KIBRIS’TA ÇÖZÜM(SÜZLÜK)ÜN ANAHTARI; ENERJİ VE UZLAŞI

Abdulkadir Çimen

Kıbrıs’ta müzakereler sürecinin 2013 yılında Kıbrıs Rum kesimindeki başkanlık seçimlerinden dolayı uzun bir sessizliğe bürünmesinin ardından, 11 Şubat 2014’te BM’in gözetiminde KKTC Cumhurbaşkanı Eroğlu ve GKRK Başkanı Anastasiadis’in “Ortak Açıklama” yayınlaması ile birlikte tekrar başlayabilmişti. Bu Ortak Açıklama’nın ardından dünya kamuoyunda mesele ile ilgili iradesi olan tarafların büyük bir kesiminde artık bir sonuca varılacağı ve uzun zamandır masa da bekleyen Kıbrıs Sorunu’nun çözümleneceğine dair güçlü kanaatler oluşmaya başlamıştı.

Başta ABD olmak üzere diğer çözüm ümidi taşıyan taraflarca Kıbrıs’daki sorunun bu süreçte çözüleceği imajı oluşturmaları, tüm gözleri bundan sonraki süreçte neler olabileceği noktasında olumlu düşüncelere sevk etmişti. ABD’den 52 yıl aradan sonra adaya gelen en üst düzey yetkili olan Biden, Kıbrıs’ta her iki tarafla görüşmeler yaparak “Kıbrıs’ı iki toplumlu iki bölgeli bir Federasyon’la birleşmiş bir Kıbrıs olarak görmek istediğini “ ve “Adadaki hava çözüm için müsait” [1] söyleminde bulunarak çözümün çok yakında olduğu algısını vermek istemişti.

Ancak bu olumlu hava, GKRK Başkanı Anastasiadis’in 9 Ekim 2014’te yapılacak görüşmenin arifesinde Kıbrıs’ın Münhasır Ekonomik Bölgesi’ne Türkiye’nin savaş gemilerini göndermesini bahane ederek müzakerelerden çekilmesi sonucunda bozuldu.

Anastasiadis’in Rum kesiminde yaşanan ekonomik kriz neticesinde küresel güçlerin gel-gitleri arasında kalması neticesinde müzakere masasında nasıl bir yol haritası çizeceği uzun zamandır merak edilen bir konu idi. Bir taraftan AB’nin ekonomik kıskacı, diğer taraftan ABD’nin çözüm istekleri ve baş aktör İngiltere’nin mevcut statükonun korunmasını istemesi, Anastasiadis’in bu denklemde karar almasını ve müzakerede güçlü bir pozisyona gelmesini engelleyen faktörler idi. Nitekim GKRK’deki ekonomik sıkıntıların farkında olan Rusya ise, bu fırsatı değerlendirmek için masanın diğer ucunda sinsice bekleyen diğer bir aktör olarak, Anastasiadis’e her zaman kapısının açık olduğu mesajı vermekten geri durmadı.

Dünyadaki güç dengelerindeki rekabetinin artarak devam etmesinin en çok Kıbrıs siyaseti üzerinde izdüşümü oluşturması ise hiç de yadırganamayacak bir durumdur. Çünkü Kıbrıs’ın  jeopolitik ve jeostratejik önemi tarih boyunca bütün dünya liderliğine oynayan devletlerin ilgisini çekmiş ve bu noktada Kıbrıs ile ilgili politikalar üreterek bu küçük adayı kendi kontrollerinde tutmak istemişlerdir. Yine, Ortadoğu'nun artan önemi ve Ortadoğu ülkelerinde yeni askerî operasyon hazırlıkları içine girilmesi, Kıbrıs Adası’nın önemini daha da arttırmıştır. Akdeniz'in ortasında batmayan bir uçak gemisi kimliğiyle Kıbrıs'ın artan stratejik önemi, birçok ülke ve gücün adada söz sahibi olma çabalarına neden olmaktadır. Tüm bunlarla birlikte enerji politikalarının süper güç olma yolunda önemli bir argüman olması ve Doğu Akdeniz’de bulunan enerjinin de bu ihtiyaca kısmî destek sağlaması Kıbrıs’a verilen önemi daha da bariz bir hâle getirmektedir.

Arap Baharı’ndan sonra Mısır’daki politik geçiş, Suriye'deki olaylar, Türkiye'nin bölgesel güç olarak ortaya çıkışı, İsrail ve Gazze arasında süren gerilim ve Türkiye ile Kıbrıs Rum Yönetimi arasında süren anlaşmazlık, bölgesel jeopolitik dengelerin tekrar değişmesine neden oldu. Aynı zamanda Mısır, İsrail ve Kıbrıs Adası’nın kıyılarında bulunan doğalgaz kaynakları bölgenin enerji haritasını değiştirdi ve Doğu Akdeniz'i hızla dünya ölçeğinde bir doğalgaz bölgesi yaptı. Bu yeni jeopolitik ve enerji kaynakları baskısı bölgedeki her bir oyuncu için hızla yeni olanaklar ve mücadele alanları oluşturuyor.

Bu yüzden Kıbrıs müzakerelerinin bugünkü seyri daha çok enerji hatları üzerinde hareket eder hâle gelmiştir. Düne kadar İngiliz üsleri noktasında pazarlık meselesi yapılan Kıbrıs, bugün ise bu konuyu bile ikinci sırada bırakacak yeni bir gündemle yani enerji koridorları meselesi ile yön değiştirmiş durumdadır. Özelikle Rusya’nın Kırım ve Ukrayna meselesinden sonra AB ve ABD tarafından ambargo tehditleri ile karşı karşıya kalmasının ardından, 01.12.2014 Türkiye ziyaretinde Güney Akım’a alternatif yeni bir enerji koridoru oluşturmayı düşünmesi, gerek AB gerekse de ABD üzerinde Kıbrıs, İsrail ve Yunanistan işbirliği ile hayata geçirilecek olan acil bir alternatifin oluşturulması fikrinin olgunlaşmasında etkili olmuştur.

Rusya’nın bu kıvrak manevrası karşısında uzun zamandır masada bekletilen Kıbrıs gazı meselesi tekrar AB’nin gündemine taşındı. 10.12.2014’te AB Enerji Komiseri Maro Sefkovitc Brüksel’de, Kıbrıs ve Yunanistan Enerji Bakanları Giorgos Lakkotrypis ve Yannis Maniatis ile Doğu Akdeniz enerji Koridoru konusunu görüşerek, AB’nin enerji güvenliği amacıyla, İsrail, Kıbrıs, Yunanistan ve İtalya arasında doğalgaz koridorunun (Doğu Akdeniz Koridoru) uygulamasının önemi konusunu ele alarak Rusya’nın bu manevrasına karşılık vermiş oldu. Ancak AB Komisyonu, bu proje hakkındaki kararını Mart 2015'te verecek. Henüz gerek teknik gerekse ekonomik açıdan fizibilite çalışmaları tamamlanmamış bu proje hâli hazırdaki Avrupa’nın Rusya’ya olan bağımlılığını gidermekte en yakın gelecekteki alternatif olarak değerlendiriliyor.

Türkiye-Yunanistan Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi'nin 3. toplantısı için Atina'ya giden Başbakan Ahmet Davutoğlu ise bir yandan müzakerelerden çekilen Anastasiadis’in tekrar müzakere masasına dönmesi için Yunanistan Başbakanı Antonis Samaras’a çağrı yapması talebini iletirken diğer yandan ise, “Açıkçası biz de her zaman söylediğimiz görüşü teyiden söyledik, Doğu Akdeniz'de kimse dominasyon, bir tek taraflı, iki taraflı, üç taraflı bir egemenlik hattı oluşturma hülyasını, rüyasını taşımamalıdır.” [2]diyerek Türkiye’nin içinde olmadığı bir enerji ittifakının mümkün olmadığının sinyallerini verdi.

Ancak Kıbrıs’ta varılabilecek bir mutabakatın oluşması için hiç şüphesiz yıllardır burada egemenliğini ve askerî üslerinin bekasını sürdüren İngiltere’nin onayının alınması veya ikna edilmesinin gerektiği bilinmelidir. Çünkü İngilizler birçok İslâmî beldelerin bazılarında olduğu gibi hâlen Kıbrıs’ta da söz sahibi durumundadırlar. Kıbrıs’ta bir çözümün ya da mutabakatın şimdiye kadar oluşmamasında da tek ve geçerli sebep İngiltere’nin uzlaşmadan çok çözümsüzlük üzerine bir yol haritası izlemesidir. ABD’nin dünya liderliğine çıktığı günden bugüne hâlen Kıbrıs’ı İngiltere güdümünden kendi güdümüne sokamamasının en büyük nedenlerinden biri de hiç şüphesiz İngiltere’nin adada bulunan askerî üsleridir. ABD onu üsleri ile beraber tamamen Kıbrıs’tan göndermek istemektedir. Bu minvalde şimdiye kadar birçok hamle yapsa da İngiltere Akdeniz ve Ortadoğu’daki çıkarları için hayati konumda olan Kıbrıs’tan tamamen uzaklaşmayı bir ölüm kalım meselesi olarak görmekte dolayısıyla gerekli hamleleri zamanında yaparak çözümsüzlük kartını bekasının temini olarak muhafaza etmektedir.

Avrupa’nın gaz bağımlılığını siyasi bir koz ve tehdit olarak kullanan Rusya’ya karşı Doğu Akdeniz’deki enerjiyi kullanmak isteyen ABD ise, ipleri kendi elinde sıkıca tutarak hem Avrupa’ya hem de Rusya’ya karşı bir tehdit olarak kullanmak istemektedir. Bu istek ise Kıbrıs konusunda ABD’nin tamamen İngiltere’den bağımsız hareket etme kabiliyetini zayıflatıyor. Bu yüzden de Kıbrıs üzerindeki İngiliz üslerini ve hâkimiyetini şimdilik ikinci aşama olarak görerek kısa vadede ortak çıkarlarına uygun bir mutabakat oluşturmak zorunda kalıyor. İngiltere ise zaten Kıbrıs’tan çekilmeyi hayal bile etmediğinden ve gelişen olaylar neticesinde Kıbrıs’ta kendisine duyulan ihtiyacı hissetmesinden dolayı olayları lehine kullanarak perde arkasından mevcut statükonun korunmasını istemektedir. Nitekim İngiltere’nin Kıbrıs ile ilgili yürüttüğü siyasetini eski İngiltere Yüksek Komiseri olan Mattew Kidd’in Kıbrıs açıklamalarına bakarak anlamak daha doğru olacaktır. İngiltere’nin ilk kez gelişmelere önderlik etmiyor göründüğü gözlemi ortaya konularak bunun İngiltere’nin tercihi mi yoksa ABD’nin önderlik istemesinden mi kaynaklandığı sorusuna karşılık Kidd, görev süresi boyunca en azından BM’nin, grup başkanı olarak bir özel danışmanı olduğunu hatırlatarak şunları söyledi: “Şu anda bu geometri yok, ancak öncekinden daha az müdahil olduğumuz doğru değil. Biden’ın ziyareti ve diğer bazı hareketleri aracılığıyla Amerikalıların daha çok perde önünde olduğu doğrudur. Daha görünürdürler. Ancak bizim daha az iş yaptığımızı veya oturup Amerikalıların her şeyi ele almalarını beklediğimizi zannetmiyorum. Amerikalılara ve Biden’ın, Nouland’ın ziyaretleri ve Nouland’ın Ortak Açıklama mutabakatında oynadığı role bakıldığında, onların yaptıkları daha gözle görünürdür. Biz, geçmişte olduğu gibi, bugün de illa görünmesi gerekmeyen çeşitli şeyler yapıyoruz.”[3]

İngiltere açısından bölgedeki son gelişmelere bakıldığında İngiltere’nin hiçbir şekilde Kıbrıs’taki üslerinden çekilme gibi bir refleksinin olmadığı, aksine dünya siyasetindeki etkisini devam ettirebilmek ve sömürgelerindeki hâkimiyeti pekiştirebilmek için Bahreyn’de yeni bir askerî üs kurduğu bilinmektedir. Yani İngiltere görünürde hiç bir şey yapmıyormuş gibi görünse de perde arkasından kendi menfaatlerini yönlendirecek ciddi adımlar attığı görünmektedir.

Nitekim Kıbrıs’ın İngiltere haricinde bir iç veya dış siyaseti olamamasına rağmen yine de iç denklemleri değerlendirdiğimizde; gerek müzakereler sürecine etki etmesi, gerekse de her iki kesimdeki siyasi olaylara yön vermesi noktasında yine İngiltere’nin masanın etrafındaki en büyük güç olduğu görünmektedir.

Adada yaşan Türk ve Rum kesimindeki gelişmeler ise; mevcut statükonun en iyi çözüm olduğu noktasındaki kanaatleri güçlendirmektedir. Nitekim Kıbrıs Rum Yönetimi lideri Nikos Anastasiadis’in müzakere masasını terk etmesi bunun en bariz göstergesidir. Enerji bağlamındaki çıkmaz, müzakere masasında da yeni bir gündemin oluşmasına neden oldu. Anastasiadis ise çözümün mevcut şartlar altında bir sonuca ulaşmasını istememektedir. Böylece hem iç kamuoyunu teskin etmiş hem de AB Komisyonunun, Mart 2015'teki kararını bekleyerek müzakerelerde yeniden elini güçlendirmenin derdindedir.

KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu ise, Anastasiadis’in masadan kalmasını bir fırsat bilerek iç ve dış kamuoyunda pürüz çıkartan tarafın kendileri olmadığı imajını vererek, Nisan 2015’te KKTC’deki cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi bunu önemli bir siyasi malzeme olarak kullanmak istemektedir.

Tüm bu gelişmelere bakıldığında Kıbrıs’ta sorunun çözümü noktasında müzakerelerin farklı bir havada yön değiştirdiğini söylemek mümkündür. ABD süper güç olmanın yolunun, dünyanın enerji ihtiyacının karşılanması noktasında bütün enerji koridorlarını elinde bulundurmasının gerekliliğinin farkında olarak dış siyasetini şekillendirmek istemektedir. Bu minvalde Kıbrıs’ın bugünkü konjonktürde artan önemi ABD’nin ortak bir çözüm noktasında ivedi ve kararlı adımlar atmasına neden olmaktadır. Gerek Irak petrolleri, gerekse de Kıbrıs ve İsrail gazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya sevk edilmesinin ABD için en güvenilir güzergâh olması, bölgesel siyasete olan ilgisinin fazlaca artmasına neden olmaktadır. 

Lakin bu noktada Türkiye’nin İsrail ile gerginliğinin zayıflatılması için de yine ortak bir çözüm bulmak zorunda olduğunun farkındadır.  Netanyahu'nun erken seçime gideceklerini açıklaması ve kabinede politikalarına muhalif 6 bakanın görevine son vermesinin ardından toplanan İsrail Parlamentosunun (Knesset) erken seçim tarihini 17 Mart 2015 olarak açıklamasının arkasından İsrail ile Türkiye’nin görünür en yakın gelecekte ilişkilerin normalleşmesi ancak bu seçimler sonucunda belli olacaktır.

Yine KKTC’de Nisan 2015’te yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve akabinde Haziran 2015’te Türkiye genel seçimlerinin olması, aynı zamanda da AB komisyonunu enerji kararını yine Mart 2015'te açıklayacak olması ABD’nin bu noktada yakın bir tarihte adım atmasının önündeki engeller olarak gözükmektedir. En nihayetinde ABD’nin İngiltere ile ortak bir çözüm arayışı bulmadan Kıbrıs sorununu kendi inisiyatifinde çözümlemesi şimdilik uzak bir ihtimal olarak görünmektedir.

Muhakkak ki Kıbrıs yalnızca Türkiye’nin veya Türklerin değil, bununla beraber tüm İslâm ümmetinindir. Kıbrıs, İslâmî bir beldedir ve bu mesele Müslümanların meselesidir. Dolayısıyla tek çözüm Kıbrıs’ın gerçek sahibi olan İslâm Ümmeti tarafından ve ancak İslâm ile gerçekleştirilebilir. İslâm’ın Kıbrıs hakkındaki çözümü ise onun Osmanlı Hilâfet Devleti’nde olduğu gibi Türkiye’ye tek bir bütün olarak ilhak edilmesidir. Çünkü Müslümanların devleti tektir, toprakları tektir, savaşları tektir, barışları tektir, orduları tektir, kararları tektir ve Halifeleri tektir. Kıbrıs, İslâm ümmetinden ayrılmaz bir parçadır. Dolayısıyla sömürgecilerin, uşaklarının, sloganlarının ve araçlarının orada yeri yoktur. Zira Allah Subhanehû ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Allah, kâfirler için mü’minler aleyhine asla bir yol vermeyecektir.” [Nisa 141]

 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz