet ve hadisler, Müslümanların hayata bakış açılarını, dolayısıyla adalete düşkünlüklerini yansıtmaktadır. Rivayet edildiğine göre; bir hadis-i şerifte Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:

“Bu ümmet, konuştuğunda doğru söylediği, hükmettiğinde adaleti sağladığı, kendisinden merhamet istendiğinde merhamet ettiği sürece hayır üzere kalacaktır.”[4] 

Mevcut pozitif hukukun bir diğer çıkmazı da; suçlara karşı hangi cezaların verileceği hususudur. Bu konu da uzmanlar tarafından tartışmaya açılmış ve çeşitli yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Geçen zaman içinde işlevselliği kaybolan uygulamalar, yerini başka sorunlu uygulamalara bırakmıştır. Başta suçluya ceza verilerek bir nevi yaptıklarının intikamı alınmak istenmiş, suç oranları artmaya devam edince “İnsan rasyonel bir varlıktır. Şayet cezalar, suçtan elde ettiği menfaatten daha fazla zararına yol açıyorsa suç işlemeyecektir.” denilerek ceza artırımı yolu tercih edilmiş ve caydırıcılık ilkesi ön plana çıkartılmıştır. Bu da fayda etmediğinde tüm yaklaşımlar birleştirerek “bütünleştirici yaklaşım” icat edilmiştir.

Bütünleştirici/karma yaklaşıma göre; cezanın amacı, kefaret ile genel ve özel önlemedir. Ceza, bir yandan geçmişe ve geleceğe yönelikken, diğer yandan da toplumu suçtan korumayı hedeflemektedir. Failin iyileştirilmesi amacı, failin tekrar suç işlemesinin önüne geçmeyi hedefler. Toplumu eğitici, geliştirici özellikleri de olan ceza kanunları, ceza müeyyidesi ile bir yandan faili iyileştirerek topluma geri dönmesini sağlamayı (özel önleme), diğer yandan suçlunun cezalandırıldığını gören vatandaşların, suç işlemeleri hâlinde aynı şekilde cezalandırılacaklarını düşünerek suç işlemekten çekinmelerini sağlamayı (genel önleme) amaçlar.

Deneme-yanılma yöntemiyle gerçekleştirilen suçu önleme çalışmaları başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Tüm dünyada suç oranları önlenemez bir şekilde yükselmeye devam etmektedir.  Zira suçun karşılığının insanlar nezdinde telafi edici olduğu -çağdaş hukuk teorilerine göre- bir muammadır. Mesela; adam öldürenlere hapis cezası vermek, maktulün yakınları nezdinde telafi edici bir ceza mıdır? Silahla yaralanmada bir uzvunu kaybeden bir kişi için saldırganın belirli bir süre hapse atılması telefi edici bir ceza mıdır? Cinsel istismara maruz kalan ve hayatı boyunca bu travmayı yaşayan çocuk ve ailesi için, tecavüzcünün bir süreliğine hapiste yatması, sonra hayatına kaldığı yerden devam etmesi telafi edici bir ceza mıdır? Suçluların yakalanıp cezalandırılması, “adaletin yerini bulması” anlamına gelmemektedir. Hukuki yaptırımların, “olması gerektiği gibi” işletildiği anlamına gelmektedir. 

Pozitif hukuka göre; suç, “hukukî nizamın netice olarak ceza terettüp ettirdiği fiil” olarak tarif edilmiştir. İslâm’a göre ise “suç” ile “günah” aynıdır. İnsanın kendisi, Rabbi ve diğer insanlarla olan ilişkilerini düzenleyen nizama karşı hareket etmesidir. Suç işleyenlere karşı Allah Subhanehu ve Teâlâ, ahirette ve dünyada olmak üzere iki türlü cezalandırma yoluna gitmiştir. Dünya hayatındaki cezalandırma, devlet erki yani halife marifetiyle icra edilen cezalandırmalardır. Bunlar da; hadler, cinayetler, tazir ve muhalefet olmak üzere dörde ayrılır.

İslâm’da asıl olan; suçludan, yaptığına karşı intikam alma değildir. Bilakis cezalandırma, suçluyu ahirette azap görmemesi için “suçlarından arındırma/temizleme” mahiyeti taşımaktadır. Zira üzerinde Allah’ın hadleri ve tazir uygulanan kişi, ahirette bu suçtan dolayı hesaba çekilmeyecektir.

“Maiz b. Malik, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e gelerek ‘Beni temizle.’ dedi. Rasulullah, ‘Yazık sana, çık git, Allah'a tövbe ve istiğfar et.’ buyurdu. Maiz, pek uzaklaşmadan geri döndü ve ‘Ey Allah'ın Rasulü! Beni temizle!’ dedi. Rasulullah, aynı sözlerle üç defa daha geri gönderdi. Dördüncü ikrarında ‘Seni hangi konuda temizleyeyim?’ diye sordu. Maiz; ‘Zinadan!’ dedi. Rasulullah gerekli araştırmaları yaptırdıktan sonra tekrar ‘Sen zina ettin mi?’ diye sordu. Maiz ‘Evet.’ cevabını verdi. Ardından Maiz recmedildi. Ardından Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, ‘Mâiz öyle bir tövbe etti ki, bu tövbe bir ümmet arasında paylaştırılırsa onlara yeterdi.’ buyurdu.”[5]

İslâm’da suçun yaygınlaşmaması için aldığı iki önlem vardır: Cezanın mahiyeti ve toplumun gözleri önünde icra edilmesi.

Kısas, cezanın caydırıcılığı için önemli bir unsurdur. İslâm Ceza Hukuku’nda “Cinayetler” babında, bedene karşı işlenmiş suçlar ele alınır ve kısas hakkının maktulün yakınlarına bırakıldığı belirtilir.[6] Konu hakkındaki nass şöyledir:

[يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِصَاصُ فِي الْقَتْلٰىؕ اَلْحُرُّ بِالْحُرِّ وَالْعَبْدُ بِالْعَبْدِ وَالْاُنْثٰى بِالْاُنْثٰىؕ فَمَنْ عُفِيَ لَهُ مِنْ اَخٖيهِ شَيْءٌ فَاتِّبَاعٌ بِالْمَعْرُوفِ وَاَدَٓاءٌ اِلَيْهِ بِاِحْسَانٍؕ ذٰلِكَ تَخْفٖيفٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَرَحْمَةٌؕ فَمَنِ اعْتَدٰى بَعْدَ ذٰلِكَ فَلَهُ عَذَابٌ اَلٖيمٌ] “Ey iman edenler! Öldürme vakaları için size kısas hükmü farz kılındı. Hür olana karşılık hür, köleye karşılık köle, kadına karşılık kadın (olmak üzere kısası yapın). Fakat kime de kardeşi tarafından (kısastan vazgeçilerek) bir şey bağışlanırsa artık (maktul yakınları diyeti) örfe uygun istesin. (Katil de) iyilikle ödesin. Bu, Rabbiniz tarafından (sizin için) bir hafifletme ve rahmettir. Kim de bundan sonra haddi aşacak olursa, onun için can yakıcı bir azap vardır.”[7]

Aynı şekilde hırsızın elinin kesilmesi, zina edenin muhsan (evli) ise recmedilmesi, kuvvetli caydırıcılığı olan cezalandırmalardır. Bununla birlikte cezaların aleni bir şekilde infaz edilmesi, toplumsal etki bakımından önemlidir.

[اَلزَّانِيَةُ وَالزَّانٖي فَاجْلِدُوا كُلَّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا مِائَةَ جَلْدَةٍ وَلَا تَأْخُذْكُمْ بِهِمَا رَأْفَةٌ فٖي دٖينِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۚ وَلْيَشْهَدْ عَذَابَهُمَا طَٓائِفَةٌ مِنَ الْمُؤْمِنٖينَ] “Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüzer değnek (celde) vurun. Eğer Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız, onlara Allah'ın dini(ni uygulama) konusunda sizi bir acıma tutmasın; onlara uygulanan cezaya müminlerden bir grup da şahit olsun.”[8]

Bu ayetin tefsirinde Cessâs şunları söyler: “Şâri’in buradaki amacı, herhangi bir sayı belirtmek değildir; asıl amaç, toplumu cezanın infazından haberdar etmektir. Had cezalarında esas gaye, toplumun aynı suçu tekrardan işlemesini engellemektir. Bu ‘taife’ öyle bir sayıda olmalıdır ki infaz haberi toplum içinde hemen yayılıp herkesin infazdan haberi olsun ve aynı suç tekrar işlenmesin.”[9] 

Etkili cezalar ve bu cezaların aleni olarak gerçekleştirilmesi caydırıcılık ilkesinin temel özelliğidir. İslâm Ceza Hukuku, bu kriterlerle 1400 yıl boyunca uygulanmış, suçun toplumun geneline yayılmaması noktasında başarılı olduğu da kanıtlanmıştır.

Ceza hukukunun pratik olarak hayata indirgenmesi, kadılar/hakimler vasıtasıyla gerçekleşir. Günümüz dünyasında büyük sorunlardan biri de mahkemelerin uzun sürmesidir. İspat vasıtalarının değişkenliği, mahkeme dosyalarının çok olması gibi sebeplerle mahkemeler karar vermekte gecikmektedir. Osmanlı Devleti'nin ikinci sultanı Orhan Gazi’nin dediği gibi: “Adaletin en kötüsü geç tecelli edenidir. Sonunda hüküm isabetli olsa da, geciken adalet zulümdür.”  

İslâm Ceza Hukukunu tatbik edecek üç türlü kadı vardır.

1-     İnsanların arasında cereyan eden husumetleri, anlaşmazlıklara bakan “kadı”.

2-     Toplum hakkına zarar veren muhalefetlerin çözümünü üstlenen “muhtesip”.

3-     Yöneticiler, idareciler ve görevliler ile halk arasındaki anlaşmazlıklara bakan ve bunları çözüme kavuşturan “mezalim kadısı”.

İslâm Ceza Hukukunun ispat vasıtaları kullanılarak bakılan -özellikle telafisi mümkün olmayan cezaların verileceği cinayetler, kısas davaları gibi- davalarda tarafların uzlaşması, ortaya çıkacak yeni deliller gözetilerek kasıtlı bir şekilde dava uzatılır. Hemen karar verilip uygulanmaz; makul bir süre beklenir. Diğer davalarda ise karar, suç ispat edildiği anda verilir ve infaz edilir.

Ancak insan hayatı söz konusu olduğunda ya da açık bir şekilde şer’i hükme muhalefet edildiğinde, kadı’nın kararına itiraz edilebilir. Bunun haricinde üst mahkeme yoktur. Davanın yeniden görülmesi yoktur. Geçerli mazeret sunulduğunda Mezalim Kadısı, görülen davayı tekrar ele alır. Dolayısıyla mahkeme yükü, uzun yıllara varan dava dosyaları İslâm ceza sisteminde olmayacaktır.  

İslâm Ceza Hukukunu tatbik edecek olan kuşkusuz devletin kendisidir. Ancak bir devletin; sadece İslâm Ceza Hukukunu tatbik etmesi, suç işlenmesini önleyecek sair hükümleri görmezden gelmesi, kabul edilebilir bir uygulama olmadığı gibi başarılı olma ihtimali de düşüktür. Suç oranlarında göreceli düzelme elbette mümkündür ama mesele; suç oranlarını düşürmek değil İslâm’ı kamilen tatbik etmektir. İslâm, bir bütündür; bir kısmının alınması bir kısmının terk edilmesi düşünülemez. İslâm’ı kamilen tatbik edecek olan devlet ise elbette ki Râşidî Hilâfet Devleti’dir.

 

 

 



[1] Nisa Suresi 135

[2] Buhârî, Enbiyâ 54, Megâzî 53, Hudûd 11, 12

[3] Buhârî, Ezân 36, Zekât 16, Rikak 24, Hudûd 19

[4] Tabarani, Mu’cemul Evsât 1/243

[5] Müslim, Hudûd, 22; eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, VII, 95,109

[6] Abdurrahman el Maliki, Ukubat Nizamı, Köklü Değişim Yayıncılık

[7] Bakara Suresi, 178

[8] Nur Suresi, 2

[9] Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân (Beyrût: Dâru’l-fikr, 2010), 3: 390


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz