Hukuk ise “kişilerde, kendisine
uyulması konusunda yükümlülük duygusu uyandıran, kişilerin hukukunu (haklarını)
güvence altına alan ve âdil bir ilkeler, kurallar ve kurumlar sistemi” şekilde
tarif edilse de “devlet tarafından cebren uygulanan normlar” sistemi haline
dönüşmüştür.
Asıl itibariyle hukuk, adaleti
sağlamanın aracıdır. Yani amaç değil araçtır. Ancak Ariston’nun dediği gibi; “Yasaya
uyan ve eşitliğe saygı duyan adildir, yasaya uymayan ve eşitliğe saygı duymayan
adaletsizdir” denilemez. Zira adil olmayan yasalardan adalet beklemek
imkansızdır.
Çağdaş hukukun en büyük çıkmazı
tam da burada yatmaktadır. Adaleti sağlamak, pozitif hukuka göre “hayalcilik”
olduğu için en azından “düzen sağlama” yoluna gidilmiştir. Bugün dünya
genelinde var olan pozitif hukuk, adaletin değil bir düzenin kaynağıdır. Var
olan bu düzen ise kanunları tam manasıyla uygulama ya da ensek ve kişisel uygulamaya
göre değişkenlik arz etmektedir. Dolayısıyla bu durum, aynı zamanda
istikrarsızlığın da sebeplerinden biridir.
Adaletin ne olduğu insana
bırakıldığında önü alınamaz sorunlara ve zulümlere yol açılmaktadır. Zira akıl,
neyin adil olduğuna karar veremez. Verdiği kararlar da zamana, şartlara ve
çevreye göre değişkenlik arz eder. Mesela; zina, nesilleri bozan, aileleri
parçalayan kötü bir fiildir. Geçmişte zina, suç sayılmış ve bu fiili işleyenler
cezalandırılmıştır. Ancak bugün için zina birçok ülkede suç olmaktan
çıkartılmış vaziyettedir. Oysa zina halen kötü bir fiil olarak karşımızda
durmaktadır. Görüldüğü gibi insan aklıyla verilen hükümler zamana ve şartlara
göre değişmekte bu da istikrarsızlık ve kaosa sebebiyet vermektedir.
Dolayısıyla adaletin ne olduğunu insandan değil, insanın da yaratıcısı olan
Allah Subhanehu ve Teâlâ’dan öğrenmeliyiz. Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın
göndermiş olduğu ceza hukuku, adaleti tesis etmek için gönderilmiştir. Bu ceza
hukukunun kamilen tatbik edilmesi neticesinde ortaya çıkan şey, adaletin ta
kendisidir.
İslâm’da adaleti tesis etmede
hiçbir kişiye taviz verilmemiştir. Sosyal statü ve sınıfına bakılmaksızın, yargılanan
her kim olursa olsun İslâm hukuku karşısında eşittir. Suç işlemişse ceza
verilir ve adalet yerine getirilir. Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle
buyurmuştur:
[يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا كُونُوا
قَوَّامٖينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَٓاءَ لِلّٰهِ وَلَوْ عَلٰٓى اَنْفُسِكُمْ اَوِ الْوَالِدَيْنِ
وَالْاَقْرَبٖينَۚ اِنْ يَكُنْ غَنِياًّ اَوْ فَقٖيراً فَاللّٰهُ اَوْلٰى
بِهِمَا فَلَا تَتَّبِعُوا الْهَوٰٓى اَنْ تَعْدِلُواۚ وَاِنْ تَلْـوُٓ۫ا اَوْ
تُعْرِضُوا فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبٖيراً] “Ey iman edenler,
kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahitler
olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun ister fakir olsun;
çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse Adaletten dönüp heva(tutkuları)nıza
uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz,
şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.”[1]
Bu ilahi emir Allah’ın Rasulü SallAllahu
Aleyhi ve Sellem tarafından bizzat uygulanmıştır:
Aişe RadiyAllahu Anha’dan
rivayet edildiğine göre; “Mahzûm kabilesinden hırsızlık yapan bir kadının
durumu Kureyşlileri üzmüştü. Bunun üzerine, ‘bu konuyu Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem ile kim görüşebilir’ diye kendi aralarında konuştular.
Bazıları; ‘Buna Rasulullah’ın çok sevdiği Üsame İbni Zeyd’den başka kimse
cesaret edemez.’ dediler. Üsame de onların istekleri doğrultusunda Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem ile konuştu. Rasul-i Ekrem SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Üsame’ye;
“Allah’ın koyduğu cezalardan birinin uygulanmaması için aracılık mı
yapıyorsun?” diye buyurduktan sonra kalkıp bir konuşma yaptı ve şunları
söyledi: ‘Sizden önceki milletlerin yok olmasına sebep, içlerinden soylu
biri hırsızlık yapınca ona dokunmayıp zayıf ve kimsesiz biri hırsızlık yapınca
ona cezasını vermeleriydi. Allah’a yemin ederim ki, Muhammed’in kızı Fâtıma
hırsızlık yapsaydı, onun da elini keserdim.’”[2]
İslâm, adaletin ayakta tutulması
noktasında büyük bir hassasiyet göstermiş ve Müslümanlar da bu hassasiyeti
korumuşlardır. Bugün “adalet” denilince Ömer bin Hattab’ın adının anılması,
yaşanmışlıkların neticesidir. Ömer RadiyAllahu Anh’a adaletin ne
olduğunu öğreten Allah ve Rasulü’nden başkası değildir. Zira aynı Ömer, cahiliye
döneminde hiç de adil olmayan bir şekilde kendi kız çocuğunu diri diri toprağa
gömmüştü.
İslâm, adaleti gerçekleştirme
görevini yöneticilere yüklemiştir. Dolayısıyla adalet dağıtıcı bir yöneticinin,
öncelikle kendisinin adil olması gerekmektedir. Adil bir yönetici, adil bir
toplum; zalim bir yönetici ise korku toplumu inşa eder. Yöneticinin adil
olmasıyla alakalı da çok sayıda nass mevcuttur.
İbni Ömer RadiyAllahu Anhum’dan
rivayet edildiğine göre Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle
buyurdu: “Yedi kimseyi Allah Teâlâ kendi gölgesinden başka gölge
bulunmayan kıyamet gününde, gölgesinde barındıracaktır. Bunlar; adaletli devlet
reisi…”[3]
Adaletin önemi noktasında birçok
ayet ve hadis bulmak mümkündür. Bu ayet ve hadisler, Müslümanların hayata bakış
açılarını, dolayısıyla adalete düşkünlüklerini yansıtmaktadır. Rivayet
edildiğine göre; bir hadis-i şerifte Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem
şöyle buyurmaktadır:
“Bu ümmet, konuştuğunda doğru söylediği,
hükmettiğinde adaleti sağladığı, kendisinden merhamet istendiğinde merhamet
ettiği sürece hayır üzere kalacaktır.”[4]
Mevcut pozitif hukukun bir
diğer çıkmazı da; suçlara karşı hangi cezaların verileceği hususudur. Bu konu
da uzmanlar tarafından tartışmaya açılmış ve çeşitli yaklaşımlar ortaya
çıkmıştır. Geçen zaman içinde işlevselliği kaybolan uygulamalar, yerini başka sorunlu
uygulamalara bırakmıştır. Başta suçluya ceza verilerek bir nevi yaptıklarının
intikamı alınmak istenmiş, suç oranları artmaya devam edince “İnsan rasyonel
bir varlıktır. Şayet cezalar, suçtan elde ettiği menfaatten daha fazla zararına
yol açıyorsa suç işlemeyecektir.” denilerek ceza artırımı yolu tercih
edilmiş ve caydırıcılık ilkesi ön plana çıkartılmıştır. Bu da fayda etmediğinde
tüm yaklaşımlar birleştirerek “bütünleştirici yaklaşım” icat edilmiştir.
Bütünleştirici/karma yaklaşıma
göre; cezanın amacı, kefaret ile genel ve özel önlemedir. Ceza, bir yandan
geçmişe ve geleceğe yönelikken, diğer yandan da toplumu suçtan korumayı hedeflemektedir.
Failin iyileştirilmesi amacı, failin tekrar suç işlemesinin önüne geçmeyi
hedefler. Toplumu eğitici, geliştirici özellikleri de olan ceza kanunları, ceza
müeyyidesi ile bir yandan faili iyileştirerek topluma geri dönmesini sağlamayı
(özel önleme), diğer yandan suçlunun cezalandırıldığını gören vatandaşların,
suç işlemeleri hâlinde aynı şekilde cezalandırılacaklarını düşünerek suç
işlemekten çekinmelerini sağlamayı (genel önleme) amaçlar.
Deneme-yanılma yöntemiyle
gerçekleştirilen suçu önleme çalışmaları başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Tüm
dünyada suç oranları önlenemez bir şekilde yükselmeye devam etmektedir. Zira suçun karşılığının insanlar nezdinde telafi
edici olduğu -çağdaş hukuk teorilerine göre- bir muammadır. Mesela; adam
öldürenlere hapis cezası vermek, maktulün yakınları nezdinde telafi edici bir
ceza mıdır? Silahla yaralanmada bir uzvunu kaybeden bir kişi için saldırganın
belirli bir süre hapse atılması telefi edici bir ceza mıdır? Cinsel istismara
maruz kalan ve hayatı boyunca bu travmayı yaşayan çocuk ve ailesi için,
tecavüzcünün bir süreliğine hapiste yatması, sonra hayatına kaldığı yerden
devam etmesi telafi edici bir ceza mıdır? Suçluların yakalanıp cezalandırılması,
“adaletin yerini bulması” anlamına gelmemektedir. Hukuki yaptırımların, “olması
gerektiği gibi” işletildiği anlamına gelmektedir.
Pozitif hukuka göre; suç, “hukukî
nizamın netice olarak ceza terettüp ettirdiği fiil” olarak tarif
edilmiştir. İslâm’a göre ise “suç” ile “günah” aynıdır. İnsanın kendisi, Rabbi
ve diğer insanlarla olan ilişkilerini düzenleyen nizama karşı hareket
etmesidir. Suç işleyenlere karşı Allah Subhanehu ve Teâlâ, ahirette ve
dünyada olmak üzere iki türlü cezalandırma yoluna gitmiştir. Dünya hayatındaki
cezalandırma, devlet erki yani halife marifetiyle icra edilen
cezalandırmalardır. Bunlar da; hadler, cinayetler, tazir ve muhalefet
olmak üzere dörde ayrılır.
İslâm’da asıl olan; suçludan,
yaptığına karşı intikam alma değildir. Bilakis cezalandırma, suçluyu ahirette
azap görmemesi için “suçlarından arındırma/temizleme” mahiyeti taşımaktadır.
Zira üzerinde Allah’ın hadleri ve tazir uygulanan kişi, ahirette bu suçtan
dolayı hesaba çekilmeyecektir.
“Maiz b. Malik, Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’e gelerek ‘Beni temizle.’ dedi. Rasulullah, ‘Yazık sana,
çık git, Allah'a tövbe ve istiğfar et.’ buyurdu. Maiz, pek uzaklaşmadan
geri döndü ve ‘Ey Allah'ın Rasulü! Beni temizle!’ dedi. Rasulullah, aynı
sözlerle üç defa daha geri gönderdi. Dördüncü ikrarında ‘Seni hangi konuda
temizleyeyim?’ diye sordu. Maiz; ‘Zinadan!’ dedi. Rasulullah gerekli
araştırmaları yaptırdıktan sonra tekrar ‘Sen zina ettin mi?’ diye sordu.
Maiz ‘Evet.’ cevabını verdi. Ardından Maiz recmedildi. Ardından Rasulullah
SallAllahu Aleyhi ve Sellem, ‘Mâiz öyle bir tövbe etti ki, bu tövbe bir ümmet
arasında paylaştırılırsa onlara yeterdi.’ buyurdu.”[5]
İslâm’da suçun yaygınlaşmaması
için aldığı iki önlem vardır: Cezanın mahiyeti ve toplumun gözleri önünde icra
edilmesi.
Kısas, cezanın caydırıcılığı
için önemli bir unsurdur. İslâm Ceza Hukuku’nda “Cinayetler” babında, bedene
karşı işlenmiş suçlar ele alınır ve kısas hakkının maktulün yakınlarına
bırakıldığı belirtilir.[6] Konu hakkındaki nass şöyledir:
[يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ
الْقِصَاصُ فِي الْقَتْلٰىؕ اَلْحُرُّ بِالْحُرِّ وَالْعَبْدُ بِالْعَبْدِ وَالْاُنْثٰى بِالْاُنْثٰىؕ فَمَنْ عُفِيَ لَهُ مِنْ
اَخٖيهِ شَيْءٌ فَاتِّبَاعٌ بِالْمَعْرُوفِ وَاَدَٓاءٌ اِلَيْهِ بِاِحْسَانٍؕ ذٰلِكَ تَخْفٖيفٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَرَحْمَةٌؕ فَمَنِ اعْتَدٰى بَعْدَ
ذٰلِكَ فَلَهُ عَذَابٌ اَلٖيمٌ] “Ey
iman edenler! Öldürme vakaları için size kısas hükmü farz kılındı. Hür olana
karşılık hür, köleye karşılık köle, kadına karşılık kadın (olmak üzere kısası
yapın). Fakat kime de kardeşi tarafından (kısastan vazgeçilerek) bir şey bağışlanırsa
artık (maktul yakınları diyeti) örfe uygun istesin. (Katil de) iyilikle ödesin.
Bu, Rabbiniz tarafından (sizin için) bir hafifletme ve rahmettir. Kim de bundan
sonra haddi aşacak olursa, onun için can yakıcı bir azap vardır.”[7]
Aynı şekilde hırsızın elinin
kesilmesi, zina edenin muhsan (evli) ise recmedilmesi, kuvvetli caydırıcılığı
olan cezalandırmalardır. Bununla birlikte cezaların aleni bir şekilde infaz
edilmesi, toplumsal etki bakımından önemlidir.
[اَلزَّانِيَةُ
وَالزَّانٖي فَاجْلِدُوا كُلَّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا مِائَةَ جَلْدَةٍࣕ وَلَا تَأْخُذْكُمْ بِهِمَا
رَأْفَةٌ فٖي دٖينِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۚ وَلْيَشْهَدْ
عَذَابَهُمَا طَٓائِفَةٌ مِنَ الْمُؤْمِنٖينَ] “Zina eden kadın ve zina
eden erkeğin her birine yüzer değnek (celde) vurun. Eğer Allah'a ve ahiret
gününe iman ediyorsanız, onlara Allah'ın dini(ni uygulama) konusunda sizi bir
acıma tutmasın; onlara uygulanan cezaya müminlerden bir grup da şahit olsun.”[8]
Bu ayetin tefsirinde Cessâs
şunları söyler: “Şâri’in buradaki amacı, herhangi bir sayı belirtmek
değildir; asıl amaç, toplumu cezanın infazından haberdar etmektir. Had
cezalarında esas gaye, toplumun aynı suçu tekrardan işlemesini engellemektir.
Bu ‘taife’ öyle bir sayıda olmalıdır ki infaz haberi toplum içinde hemen
yayılıp herkesin infazdan haberi olsun ve aynı suç tekrar işlenmesin.”[9]
Etkili cezalar ve bu cezaların
aleni olarak gerçekleştirilmesi caydırıcılık ilkesinin temel özelliğidir. İslâm
Ceza Hukuku, bu kriterlerle 1400 yıl boyunca uygulanmış, suçun toplumun
geneline yayılmaması noktasında başarılı olduğu da kanıtlanmıştır.
Ceza hukukunun pratik olarak
hayata indirgenmesi, kadılar/hakimler vasıtasıyla gerçekleşir. Günümüz
dünyasında büyük sorunlardan biri de mahkemelerin uzun sürmesidir. İspat vasıtalarının
değişkenliği, mahkeme dosyalarının çok olması gibi sebeplerle mahkemeler karar
vermekte gecikmektedir. Osmanlı Devleti'nin ikinci sultanı Orhan Gazi’nin
dediği gibi: “Adaletin en kötüsü geç tecelli edenidir. Sonunda hüküm
isabetli olsa da, geciken adalet zulümdür.”
İslâm Ceza Hukukunu tatbik
edecek üç türlü kadı vardır.
1-
İnsanların
arasında cereyan eden husumetleri, anlaşmazlıklara bakan “kadı”.
2-
Toplum
hakkına zarar veren muhalefetlerin çözümünü üstlenen “muhtesip”.
3-
Yöneticiler,
idareciler ve görevliler ile halk arasındaki anlaşmazlıklara bakan ve bunları
çözüme kavuşturan “mezalim kadısı”.
İslâm Ceza Hukukunun ispat
vasıtaları kullanılarak bakılan -özellikle telafisi mümkün olmayan cezaların
verileceği cinayetler, kısas davaları gibi- davalarda tarafların uzlaşması,
ortaya çıkacak yeni deliller gözetilerek kasıtlı bir şekilde dava uzatılır. Hemen
karar verilip uygulanmaz; makul bir süre beklenir. Diğer davalarda ise karar, suç
ispat edildiği anda verilir ve infaz edilir.
Ancak insan hayatı söz konusu
olduğunda ya da açık bir şekilde şer’i hükme muhalefet edildiğinde, kadı’nın
kararına itiraz edilebilir. Bunun haricinde üst mahkeme yoktur. Davanın yeniden
görülmesi yoktur. Geçerli mazeret sunulduğunda Mezalim Kadısı, görülen davayı
tekrar ele alır. Dolayısıyla mahkeme yükü, uzun yıllara varan dava dosyaları İslâm
ceza sisteminde olmayacaktır.
İslâm Ceza Hukukunu tatbik
edecek olan kuşkusuz devletin kendisidir. Ancak bir devletin; sadece İslâm Ceza
Hukukunu tatbik etmesi, suç işlenmesini önleyecek sair hükümleri görmezden
gelmesi, kabul edilebilir bir uygulama olmadığı gibi başarılı olma ihtimali de
düşüktür. Suç oranlarında göreceli düzelme elbette mümkündür ama mesele; suç
oranlarını düşürmek değil İslâm’ı kamilen tatbik etmektir. İslâm, bir bütündür;
bir kısmının alınması bir kısmının terk edilmesi düşünülemez. İslâm’ı kamilen
tatbik edecek olan devlet ise elbette ki Râşidî Hilâfet Devleti’dir.
[1]
Nisa Suresi 135
[2]
Buhârî, Enbiyâ 54, Megâzî 53, Hudûd 11, 12
[3]
Buhârî, Ezân 36, Zekât 16, Rikak 24, Hudûd 19
[4]
Tabarani, Mu’cemul Evsât 1/243
[5]
Müslim, Hudûd, 22; eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, VII, 95,109
[6]
Abdurrahman el Maliki, Ukubat Nizamı, Köklü Değişim Yayıncılık
[7]
Bakara Suresi, 178
[8]
Nur Suresi, 2
[9]
Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân (Beyrût: Dâru’l-fikr, 2010), 3: 390


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış