ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ TOPLUMSAL HUZUR VE GÜVENİ SAĞLAR MI?

Av. Mustafa Kocamanbaş

Anayasa, en temel anlamıyla; devletin temel değerlerini, devlet organlarının görev ve yetkilerini, vatandaşların bireysel hak ve özgürlüklerinin sınırlarını belirleyen bir temel belgedir. “Anayasa” terimi, ilk olarak Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde literatürümüze girmiştir. 1839 ve 1856 yıllarında yayımlanan Tanzimat ve Islahat Fermanları, tam anlamıyla anayasa hüviyetinde sayılmasa da Osmanlı dönemindeki ilk anayasa tartışmaları bu dönemlere rastlamaktadır.

Anayasa sıfatına sahip ilk metin, 1876 tarihli Kanun-i Esasi’dir. II. Abdülhamid döneminde yayımlanan bu anayasa ile Osmanlı Devleti’nde ilk yazılı anayasa yürürlüğe girmiştir. Bu anayasa ile Halife II. Abdülhamid’in yanında bir meclis oluşturulmuş, fakat bu meclisin ömrü kısa sürmüştür. Aynı şekilde, devletin menfaatleri gereği, anayasa 1908 yılına kadar askıya alınmıştır.

Anayasa anlamında ikinci metin, 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’dur. Bu anayasada, Osmanlı Hilâfeti döneminde çokça eleştirilen, tüm yetkilerin tek elde toplanması prensibinin devamı olarak güçler birliği prensibi benimsenmiştir. Bu dönemde Osmanlı Devleti henüz resmen yıkılmamışken Anadolu topraklarında İtilaf Devletlerine karşı bazı isyanlar baş göstermiştir. Bu anayasa, bu şartlar altında meydana getirilmiş ve devlete ait tüm yetkiler Büyük Millet Meclisi’nde toplanmıştır. Ancak bu yeni meclis, hiçbir hukuki temsil yetkisine sahip olmamasına rağmen kendisini Anadolu'da yaşayan halkın tek temsilcisi olarak kabul etmiş ve Mustafa Kemal Atatürk'ün istediği yasaları tam anlamıyla çıkarmadığı gerekçesiyle birinci meclis dağıtılmıştır. İkinci bir meclis kurulmuş ve devletin niteliğiyle ilgili yasalar bu meclisten geçirilmiştir. Osmanlı Devleti’nin “ademimerkeziyetçi” olarak nitelenen yönetim tarzını eleştirenlerin, benzeri bir yönetim anlayışını sürdürmesi ilginç bir çelişkidir. Her ne kadar adı; “Büyük Millet Meclisi” olsa da kararların tek bir kişinin fikirleri doğrultusunda alındığı, tarihî kaynaklarla sabittir.

1924 yılında ise Osmanlı Hilâfet Devleti'nin yıkılmasıyla yeni bir anayasa yapılmıştır. 1924 Anayasası, Cumhuriyet rejimine geçişte önemli bir adımdır. Bu anayasa, 1961 yılında darbecilerin yönetime el koymasına kadar yürürlükte kalmıştır.

1961’de, darbe sonrası nispeten “muhafazakâr” olarak tanımlanan Demokrat Parti’nin iktidardan indirilmesi ile darbeci askerler tarafından ülkenin yönetimine el konulmuş ve yeni bir anayasa yapılmıştır. Bu yeni anayasada bireysel hak ve özgürlükler ile Anayasa Mahkemesi’nin kurulması gibi bazı Avrupai yeniliklere yer verilmiştir.

1982 Anayasası, yine bir darbe sonrası Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından yapılmış ve kabul edilmiştir. 1982 Anayasası, 1961 Anayasası’nın daha detaylı bir hali olarak görülmektedir ve hâlen yürürlüktedir. Bu anayasa üzerinde bugüne kadar 19 defa değişiklik yapılmış, birçok madde yenilenmiş, hatta devletin rejiminin parlamenter sistemden başkanlık sistemine dönüştürülmesi gibi düzenlemeler gerçekleştirilmiştir.

Belirtmekte fayda gördüğüm çok önemli bir husus ise, anayasa değişikliklerinin birçoğunun toplumsal huzuru sağlamaktan ziyade Türkiye’yi daha da Avrupalılaştırmak ve Batılılaştırmak adına yapılmış olmasıdır. Özellikle 2001 ve 2004 yıllarında gerçekleştirilen değişiklikler, tamamen Avrupa Birliği müzakereleri kapsamında yapılan düzenlemeler olup halkın huzur ve güveniyle doğrudan alakalı hiçbir önem arz etmemektedir.

Kasım 2024 itibarıyla anayasanın değiştirilmesi gerektiği, toplumun ihtiyaçlarına cevap vermediği, seçme ve seçilme hakkının yeterince demokratik olmadığı ve bireysel hak ve özgürlüklerin yeterince korunmadığına dair tartışmalar, siyasetçiler arasında hâlâ devam etmektedir. Ancak, bireyler veya meclisler tarafından oluşturulan anayasaların eksik kalmaya mahkûm olduğu açıktır. İnsanlar birçok açıdan nasıl eksikse, bu insanların oluşturduğu hukuki metinler de doğal olarak eksik olacaktır.

Değinmeden geçemeyeceğim bir diğer önemli başlık, mevcut bir anayasa olmasına rağmen bu anayasanın hakkıyla uygulanıp uygulanmaması problemidir. Türkiye özelinde bir örnek vererek konuyu netleştirmek faydalı olacaktır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 153. maddesine göre, Anayasa Mahkemesi’nin kararları bağlayıcıdır. Türkiye’deki tüm kurumlar, yargı mercileri, özel ve tüzel kişilerin tamamı, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına uymak ve saygı duymak zorundadır.

Gelin görün ki, 2018 yılında Anayasa Mahkemesi’nin, Hizbut Tahrir örgütünün Türk Ceza Kanunu ve Terörle Mücadele Kanunu kapsamında terör örgütü sayılamayacağına dair birisi genel kurul olmak üzere tam 9 farklı hak ihlali kararı mevcut olmasına rağmen, Türkiye’deki mahkemelerin bazıları hâlâ Anayasa Mahkemesi’nin bu kararlarını uygulamamakta, hatta saygı dahi göstermemektedir. Bizzat İstanbul Ağır Ceza Mahkemelerinde yaşadığım bir olayda, yerel mahkeme başkanı şu cümleyi kullanmıştır: 

“Ben Anayasa Mahkemesi kararına uymuyorum.” Bu ifade, yargıç pozisyonundaki bir kişinin anayasal düzene ve Anayasa Mahkemesi kararlarına ne denli saygısız olduğunu açıkça göstermektedir.

Yine Ankara Ağır Ceza Mahkemelerinde karşılaştığımız durumlarda, yargıçlar sanki Anayasa Mahkemesi’nin Hizb-ut Tahrir hakkında herhangi bir kararı yokmuş gibi davranarak, eski kararlara dayanmış ve yargılanan kişileri hapis cezalarına mahkûm etmişlerdir. Bu tutum, Anayasa Mahkemesi kararlarının görmezden gelinmesinden ve bu kararlara saygı duyulmamasından başka bir şey değildir.

Bunun gibi, farklı örgüt isimleri veya siyasi kişiler adına alınmış birçok Anayasa Mahkemesi kararının fiilen uygulamaya konulmadığına defalarca şahit olmuşuzdur. Dolayısıyla bugün politikacıların “Anayasanın şu maddesi değişmeli, daha sağlam hale getirilmeli" gibi söylemleri, safsatadan öteye geçmez. Çünkü değişmesi istenilen madde, çok daha sert bir hale bile getirilse, fiiliyatta uygulanmadığı sürece yapılan değişikliğin hiçbir önemi yoktur.

Bu konuyla alakalı son bir örnekle değerlendirmemi tamamlayayım: Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na göre, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları ve usulüne uygun yürürlüğe konulmuş milletlerarası sözleşmeler, kanun hükmündedir. Ancak fiiliyatta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının da Türkiye’de tam anlamıyla uygulandığını söylemek imkânsızdır. Peki, fiiliyatta uygulamayacağınız maddeleri neden anayasaya yazıyorsunuz?

Yukarıdaki değerlendirmeler ışığında, anayasaların sürekli değiştirilmesi ve yenilenmesi elbette gereklidir. İnsanlık nasıl değişiyor ve gelişiyorsa anayasalar da değişmek zorundadır. Ancak, anayasa değiştikçe toplumdaki huzur ve güven ortamı daha iyiye mi gitmektedir yoksa daha kötüye mi? Bu sorunun cevabını, Adalet Bakanlığı tarafından yayınlanan adli istatistiklerde görmek mümkündür.

10 Aralık 2014’te savcılığa intikal eden dosya sayısı günlük 14 bin 321, yıllık ise 3 milyon 178 bin 40'tır. 12 Kasım 2024 itibarıyla günlük ortalama 11 bin 346 dosya savcılığa intikal etmiş, yıllık toplam ise 5 milyon 124 bin 513 olmuştur. Görüldüğü üzere, sadece savcılığa intikal eden günlük dosya sayılarında cüzi bir düşüş yaşanmışken, yıllık nihai dosya sayısında düzenli bir artış meydana gelmiştir. Daha önceki yıllara gidildiğinde de benzer bir artış gözlemlenmektedir. Bu veriler gerek anayasaların değiştirilmesiyle gerekse kanunların güncellenmesiyle toplumdaki suç sayılarının azalmadığını, aksine artmaya devam ettiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu durum, anayasalarda ve kanunlarda yapılan iyileştirmelerin toplumdaki düzeni bozan eylemleri kesinlikle etkilemediğini göstermektedir.

12 Kasım 2024 itibarıyla icra dairelerindeki aktif dosya sayısı 23 milyonun üzerindedir2013 yılında ise bu sayı yaklaşık 13 milyon civarındaydı. Bu istatistiği vermemin sebebi, ceza davalarının sayısı artarken, insanların borçlanma ve haciz işlemleriyle karşı karşıya kalma oranlarının da düzenli bir şekilde arttığını vurgulamaktır. Keza, ekonomik şartların yeterince iyi olmadığı toplumlarda suç işleme oranlarının yüksek olduğu, tüm dünya toplumları tarafından kabul edilen bir gerçektir.

Bu istatistiklerden de görüldüğü üzere, aslında sadece anayasa değişikliği toplumdaki temel problemlerin çözümü için yeterli değildir. Anayasa değiştiği gibi, toplumun temel dinamiklerini oluşturan kanunların da hızlı bir şekilde değiştirilmesi gerekmektedir. Bu noktada, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasında kanunların “Batı’dan tercüme edilmesi” meselesine kısaca değinmekte fayda görüyorum.

Cumhuriyetin ilk yıllarında, yeni rejimi kuran kadrolar, topluma uygulanacak kanunları kendileri hazırlayacak yeterliliğe sahip değillerdi. Halbuki, Osmanlı Devleti döneminde bu kişilerin birçoğu eğitim almaları için Batı’ya yollanmış, ancak oradan Batı’nın yozlaşmış ideolojilerini alarak dönmüşlerdi. Dolayısıyla, topluma uygulanacak bir kanun ortaya koyma becerisinden yoksunlardı. Bu sebeple çözümü, fasit ideolojiyi aldıkları Batı’nın kanunlarını tercüme etmekte buldular. İsviçre, Almanya, Fransa ve İtalya gibi ülkelerden kanunları doğrudan tercüme yoluyla ülkemize getirdiler. Müslüman halkın üzerine Batı kanunlarını uygulamaya koydular. Amaç, İslâm’ı tamamen yok etmeye çalışmaktan başka bir şey değildi.

Hatta, bu kanunların tercüme edilmesi aşamalarında görev alan kişilerden bazıları, amaçlarının İslâm’ı yok etmek olduğunu açık bir şekilde dile getirmiştir.

Dolayısıyla, bugün toplumsal huzur ve güven sağlanmak istenirken sadece anayasanın değiştirilmesi yeterli olmayacaktır. Bunun yanı sıra, yürürlükteki kanunların tamamının da yeni anayasal rejime uygun şekilde değiştirilmesi gerekecektir. Bu nedenle, toplumsal huzur ve güveni sağlamayı hedefleyen herkes için kolay olmayan, zorlu bir yol onları beklemektedir.

Sadece anayasa değişikliğinin toplumsal huzur ve güveni sağlaması, bir ütopyadan ibarettir. Anayasası modern ve ileri niteliklere sahip bir ülkenin başında bir diktatör yönetim varsa, o anayasanın hiçbir anlamı kalmaz. Dolayısıyla, toplumsal huzur ve güvenin anahtarı yalnızca anayasa değişikliğinde aranmamalıdır. Ancak, sadece anayasa değişikliğinden medet ummak bir hayalden öteye geçmez.

Anayasayla birlikte devletin temel niteliklerinin İslâmî bir eksende değişmesi gerektiği açıktır. Yüz yıllık Türkiye Cumhuriyeti tarihine baktığımızda, anayasaların ve kanunların defalarca değiştirilmesine rağmen toplumda gerçek bir huzura rastlamak mümkün olmamıştır.

Fakirler huzursuz olduğu gibi, zenginler de huzursuzdur. Hatta devleti yönetenler bile zaman zaman toplumdaki güvensizlik ortamından şikâyet etmektedir. Dolayısıyla, toplumda huzur içerisinde yaşayan tek bir kesimden söz etmek mümkün değildir.

Anayasa değişikliğinin toplumsal huzur ve güveni sağlamasının tek bir yolu vardır; o da İslâmî esaslara dayalı bir anayasanın ilan edilmesi, İslâmî esaslara dayalı bir devlet rejiminin kabul edilmesi ve bu devlet rejimine bağlı olarak İslâmî kurumların tesis edilmesidir. Elbette, tüm bunlar köklü değişiklikler ve cesaret gerektirir.

Günümüzdeki politikacıların bu gibi adımları atma ihtimalinin bulunmadığını düşünmekteyim. Ancak, İslâm ümmeti içerisinden çıkacak olan muhlis gençlerin Allah’a verdikleri söze sadık kalarak, yeniden İslâmî bir anayasaya sahip, İslâmî bir rejim kurarak toplumdaki huzur ve güveni sağlayacaklarına inanıyorum.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz