“Hilâfet” denilince akla ilk gelen İslâm beldesi, Türkiye oluyor. Çünkü
burası, 400 yıldan fazla Hilâfet Devleti’nin merkezi olmuş bir belde. 100 yıl
önce Türkiye’de kaldırılıp cumhuriyet inkılâpları ile zihinlerden silinen ve
bir daha adının anılmaması istenilen Hilâfet, bugün yine en çok Türkiye’de
konuşuluyor. Her yıl, “3 Mart” tarihi “kara bir gün” olarak hatırlanıyor. Türkiye’de
rejim ve sistem tartışmaları gündeme geldiğinde, Hilâfet ile birlikte Hizb-ut
Tahrir de konuşuluyor. 1953 yılında kurulan ve 1958 yılından itibaren
Türkiye’de faaliyetlerini yürüten Hizb-ut Tahrir’in Hilâfet Projesi ile ilgili
sorularını Parti’nin Türkiye Medya Bürosu Başkanı Mahmut Kar cevapladı.
“Hilâfet”
denildiğinde Hizb-ut Tahrir, “Hizb-ut Tahrir” denildiğinde Hilâfet akla geliyor.
Hizb-ut Tahrir, bütün sorunların varlığını Hilâfet’in yokluğuna bağlıyor. Ve
dolayısıyla da şöyle bir soru ile karşılaşıyor: Hilâfet’te neden bu kadar ısrarcısınız?
Neden Hilâfet? Hilâfet dışında başka bir şey olmaz mı?
“Neden Hilâfet’te ısrarcısınız?” sorusu, “Neden İslâm’da
ısrarcısınız?” sorusundan farklı değildir. Bir Müslümana, “neden namaz
kılmakta, oruç tutmakta ısrarcısın?”, “neden içki içmemekte ve faiz yememekte
direniyorsun?” denilir mi? Müslüman bir bireye bunların sorulması ne kadar
yanlış ise herhangi bir kitleye ya da İslâmi bir parti olan Hizb-ut Tahrir’e “neden
Hilâfet’te ısrarcısınız?” sorusu da o kadar yanlıştır. İslâm, insanın hem
kendisi ile olan ilişkisini hem Rabbi ile olan ilişkisini hem de diğer insanlar
ve devlet ile olan ilişkisini düzenleyen bir dindir. İslâm’ı bu şekilde doğru tarif
ettiğimizde ona “ideoloji” demekte hiçbir mahsur yoktur. Çünkü ideolojik
düşünce; felsefi, metafizik, ütopik ve sadece kitaplarda yazılı düşünce
değildir. İdeolojik düşünce, bir nizamı olan düşüncedir. İslâm, bir hayat
nizamıdır dolayısıyla da İslâm bir ideolojidir.
Bir nizam ve düzeni olan ideolojilerin hayatta varlığı ancak devlet
otoritesi ile mümkündür. O devlet otoritesi olmadan ideoloji/İslâm hayatta
varlık gösteremez, tatbik edilemez, pratikleri uygulanamaz. İşte Hilâfet, İslâm’ın
hayattaki tatbik keyfiyetidir. Hilâfet olmadan İslâm hayatta var olamaz,
uygulanamaz. Hilâfet, İslâm’ın yönetim nizamının şer’i metodudur/yoludur. İslâm’ın
hayatta kâmilen tatbik edilebileceği başka şer’i bir metot yoktur.
Hilâfet’i sadece Hizb-ut Tahrir’in ısrarı olarak görmek de doğru değildir.
Zira bu mesele, sadece Hizb-ut Tahrir’in meselesi değil bütün bir ümmetin
meselesidir. Hilâfet’i kurmak için çalışması gereken sadece Hizb-ut Tahrir
değil bütün ümmettir. Hilâfet’in önemini selef âlimlerimiz bakınız nasıl ifade
etmişler: İmam Cürcani, “Bir İmam
tayin etmek Müslümanların maslahatının tamamlayıcı en önemli faktörüdür ve
dinin maksadının en büyüğüdür.” demiştir. Yine İmam Kurtubi, “Hilâfet diğer sütunların kendisine
dayandığı (asıl) sütundur.” demiştir. İmam Nevevi ise “Halife seçmenin tüm Müslümanlar üzerine
farz olduğu konusunda âlimlerin ittifakı olduğunu” söylemiştir.
Bu sözler, “Neden Hilâfet’te bu kadar ısrar ediyorsunuz?” diyenlere
cevap niteliği taşıyor. Bir de İslâm beldelerindeki Müslümanların 100 yıldır
yaşadığı parçalanmışlık, işgal, zulüm, sefalet, acı ve ıstıraplara bakalım.
Müslümanları içinde bulundukları bu halden Hilâfet’ten başka hangi sistem
kurtarabilir? Bölünmüş coğrafyamızı Hilâfet’ten başka kim birleştirebilir: Ulus
devletler mi, Cumhuriyet rejimleri mi, diktatör rejimler mi, krallıklar mı
yoksa başkanlık sistemi denilen şey mi? Hangisi?
Bir de böyle durum
var: cemaatler, mezhepler ve milletler olarak bu kadar ayrışmış İslâm ümmeti, Hilâfet
ile nasıl bir araya gelecek? Bugün paramparça olmuş bu ümmeti sizin
bahsettiğiniz Hilâfet nasıl birleştirecek?
Cemaatlerin çokluğu Müslümanların Hilâfet konusunda ittifak etmelerine
engel değildir aksine Hilâfet’in olmadığı, İslâm’ın yaşanmasının engellendiği, baskı
ve zulmün olduğu bir zamanda bile cemaatlerin İslâm için çalışıyor olmaları, bu
yönde iradelerinin olduğunu gösterir. İstisnalar hariç tüm İslâmi yapılar,
Kur’an ve Sünnet’i esas almaktadırlar. Bu cemaatlerin çalışmalarında Kur’an ve
Sünnet’e aykırı düşünce ve ameller var mıdır? Evet, vardır. Ancak bunun sebebi,
rejimlerin Müslümanlar üzerindeki baskılarıdır. Yine bunun bir başka sebebi de
laik demokratik küfür fikirlerinin ve nizamlarının Müslümanlar üzerindeki bir
asırlık etkisidir. Bu etkinin bir sonucu olarak Müslümanlar faklı düşüncelere
ve metotlara meyletmekte ve çözümü, İslâm dışı yollarda aramaktadırlar. Dikkat
edilirse Müslümanları gayrimeşru yollar ile oyalayanlar, laik demokratik siyasi
partiler ve yöneticilerdir. Hülasa, Hilâfet’in kurulmasının gecikmesinin sebebi,
cemaatlerin çokluğu değil bu parti ve yöneticilerin bozukluğudur.
Müslümanların farklı ırk, millet ve mezhebe sahip olması da Hilâfet’in
kurulmasının önünde bir engel değildir. Bugün ırk, bölge, dil ve sair farklılıklarına
rağmen Müslümanlar, dinlerine bağlılık göstermeye devam ediyorlar. İslâm’ın
emrettiği hac ibadetinde, Ramazan ayında, bayramlarda vb. birçok konuda
Müslümanlar birlikte hareket ediyorlar. Kur’an’a veya Allah Rasulü’ne yapılan
bir iftira olduğunda; Filistin, Doğu Türkistan, Arakan gibi herhangi bir beldemizde
bir zulüm yaşandığında bir vücudun azaları gibi tek bir ümmet olarak tepki veriyorlar.
İşte Gazze’de yaşanan işgal ve soykırıma verilen tepki ortada… Mesela bugün bir
yönetici ya da bir komutan, Gazze’yi işgalden kurtarsa ve Hilâfet’i ilan etse
kim ona karşı çıkar? Bütün Müslümanlar onun etrafında toplanır, birleşir öyle değil
mi? Dolayısıyla Müslümanlar arasında esasen bir ayrılık yoktur. Ayrı olan Müslümanlar
değil milliyetçilik ve vatancılık ile çizilmiş suni sınırlar üzerinde Müslümanların
başına musallat olmuş rejim ve yönetimlerdir.
İslâm ümmetini bölen, ulusal kimlikler üzerine inşa edilmiş bu ulus
devletlerdir. Bu kimlik aslına döndürüldüğünde yani ümmet kimliği ile
değiştirildiğinde bu durum da değişir. Daha 100 yıl önce bu ümmet tek devlet ve
tek bayrak altında birlikte yaşıyordu. Allah’ı, Peygamberi, Kitabı bir olduğu
gibi devleti de birdi. Dolayısıyla onu birleştirecek olan da bu inanç ve
değerlere dayanan devlettir. Belki de bu sorunun en ikna edici cevabı, İslâm
ümmetinin kadim tarihinde yatmaktadır. Ümmet, farklı etnik kökenlere rağmen tek
bir devletin çatısı altında yaşamlarını idame ettirmiştir. Yakın tarihte vuku
bulan Çanakkale Savaşı bunun açık örneğidir. İslâm’ın fikir ve nizamları,
Müslümanları birleştirecek yegâne çimentodur. Aralarında var olan tüm
farklılıklar, gayri İslâmi sistemlerin ürünüdür. Ümmet, İslâm potasında erimeye
müsaittir. Milliyetçilik ve vatancılık gibi, demokratlık ve modernistlik gibi İslâm’dan
olmayan ne kadar cüruf varsa bunlar, o potada ayrışarak atılacaktır. Tarihin
altın sayfalarında bunun en güzel örnekleri mevcuttur.
Bir diğer konu da Hilâfet
kurulduğunda halifenin kim olacağı konusu… Halife kim olacak ve Hilâfet nerede
kurulacak?
Müslümanlar arasında Hilâfet’in kurulması konusunda herhangi bir ihtilaf
yoktur ama halifenin kim olacağı konusunda ihtilaf daha önce nasıl olmuşsa
bundan sonra da olabilir, mümkündür. Zira Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve
Sellem İslâm ile hükmedecek otoritenin Hilâfet olduğunu beyan etmiştir
ancak kimin halife olacağını beyan etmemiş onu Müslümanların seçimine/biatine
bırakmıştır. İslâm, teokratik bir din değildir; Hilâfet de papalık gibi
teokratik bir yönetim değildir.
Halifenin kim olacağı konusu ile ilgili şer’i hüküm ortadadır. Hilâfet
varken yani devlet otoritesi varken halife istifa eder, azledilir ya da vefat
ederse halife adaylarından birini Müslümanlar, yeni halife olarak seçerler ve ona
biat ederler. Ancak şu an içinde bulunduğumuz durumdaki gibi Hilâfet ilga edilmişse
Müslümanlar yeniden Hilâfet’i ikame etmek için çalışmaya başlamışlarsa bu
durumda geçerli olan şer’i emir Hilâfet’i ikame etmektir. O hâlde bu şer’i emri
uygulamaya hangi İslâmi kitle veya parti muvaffak olursa Hilâfet’in ilan
edileceği bölgede bulunan Müslüman halkın biati halifenin seçilmesi için yeterli
olacaktır. Buradaki biat inikad biatidir, biat edeceklerin sayısı yüz kişi de
olsa biat edilen kişi halifelik şartlarını taşıyorsa meşru halife olur. Diğer
İslâm beldelerinde yaşayan Müslümanlara düşen vazife itaat biatinde
bulunmaktır. Halife kim olursa olsun ona itaat etmek Müslümanlar üzerine
farzdır. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır: “Üzerinize
başı kuru üzüm gibi siyah, Habeşli bir köle bile tayin edilse dinleyin ve itaat
edin.” Müslümanlara düşen görev, yaşadıkları beldede Râşidî Hilâfet’i
kurmak için tüm güçleri ile çalışmak ve kendi beldelerinde Hilâfet’in ikamesini
sağlamaktır.
Peki, “Hilâfet nerede kurulabilir, neresi Hilâfet’in kurulması için
daha uygun?” sorusunun cevabına gelince; İslâm beldelerinde; nüfus, askerî
güç, stratejik konum, ekonomik güç gibi konularda elverişli olan ülkelerin
hepsi, Hilâfet’in kurulması için uygundur. Türkiye de bu beldelerden biridir.
Hatta stratejik ve coğrafi açıdan Türkiye toprakları ve İslâm’a her zaman sahip
çıkan Müslüman Türkiye halkı, Hilâfet Devleti’nin kurulması potansiyeline kimi
beldelerden daha fazla sahiptir.
Hizb-ut Tahrir, Hilâfet’in
kurulmasının yakın olduğunu söylüyor lakin şöyle de bir soru var: 21. Yüzyılda Hilâfet’in
toplumsal bir karşılığı var mı?
Modern yönetim şekilleri olduğu söylenilen parlamenter sistemin,
başkanlık sisteminin bugün toplumsal bir karşılığı var mı? Bu sistemler
toplumların sorunları çözmekten acizler ve buna rağmen hâlâ var olmaya devam ediyorlar.
Monarşinin, diktatörlüğün, krallığın var olduğu ülkelerde bu sistemlerin
toplumsal bir karşılığı var mı? Zulüm ve baskı düzenleri, halkların iradesine
rağmen hüküm sürüyorlar.
Bugün “modern dünya” dediğimiz şey, kapitalist devletlerin hâkim
olduğu ve dünyanın dört bir köşesinde zulüm, adaletsizlik ve katliamların
yaşandığı bir dünyadır. “Halkların iradesi kutsaldır” denilir ama esasen
sermaye sahiplerinin iradesi her şeye egemendir. Hilâfet projesi ise Allah’ın
indirdiği, hakkın ve adaletin kendisi olan hükümlerin hâkim olacağı ve başta
Müslümanlar olmak üzere tüm insanlara huzur ve saadeti getirecek olan bir
projedir. Hilâfet projesinin, mevcut zulüm düzenlerinin tek alternatifi olan
İslâmi bir proje olmasından dolayı bu ümmette karşılığı vardır. Kurulduktan
sonra çok kısa süre içinde Müslümanların ve tüm insanların yaşadığı sorunları
çözecektir ve herkesin benimseyeceği bir sistem olacaktır.
Size şöyle bir soru
da soruluyor: Hilâfet Devleti’nde Müslümanlar dışındaki insanlar ne olacak?
İslâm’ın, Hilâfet Devleti çatısı altında yaşayanlarla alakalı özel bir
düzenlemesi vardır. Hilâfet Devleti’nde tüm insanlar, İslâm nizamının tüm
faydalarından istifade etmektedirler. Bu devlette herkesin canı, malı ve izzeti
koruma altındadır. Hilâfet Devleti Anayasa Tasarısı 5. Madde’de şöyle
geçmektedir: “İslâmi tabiiyeti (uyruğu) taşıyan herkes, şer’î haklara
sahiptir ve şer’î yükümlülüklerle sorumludur.”[1]
Hilâfet, İslâm toprakları içinde yaşayan herkese, din, renk veya ırk
gözetmeksizin, vatandaşı olarak itibar eder. Devletin tebaası olan yani Hilâfet
Devleti topraklarında yaşayan herkesin korunması ve işlerinin
güdülmesi/yönetilmesi hiçbir ayrıma maruz bırakılmadan devletin üzerine
vazifedir. İslâm tabiiyeti taşıyan insanların tamamı; işlerinin güdülmesi,
kanlarının, ırzlarının ve mallarının korunması açısından yönetici karşısında
eşit ve adil bir uygulamaya tabidirler. Hilâfet Devleti Anayasa Tasarısı 6.
Madde’de şöyle geçmektedir: “Devletin, yönetimde, yargıda, işlerin
güdülmesinde ya da benzeri konularda tebaanın fertleri arasında herhangi bir
ayrım yapması caiz değildir. Bilakis ırk, din, renk ve benzeri özelliklere
bakmadan herkese tek bir bakışla bakmalıdır.”[2]
Hilâfet Devleti’nde gayrimüslimler, ibadetlerinde, yiyecek ve giyeceklerinde,
evlilik ve boşanma meselelerinde kendi dinlerine göre muamele görerek, barış ve
huzur içerisinde yaşayacaklar. Yüzyıllar boyunca da hep böyle olmuştur.
Peki, İslâm
şeriatının uygulandığı Hilâfet sisteminde kadınların durumu nasıl olacak?
Kadın ve erkeği yaratıp onlara uygun hükümler ihtiva eden Rabbimizin
gönderdiği din, kadınlar ile ilgili hükümleri onların fıtratına uygun şekilde
düzenlemiştir. Kadın ve erkek arasındaki ilişkileri cinsiyete indirgeyen, aile
bağlarını yok sayan kapitalizmin uygulandığı Batı toplumlarına bakın; kadınlar
alınıp satılıyor, bir mal gibi görülüyor. İslâm’ın hayatta hâkim olduğu
dönemlerde kadın hakları savunucuları ve feminist örgütler hiç ortaya çıkmamış
ve kurulmamıştır. Bu tür örgütlerin kurulması kapitalist nizamın kadına
bakışında bir sorun olduğunu gösterir. 21. Yüzyılda kadınların güya sahip
oldukları hakları İslâm, 14 asır önce insanlığa sunmuştur. İslâm, kadının
ticari işler yapabileceği, kendi serveti ve kazancı üzerinde tam yetki sahibi
olduğu ve kocasının bile kadının mülküne karışamayacağı gibi hükümler
getirilmiştir. İslâm kadına boşanma hakkı tanımıştır; kocası ona karşı herhangi
bir suiistimal veya ihmalde bulduğu takdirde mahkemeye başvurarak boşanma talep
edebilir. İslâm, evlilikte kadının rızasını gözetmiş, kadına mehir hakkı vermiştir.
Yine İslâm, kadının izzetinin korunmasını ve emniyetini devletin temel
politikası olarak benimsemiş, eğitim sistemi ve medya politikaları gibi tüm
nizamlarında kadının hak ettiği üstün statüyü kadına vermiştir. İslâm, bugün
var olan; kadınların cinsel objeye dönüştürülmesini yasaklayacak, kadınlara
yönelik şiddet ve cinsel suçlar gibi her türlü cürümü, İslâm'ın ukubat nizamını
tatbik ederek ortadan kaldıracaktır.
İddia edildiği gibi; İslâm’ın kadını ikinci plana atmadığı aksine birey,
aile ve toplumun inşası için kadın ve erkeğe görev ve sorumluluklar yüklediği
ortadır. Demokratik sistemler ise kadın ve erkek arasındaki ilişkiyi cinselliğe
yönlendirmiş ve toplum içinde kadın-erkek çatışmasına, kadınların sömürülmesine
neden olmuştur. Şimdi olması gereken; Müslümanların, kadın ve erkek ile ilgili
Allah’ın nizamlarına sarılması ve insanların çıkardığı, sonucu yıkım ve çatışma
olan kanunlardan uzaklaşması değil midir?
Dolayısıyla İslâm’da kadın ya da erkeğin; haklarını, yükümlülüklerini ve
mesuliyetlerini belirleyen şer’i hükümlerdir. İnsanları kadın ve erkekler
olarak yaratan Rabbimiz, toplumsal hayatın her alanında büyük bir yardımlaşma
ve dayanışma içerisinde en mütekâmil toplum yapısını var etmek için fıtrata
uygun bir düzen belirlemiştir.
“Hilâfet” denince
Hizb-ut Tahrir akla geliyor ve gündem oluyor. Hizb-ut Tahrir konuşulmaya
başlayınca bazı iddialar ortaya atılıyor. Mesela; “Hizb-ut Tahrir’in kökünün
dışarıda olması”, “Merkezinin İngiltere’de olması” ve “marjinal bir grup olması”
gibi… Bu iddiaları nasıl cevaplıyorsunuz?
Hizb-ut Tahrir, kurulduğu 1953 yılından bu yana ümmete unutturulan
yönetim sistemi olan Hilâfet’i her platformda, her mecrada hatırlattı ve
hatırlatmaya devam ediyor. Hizb-ut Tahrir, Hilâfet’i ümmet için bir ölüm-kalım
meselesi olarak görüyor ve bunun için bedeller ödemekten de geri durmuyor.
Hizb-ut Tahrir’in isminin geçtiği bir yerde Hilâfet’in konuşulmaması
düşünülemez; Hilâfet’in konuşulduğu bir yerde ise muhakkak Hizb-ut Tahrir’den
bahsedilir. Dolayısıyla Hizb-ut Tahrir’in Hilâfet ile anılması çok tabii bir
durumdur ve bu, Parti için büyük bir şereftir.
İddialara gelince; “Hizb-ut Tahrir’in kökünün dışarıda olduğu, yerli ve
milli olmadığı” iddiası, aşırı faşist, milliyetçi, devletçi bir söylemdir. Eğer
bundan kasıt; Hizb-ut Tahrir’in ilk kuruluş yerinin Türkiye olmaması ise evet,
bu doğru; çünkü Hizb-ut Tahrir, Kudüs’te kuruldu. Eğer bu söylemden kasıt;
Hizb-ut Tahrir’in sahip olduğu fikir ve düşüncenin yerli olmaması ise bu fikir İslâm
akidesi ve bu akidenin gerekleri olan hükümlerdir. Hizb-ut Tahrir, İslâm
akidesini benimseyen, İslâm’ın hayata hâkim olması ve Hilâfet’i yeniden kurmak
için çalışan bir partidir. Asıl kökü dışarıda olanlar; bu söylem ile Hizb-ut
Tahrir’i karalamak isteyenlerdir. Zira onlar, Müslümanlara, İslâm beldelerine
ait olmayan yabancı fikir ve düşünceleri savunuyorlar. Bunlar; milliyetçiliktir,
demokrasidir, laikliktir… Kökü dışarı olan fikir ve düşünceler bunlardır.
Hizb-ut Tahrir’in “İngiliz yanlısı olduğu” iddiasına gelince; bu iddia,
“yavuz hırsız ev sahibini bastırır” kabilindedir. Düşünün; asırlarca Hilâfet’e
en büyük düşmanlığı yapmış ve onu ortadan kaldırmak için her türlü hile ve
desiseyi çevirmiş İngilizler, Hilâfet’i tekrar ikame etmeye çalışan partiye
destek olacaklar, bu partinin merkezi için yer tayin edecekler, öyle mi? Bu
iddia, eskimiş, çürümüş ve bugüne kadar ortaya atanlar tarafından ispat
edilememiş bir iftiradır. Bu iddiayı dillendirenlerin çoğu şimdi hayatta yoklar
ama Hizb-ut Tahrir ve taşıdığı fikirler kıtaları dolaşıyor. Hizb-ut Tahrir’in neşriyatlarından
biraz haberdar olan, açıklamalarına biraz vakıf olan biri, İslâm ümmeti için
İngilizlerin ne kadar sinsi ve tehlikeli olduğunu görür. Partinin kurucusu Şeyh
Takiyyuddîn en-Nebhânî, İngiltere’nin kendisi ve tüm Müslümanlar için ne kadar
tehlikeli olduğunu şu sözler ile ifade etmiştir: “Anneler çocuklarını emzirirken
İngiliz düşmanlığı ile emzirsinler.”
Hizb-ut Tahrir, İngilizler için azılı düşman pozisyonundadır ve hatta
onun siyasi manevralarını ve dünya siyasetindeki nüfuz çatışmalarını ümmete
gösteren tek partidir. Bunun en net göstergesi daha yeni, 18 Ocak tarihinde
İngiltere Avam Kamarası ve Lordlar Kamarası’nda alınan yeni bir karar ile
Hizb-ut Tahrir’in faaliyetlerinin yasaklanmasıdır. Yasaklama gerekçeleri neler
biliyor musunuz: “Yahudi karşıtlığı”, “Aksa Tufanı Harekâtını övmek ve
mücahitleri ‘kahraman’ olarak nitelendirmek”, “eşcinselliğe karşı olmak”, “demokrasiyi
reddetmek”, “İngiliz değerlerini reddetmek ve bu değerleri baltalamak.” Bakınız;
İngiltere, Gazze savaşı sürecinde Hizb-ut Tahrir’in yaptığı faaliyetler ile
oluşan İslâmi dayanışma ve duyarlılık sebebiyle Parti’yi yasakladı. Şimdi “Hizb-ut
Tahrir’in merkezinin Londra’da olduğunu” söyleyenler, onun “marjinal bir grup
olduğunu” iddia edenler utanırlar mı, bilmiyorum.
Asıl “İngilizci” olanlar kimlerdir, biliyor musunuz? Akılları Batı’nın
kirli düşünceleriyle zehirlenmiş kişiler, Hilâfet’i kaldıran Kemalist düşünceyi
bayraklaştıran siyasetçi, akademisyen, gazeteci, yazar ve bilumum kimselerdir.
[1]
Hilâfet Devleti Anayasa Tasarısı veya Esbab-ı Mucibesi, Madde 5, Köklü Değişim
Yayınları
[2]
Hilâfet Devleti Anayasa Tasarısı veya Esbab-ı Mucibesi, Madde 6, Köklü Değişim
Yayınları


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış