MAHMUT KAR İLE “HİLÂFET” ÜZERİNE RÖPORTAJ

Köklü Değişim

“Hilâfet” denilince akla ilk gelen İslâm beldesi, Türkiye oluyor. Çünkü burası, 400 yıldan fazla Hilâfet Devleti’nin merkezi olmuş bir belde. 100 yıl önce Türkiye’de kaldırılıp cumhuriyet inkılâpları ile zihinlerden silinen ve bir daha adının anılmaması istenilen Hilâfet, bugün yine en çok Türkiye’de konuşuluyor. Her yıl, “3 Mart” tarihi “kara bir gün” olarak hatırlanıyor. Türkiye’de rejim ve sistem tartışmaları gündeme geldiğinde, Hilâfet ile birlikte Hizb-ut Tahrir de konuşuluyor. 1953 yılında kurulan ve 1958 yılından itibaren Türkiye’de faaliyetlerini yürüten Hizb-ut Tahrir’in Hilâfet Projesi ile ilgili sorularını Parti’nin Türkiye Medya Bürosu Başkanı Mahmut Kar cevapladı.

“Hilâfet” denildiğinde Hizb-ut Tahrir, “Hizb-ut Tahrir” denildiğinde Hilâfet akla geliyor. Hizb-ut Tahrir, bütün sorunların varlığını Hilâfet’in yokluğuna bağlıyor. Ve dolayısıyla da şöyle bir soru ile karşılaşıyor: Hilâfet’te neden bu kadar ısrarcısınız? Neden Hilâfet? Hilâfet dışında başka bir şey olmaz mı?

“Neden Hilâfet’te ısrarcısınız?” sorusu, “Neden İslâm’da ısrarcısınız?” sorusundan farklı değildir. Bir Müslümana, “neden namaz kılmakta, oruç tutmakta ısrarcısın?”, “neden içki içmemekte ve faiz yememekte direniyorsun?” denilir mi? Müslüman bir bireye bunların sorulması ne kadar yanlış ise herhangi bir kitleye ya da İslâmi bir parti olan Hizb-ut Tahrir’e “neden Hilâfet’te ısrarcısınız?” sorusu da o kadar yanlıştır. İslâm, insanın hem kendisi ile olan ilişkisini hem Rabbi ile olan ilişkisini hem de diğer insanlar ve devlet ile olan ilişkisini düzenleyen bir dindir. İslâm’ı bu şekilde doğru tarif ettiğimizde ona “ideoloji” demekte hiçbir mahsur yoktur. Çünkü ideolojik düşünce; felsefi, metafizik, ütopik ve sadece kitaplarda yazılı düşünce değildir. İdeolojik düşünce, bir nizamı olan düşüncedir. İslâm, bir hayat nizamıdır dolayısıyla da İslâm bir ideolojidir.

Bir nizam ve düzeni olan ideolojilerin hayatta varlığı ancak devlet otoritesi ile mümkündür. O devlet otoritesi olmadan ideoloji/İslâm hayatta varlık gösteremez, tatbik edilemez, pratikleri uygulanamaz. İşte Hilâfet, İslâm’ın hayattaki tatbik keyfiyetidir. Hilâfet olmadan İslâm hayatta var olamaz, uygulanamaz. Hilâfet, İslâm’ın yönetim nizamının şer’i metodudur/yoludur. İslâm’ın hayatta kâmilen tatbik edilebileceği başka şer’i bir metot yoktur.

Hilâfet’i sadece Hizb-ut Tahrir’in ısrarı olarak görmek de doğru değildir. Zira bu mesele, sadece Hizb-ut Tahrir’in meselesi değil bütün bir ümmetin meselesidir. Hilâfet’i kurmak için çalışması gereken sadece Hizb-ut Tahrir değil bütün ümmettir. Hilâfet’in önemini selef âlimlerimiz bakınız nasıl ifade etmişler: İmam Cürcani, “Bir İmam tayin etmek Müslümanların maslahatının tamamlayıcı en önemli faktörüdür ve dinin maksadının en büyüğüdür.” demiştir. Yine İmam Kurtubi, “Hilâfet diğer sütunların kendisine dayandığı (asıl) sütundur.” demiştir. İmam Nevevi ise “Halife seçmenin tüm Müslümanlar üzerine farz olduğu konusunda âlimlerin ittifakı olduğunu” söylemiştir.

Bu sözler, “Neden Hilâfet’te bu kadar ısrar ediyorsunuz?” diyenlere cevap niteliği taşıyor. Bir de İslâm beldelerindeki Müslümanların 100 yıldır yaşadığı parçalanmışlık, işgal, zulüm, sefalet, acı ve ıstıraplara bakalım. Müslümanları içinde bulundukları bu halden Hilâfet’ten başka hangi sistem kurtarabilir? Bölünmüş coğrafyamızı Hilâfet’ten başka kim birleştirebilir: Ulus devletler mi, Cumhuriyet rejimleri mi, diktatör rejimler mi, krallıklar mı yoksa başkanlık sistemi denilen şey mi? Hangisi?

Bir de böyle durum var: cemaatler, mezhepler ve milletler olarak bu kadar ayrışmış İslâm ümmeti, Hilâfet ile nasıl bir araya gelecek? Bugün paramparça olmuş bu ümmeti sizin bahsettiğiniz Hilâfet nasıl birleştirecek?

Cemaatlerin çokluğu Müslümanların Hilâfet konusunda ittifak etmelerine engel değildir aksine Hilâfet’in olmadığı, İslâm’ın yaşanmasının engellendiği, baskı ve zulmün olduğu bir zamanda bile cemaatlerin İslâm için çalışıyor olmaları, bu yönde iradelerinin olduğunu gösterir. İstisnalar hariç tüm İslâmi yapılar, Kur’an ve Sünnet’i esas almaktadırlar. Bu cemaatlerin çalışmalarında Kur’an ve Sünnet’e aykırı düşünce ve ameller var mıdır? Evet, vardır. Ancak bunun sebebi, rejimlerin Müslümanlar üzerindeki baskılarıdır. Yine bunun bir başka sebebi de laik demokratik küfür fikirlerinin ve nizamlarının Müslümanlar üzerindeki bir asırlık etkisidir. Bu etkinin bir sonucu olarak Müslümanlar faklı düşüncelere ve metotlara meyletmekte ve çözümü, İslâm dışı yollarda aramaktadırlar. Dikkat edilirse Müslümanları gayrimeşru yollar ile oyalayanlar, laik demokratik siyasi partiler ve yöneticilerdir. Hülasa, Hilâfet’in kurulmasının gecikmesinin sebebi, cemaatlerin çokluğu değil bu parti ve yöneticilerin bozukluğudur.

Müslümanların farklı ırk, millet ve mezhebe sahip olması da Hilâfet’in kurulmasının önünde bir engel değildir. Bugün ırk, bölge, dil ve sair farklılıklarına rağmen Müslümanlar, dinlerine bağlılık göstermeye devam ediyorlar. İslâm’ın emrettiği hac ibadetinde, Ramazan ayında, bayramlarda vb. birçok konuda Müslümanlar birlikte hareket ediyorlar. Kur’an’a veya Allah Rasulü’ne yapılan bir iftira olduğunda; Filistin, Doğu Türkistan, Arakan gibi herhangi bir beldemizde bir zulüm yaşandığında bir vücudun azaları gibi tek bir ümmet olarak tepki veriyorlar. İşte Gazze’de yaşanan işgal ve soykırıma verilen tepki ortada… Mesela bugün bir yönetici ya da bir komutan, Gazze’yi işgalden kurtarsa ve Hilâfet’i ilan etse kim ona karşı çıkar? Bütün Müslümanlar onun etrafında toplanır, birleşir öyle değil mi? Dolayısıyla Müslümanlar arasında esasen bir ayrılık yoktur. Ayrı olan Müslümanlar değil milliyetçilik ve vatancılık ile çizilmiş suni sınırlar üzerinde Müslümanların başına musallat olmuş rejim ve yönetimlerdir.

İslâm ümmetini bölen, ulusal kimlikler üzerine inşa edilmiş bu ulus devletlerdir. Bu kimlik aslına döndürüldüğünde yani ümmet kimliği ile değiştirildiğinde bu durum da değişir. Daha 100 yıl önce bu ümmet tek devlet ve tek bayrak altında birlikte yaşıyordu. Allah’ı, Peygamberi, Kitabı bir olduğu gibi devleti de birdi. Dolayısıyla onu birleştirecek olan da bu inanç ve değerlere dayanan devlettir. Belki de bu sorunun en ikna edici cevabı, İslâm ümmetinin kadim tarihinde yatmaktadır. Ümmet, farklı etnik kökenlere rağmen tek bir devletin çatısı altında yaşamlarını idame ettirmiştir. Yakın tarihte vuku bulan Çanakkale Savaşı bunun açık örneğidir. İslâm’ın fikir ve nizamları, Müslümanları birleştirecek yegâne çimentodur. Aralarında var olan tüm farklılıklar, gayri İslâmi sistemlerin ürünüdür. Ümmet, İslâm potasında erimeye müsaittir. Milliyetçilik ve vatancılık gibi, demokratlık ve modernistlik gibi İslâm’dan olmayan ne kadar cüruf varsa bunlar, o potada ayrışarak atılacaktır. Tarihin altın sayfalarında bunun en güzel örnekleri mevcuttur.

Bir diğer konu da Hilâfet kurulduğunda halifenin kim olacağı konusu… Halife kim olacak ve Hilâfet nerede kurulacak?

Müslümanlar arasında Hilâfet’in kurulması konusunda herhangi bir ihtilaf yoktur ama halifenin kim olacağı konusunda ihtilaf daha önce nasıl olmuşsa bundan sonra da olabilir, mümkündür. Zira Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem İslâm ile hükmedecek otoritenin Hilâfet olduğunu beyan etmiştir ancak kimin halife olacağını beyan etmemiş onu Müslümanların seçimine/biatine bırakmıştır. İslâm, teokratik bir din değildir; Hilâfet de papalık gibi teokratik bir yönetim değildir.

Halifenin kim olacağı konusu ile ilgili şer’i hüküm ortadadır. Hilâfet varken yani devlet otoritesi varken halife istifa eder, azledilir ya da vefat ederse halife adaylarından birini Müslümanlar, yeni halife olarak seçerler ve ona biat ederler. Ancak şu an içinde bulunduğumuz durumdaki gibi Hilâfet ilga edilmişse Müslümanlar yeniden Hilâfet’i ikame etmek için çalışmaya başlamışlarsa bu durumda geçerli olan şer’i emir Hilâfet’i ikame etmektir. O hâlde bu şer’i emri uygulamaya hangi İslâmi kitle veya parti muvaffak olursa Hilâfet’in ilan edileceği bölgede bulunan Müslüman halkın biati halifenin seçilmesi için yeterli olacaktır. Buradaki biat inikad biatidir, biat edeceklerin sayısı yüz kişi de olsa biat edilen kişi halifelik şartlarını taşıyorsa meşru halife olur. Diğer İslâm beldelerinde yaşayan Müslümanlara düşen vazife itaat biatinde bulunmaktır. Halife kim olursa olsun ona itaat etmek Müslümanlar üzerine farzdır. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır: “Üzerinize başı kuru üzüm gibi siyah, Habeşli bir köle bile tayin edilse dinleyin ve itaat edin.” Müslümanlara düşen görev, yaşadıkları beldede Râşidî Hilâfet’i kurmak için tüm güçleri ile çalışmak ve kendi beldelerinde Hilâfet’in ikamesini sağlamaktır.

Peki, “Hilâfet nerede kurulabilir, neresi Hilâfet’in kurulması için daha uygun?” sorusunun cevabına gelince; İslâm beldelerinde; nüfus, askerî güç, stratejik konum, ekonomik güç gibi konularda elverişli olan ülkelerin hepsi, Hilâfet’in kurulması için uygundur. Türkiye de bu beldelerden biridir. Hatta stratejik ve coğrafi açıdan Türkiye toprakları ve İslâm’a her zaman sahip çıkan Müslüman Türkiye halkı, Hilâfet Devleti’nin kurulması potansiyeline kimi beldelerden daha fazla sahiptir.

Hizb-ut Tahrir, Hilâfet’in kurulmasının yakın olduğunu söylüyor lakin şöyle de bir soru var: 21. Yüzyılda Hilâfet’in toplumsal bir karşılığı var mı?

Modern yönetim şekilleri olduğu söylenilen parlamenter sistemin, başkanlık sisteminin bugün toplumsal bir karşılığı var mı? Bu sistemler toplumların sorunları çözmekten acizler ve buna rağmen hâlâ var olmaya devam ediyorlar. Monarşinin, diktatörlüğün, krallığın var olduğu ülkelerde bu sistemlerin toplumsal bir karşılığı var mı? Zulüm ve baskı düzenleri, halkların iradesine rağmen hüküm sürüyorlar.

Bugün “modern dünya” dediğimiz şey, kapitalist devletlerin hâkim olduğu ve dünyanın dört bir köşesinde zulüm, adaletsizlik ve katliamların yaşandığı bir dünyadır. “Halkların iradesi kutsaldır” denilir ama esasen sermaye sahiplerinin iradesi her şeye egemendir. Hilâfet projesi ise Allah’ın indirdiği, hakkın ve adaletin kendisi olan hükümlerin hâkim olacağı ve başta Müslümanlar olmak üzere tüm insanlara huzur ve saadeti getirecek olan bir projedir. Hilâfet projesinin, mevcut zulüm düzenlerinin tek alternatifi olan İslâmi bir proje olmasından dolayı bu ümmette karşılığı vardır. Kurulduktan sonra çok kısa süre içinde Müslümanların ve tüm insanların yaşadığı sorunları çözecektir ve herkesin benimseyeceği bir sistem olacaktır.

Size şöyle bir soru da soruluyor: Hilâfet Devleti’nde Müslümanlar dışındaki insanlar ne olacak?

İslâm’ın, Hilâfet Devleti çatısı altında yaşayanlarla alakalı özel bir düzenlemesi vardır. Hilâfet Devleti’nde tüm insanlar, İslâm nizamının tüm faydalarından istifade etmektedirler. Bu devlette herkesin canı, malı ve izzeti koruma altındadır. Hilâfet Devleti Anayasa Tasarısı 5. Madde’de şöyle geçmektedir: “İslâmi tabiiyeti (uyruğu) taşıyan herkes, şer’î haklara sahiptir ve şer’î yükümlülüklerle sorumludur.”[1]

Hilâfet, İslâm toprakları içinde yaşayan herkese, din, renk veya ırk gözetmeksizin, vatandaşı olarak itibar eder. Devletin tebaası olan yani Hilâfet Devleti topraklarında yaşayan herkesin korunması ve işlerinin güdülmesi/yönetilmesi hiçbir ayrıma maruz bırakılmadan devletin üzerine vazifedir. İslâm tabiiyeti taşıyan insanların tamamı; işlerinin güdülmesi, kanlarının, ırzlarının ve mallarının korunması açısından yönetici karşısında eşit ve adil bir uygulamaya tabidirler. Hilâfet Devleti Anayasa Tasarısı 6. Madde’de şöyle geçmektedir: “Devletin, yönetimde, yargıda, işlerin güdülmesinde ya da benzeri konularda tebaanın fertleri arasında herhangi bir ayrım yapması caiz değildir. Bilakis ırk, din, renk ve benzeri özelliklere bakmadan herkese tek bir bakışla bakmalıdır.”[2]

Hilâfet Devleti’nde gayrimüslimler, ibadetlerinde, yiyecek ve giyeceklerinde, evlilik ve boşanma meselelerinde kendi dinlerine göre muamele görerek, barış ve huzur içerisinde yaşayacaklar. Yüzyıllar boyunca da hep böyle olmuştur.

Peki, İslâm şeriatının uygulandığı Hilâfet sisteminde kadınların durumu nasıl olacak?

Kadın ve erkeği yaratıp onlara uygun hükümler ihtiva eden Rabbimizin gönderdiği din, kadınlar ile ilgili hükümleri onların fıtratına uygun şekilde düzenlemiştir. Kadın ve erkek arasındaki ilişkileri cinsiyete indirgeyen, aile bağlarını yok sayan kapitalizmin uygulandığı Batı toplumlarına bakın; kadınlar alınıp satılıyor, bir mal gibi görülüyor. İslâm’ın hayatta hâkim olduğu dönemlerde kadın hakları savunucuları ve feminist örgütler hiç ortaya çıkmamış ve kurulmamıştır. Bu tür örgütlerin kurulması kapitalist nizamın kadına bakışında bir sorun olduğunu gösterir. 21. Yüzyılda kadınların güya sahip oldukları hakları İslâm, 14 asır önce insanlığa sunmuştur. İslâm, kadının ticari işler yapabileceği, kendi serveti ve kazancı üzerinde tam yetki sahibi olduğu ve kocasının bile kadının mülküne karışamayacağı gibi hükümler getirilmiştir. İslâm kadına boşanma hakkı tanımıştır; kocası ona karşı herhangi bir suiistimal veya ihmalde bulduğu takdirde mahkemeye başvurarak boşanma talep edebilir. İslâm, evlilikte kadının rızasını gözetmiş, kadına mehir hakkı vermiştir.

Yine İslâm, kadının izzetinin korunmasını ve emniyetini devletin temel politikası olarak benimsemiş, eğitim sistemi ve medya politikaları gibi tüm nizamlarında kadının hak ettiği üstün statüyü kadına vermiştir. İslâm, bugün var olan; kadınların cinsel objeye dönüştürülmesini yasaklayacak, kadınlara yönelik şiddet ve cinsel suçlar gibi her türlü cürümü, İslâm'ın ukubat nizamını tatbik ederek ortadan kaldıracaktır.

İddia edildiği gibi; İslâm’ın kadını ikinci plana atmadığı aksine birey, aile ve toplumun inşası için kadın ve erkeğe görev ve sorumluluklar yüklediği ortadır. Demokratik sistemler ise kadın ve erkek arasındaki ilişkiyi cinselliğe yönlendirmiş ve toplum içinde kadın-erkek çatışmasına, kadınların sömürülmesine neden olmuştur. Şimdi olması gereken; Müslümanların, kadın ve erkek ile ilgili Allah’ın nizamlarına sarılması ve insanların çıkardığı, sonucu yıkım ve çatışma olan kanunlardan uzaklaşması değil midir?

Dolayısıyla İslâm’da kadın ya da erkeğin; haklarını, yükümlülüklerini ve mesuliyetlerini belirleyen şer’i hükümlerdir. İnsanları kadın ve erkekler olarak yaratan Rabbimiz, toplumsal hayatın her alanında büyük bir yardımlaşma ve dayanışma içerisinde en mütekâmil toplum yapısını var etmek için fıtrata uygun bir düzen belirlemiştir.

“Hilâfet” denince Hizb-ut Tahrir akla geliyor ve gündem oluyor. Hizb-ut Tahrir konuşulmaya başlayınca bazı iddialar ortaya atılıyor. Mesela; “Hizb-ut Tahrir’in kökünün dışarıda olması”, “Merkezinin İngiltere’de olması” ve “marjinal bir grup olması” gibi… Bu iddiaları nasıl cevaplıyorsunuz?

Hizb-ut Tahrir, kurulduğu 1953 yılından bu yana ümmete unutturulan yönetim sistemi olan Hilâfet’i her platformda, her mecrada hatırlattı ve hatırlatmaya devam ediyor. Hizb-ut Tahrir, Hilâfet’i ümmet için bir ölüm-kalım meselesi olarak görüyor ve bunun için bedeller ödemekten de geri durmuyor. Hizb-ut Tahrir’in isminin geçtiği bir yerde Hilâfet’in konuşulmaması düşünülemez; Hilâfet’in konuşulduğu bir yerde ise muhakkak Hizb-ut Tahrir’den bahsedilir. Dolayısıyla Hizb-ut Tahrir’in Hilâfet ile anılması çok tabii bir durumdur ve bu, Parti için büyük bir şereftir.

İddialara gelince; “Hizb-ut Tahrir’in kökünün dışarıda olduğu, yerli ve milli olmadığı” iddiası, aşırı faşist, milliyetçi, devletçi bir söylemdir. Eğer bundan kasıt; Hizb-ut Tahrir’in ilk kuruluş yerinin Türkiye olmaması ise evet, bu doğru; çünkü Hizb-ut Tahrir, Kudüs’te kuruldu. Eğer bu söylemden kasıt; Hizb-ut Tahrir’in sahip olduğu fikir ve düşüncenin yerli olmaması ise bu fikir İslâm akidesi ve bu akidenin gerekleri olan hükümlerdir. Hizb-ut Tahrir, İslâm akidesini benimseyen, İslâm’ın hayata hâkim olması ve Hilâfet’i yeniden kurmak için çalışan bir partidir. Asıl kökü dışarıda olanlar; bu söylem ile Hizb-ut Tahrir’i karalamak isteyenlerdir. Zira onlar, Müslümanlara, İslâm beldelerine ait olmayan yabancı fikir ve düşünceleri savunuyorlar. Bunlar; milliyetçiliktir, demokrasidir, laikliktir… Kökü dışarı olan fikir ve düşünceler bunlardır.

Hizb-ut Tahrir’in “İngiliz yanlısı olduğu” iddiasına gelince; bu iddia, “yavuz hırsız ev sahibini bastırır” kabilindedir. Düşünün; asırlarca Hilâfet’e en büyük düşmanlığı yapmış ve onu ortadan kaldırmak için her türlü hile ve desiseyi çevirmiş İngilizler, Hilâfet’i tekrar ikame etmeye çalışan partiye destek olacaklar, bu partinin merkezi için yer tayin edecekler, öyle mi? Bu iddia, eskimiş, çürümüş ve bugüne kadar ortaya atanlar tarafından ispat edilememiş bir iftiradır. Bu iddiayı dillendirenlerin çoğu şimdi hayatta yoklar ama Hizb-ut Tahrir ve taşıdığı fikirler kıtaları dolaşıyor. Hizb-ut Tahrir’in neşriyatlarından biraz haberdar olan, açıklamalarına biraz vakıf olan biri, İslâm ümmeti için İngilizlerin ne kadar sinsi ve tehlikeli olduğunu görür. Partinin kurucusu Şeyh Takiyyuddîn en-Nebhânî, İngiltere’nin kendisi ve tüm Müslümanlar için ne kadar tehlikeli olduğunu şu sözler ile ifade etmiştir: “Anneler çocuklarını emzirirken İngiliz düşmanlığı ile emzirsinler.”

Hizb-ut Tahrir, İngilizler için azılı düşman pozisyonundadır ve hatta onun siyasi manevralarını ve dünya siyasetindeki nüfuz çatışmalarını ümmete gösteren tek partidir. Bunun en net göstergesi daha yeni, 18 Ocak tarihinde İngiltere Avam Kamarası ve Lordlar Kamarası’nda alınan yeni bir karar ile Hizb-ut Tahrir’in faaliyetlerinin yasaklanmasıdır. Yasaklama gerekçeleri neler biliyor musunuz: “Yahudi karşıtlığı”, “Aksa Tufanı Harekâtını övmek ve mücahitleri ‘kahraman’ olarak nitelendirmek”, “eşcinselliğe karşı olmak”, “demokrasiyi reddetmek”, “İngiliz değerlerini reddetmek ve bu değerleri baltalamak.” Bakınız; İngiltere, Gazze savaşı sürecinde Hizb-ut Tahrir’in yaptığı faaliyetler ile oluşan İslâmi dayanışma ve duyarlılık sebebiyle Parti’yi yasakladı. Şimdi “Hizb-ut Tahrir’in merkezinin Londra’da olduğunu” söyleyenler, onun “marjinal bir grup olduğunu” iddia edenler utanırlar mı, bilmiyorum.

Asıl “İngilizci” olanlar kimlerdir, biliyor musunuz? Akılları Batı’nın kirli düşünceleriyle zehirlenmiş kişiler, Hilâfet’i kaldıran Kemalist düşünceyi bayraklaştıran siyasetçi, akademisyen, gazeteci, yazar ve bilumum kimselerdir.

 



[1] Hilâfet Devleti Anayasa Tasarısı veya Esbab-ı Mucibesi, Madde 5, Köklü Değişim Yayınları

[2] Hilâfet Devleti Anayasa Tasarısı veya Esbab-ı Mucibesi, Madde 6, Köklü Değişim Yayınları


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz