DEVLET NEDİR? SOY KÜTÜĞÜ NEREYE DAYANIR? DEVLETİN İDEOLOJİSİ OLUR MU?

Süleyman Uğurlu

Kabil, nefsine yenik düşüp kardeşi Habil’i öldürdüğünde devlet otoritesinin zorunluluğu da ortaya çıkmıştı. Aile arasındaki ilişkileri düzenleyen “baba” figürü ile devlete “baba” denmesi arasında mutlak bir ilişki olduğu gözlenmektedir. Zira devletin temelleri de aileye dayanmaktadır.

İbnu Haldun’un “asabiyet teorisi”, aileden başlayarak devletin kuruluş sürecini anlatmaktadır. İmam Gazali ise “devlet” hakkında şöyle demektedir:

“İnsan yaratılışı gereği tek başına yaşamını devam ettiremez. Bu, neslin devamı için olduğu gibi, ihtiyaçların karşılıklı ilişkilerle temin edilmesi için de gereklidir. Fakat insanlar toplum halinde yaşarken karşılıklı paylaşımlara gireceklerinden aralarında bazı sorun ve anlaşmazlıklar da söz konusu olacaktır. Şayet onlar, bu durumda kendi hallerine bırakılacak olurlarsa kimse diğerinin mutluluğu için çalışmayacak ve birbirlerini ortadan kaldırmaya çalışacaklardır. İşte bunu önlemek için bir hukuk sistemi, bir hakem, kanun yapıcı veya hükümet gerekli olduğu gibi, bu siyasi organizasyonu sağlayacak bilgi, basiret ve liderlik gücüne sahip, özel yetenekleri olan kimselerin de bulunması gereklidir. Bütün bunların zirve noktasında ise bir hükümdar veya yöneticinin bulunması gereklidir.”

Antik Çağ’a gittiğimizde de farklı bir görüşle karşılaşmıyoruz. Platon’un “devlet”i, “insanın birlikte yaşama zaruretinden meydana gelen şey” olarak tanımladığını görüyoruz.

Demek ki, devletin “zorunluluğu” ve “ne olduğu” evrensel bir şeydir. Yani vakıanın vasfedilmesidir. Toplumun ve devletin oluşumunu biraz daha detaylandıracak olursak;

İnsanoğlu, ihtiyaçlarını karşılamak için kalabalık topluluklar arasında yaşamak zorundadır. Bu kalabalık topluluklar içindeki hayat, doğal olarak insanlar arasında daimî ilişkileri meydana getirir.

Ha keza, Allah Subhanehu ve Teâlâ insanlarda farklı özellikler yaratmıştır. Kimisinin el becerileri gelişmişken kimisinin beden gücü daha fazla olabilir. Ya da kimisi tarımla uğraşırken kimisi demiri dövmeyi ve oradan tarım aletleri yapmayı meslek edinebilir. Her nasıl olursa olsun, insanlar ihtiyaçlarını karşılamada birbirine muhtaçtır. Elbette bu muhtaçlık, yalnızca temel ihtiyaçların karşılanması ile sınırlı değildir; içgüdülerin de tatmin edilmesi zaruridir. En güçlü içgüdü, hayatta kalma içgüdüsüdür. Doğadaki tehlikelerden korunmak ve hayatta kalabilmek için de yine topluluk hâlinde bir yaşam kaçınılmazdır. Ha keza, karşı cinse olan meyil de aynı minvalde değerlendirilebilir.

Evet, insanların birbirleriyle ilişki kurması ve bu ilişkiyi sürdürmesi ancak maslahatlarına ilişkin fikirlerin örtüşmesi ile mümkündür. Çünkü insanlar, maslahatlarına bakışlarını; neyin “maslahat”, neyin “mefsedet” olduğunu benimsedikleri fikirlere göre belirler. Ve bu fikirler, insanlarda kızgınlık ve öfke ya da sevinç ve rıza gibi duyguları doğurur. İşte insanların maslahatlarını kendilerine göre belirlediği fikirler ve bu fikirlerin ortaya çıkardığı duygular, bir toplumdaki bireylerin birbirleriyle sürdürdüğü ilişkileri tanzim eder.

Mesela, bir yerde ikamet eden iki ailenin çocuklarını düşünelim. Bir ailenin erkek çocuğu, diğerinin ise kız çocuğu var. Bu iki ailenin de maslahatları, çocuklarının evlenip bir aile kurmasıdır. Hem bu iki gencin hem de ailelerinin rızası üzerine yapılacak bir nikâh akdi ile evlenmeleri, o yerdeki herkes için bir mutluluk, sevinç ve rıza duygusunu oluşturur. Artık orada düğün-bayram vardır. Ancak bu iki genç, meşru ölçülerde yapılacak bir nikâh ve düğün neticesinde değil de gayrimeşru yollardan bir araya gelirlerse artık o yere kızgınlık, öfke ve hüzün hâkim olur. O kişiler orada barınamazlar.

Bu iki durumda da neticede iki gencin birlikteliği söz konusu olduğu hâlde neden birinde sevinç ve mutluluk varken diğerinde öfke ve hüzün vardır? Çünkü o bölgedeki insanlar, iki gencin birlikteliğinin ancak karşılıklı rıza ile yapılacak bir nikâh akdi ve düğün ile gerçekleşeceği noktasındaki fikirlere sahiptirler. Ve evlilik ile ilgili sahip oldukları bu fikirden de bazı duygular ortaya çıkar.

Yine, bir beldedeki bir kişi meşru bir alışveriş ile ev ya da araba satın alsa, o beldedeki insanlar onu tebrik eder ve onunla birlikte sevinirler. Ancak bu kişi, bu ev ya da arabaya hırsızlık, gasp, aldatma gibi gayrimeşru yollarla sahip olsa, oradaki tüm insanlar ona buğz eder, öfke ve kızgınlık duyarlar.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Dolayısıyla, insanların maslahatlarına bakışlarını belirleyen fikirler ve bu fikirlerin ortaya çıkardığı duygular, insanların kurdukları ilişkileri ve bu ilişkilerin devamlılığını şekillendirir.

Ayrıca, insanların bu maslahatlarını ve kurdukları ilişkileri kontrol edip muhafaza eden, insanlar arasındaki her türlü ilişkiyi tanzim eden, bu maslahatlara aykırı hareket edenleri engelleyip gerekirse cezalandıran bir nizama ihtiyaç vardır. Bu nizamın ise o toplumdaki insanların sahip olduğu fikirlerin cinsinden olması gerekir.

İşte, insanların maslahatlara bakışlarını belirleyen fikir ve duygulardan oluşan genel örf ile bu fikrin cinsinden olan nizamın varlığı sayesinde insanlar arasında daimî ilişkiler oluşur ve bir “toplum” meydana gelir. Dolayısıyla, “toplum”un tanımı; “daimî ilişkilerin, yani fikir, duygu ve nizamın bir araya getirdiği insanların birlikteliği”dir.

Bu noktada devlet devreye girmektedir. Zira devlet, toplumların organize bir şekilde yaşamalarını sağlayan, belirli bir toprak parçası üzerinde egemenlik kuran ve bu bölgede varlığını sürdüren siyasî bir yapıdır. Toplumun olduğu yerde devletin de olması kaçınılmazdır.

Buraya kadar anlattıklarımızı özetleyerek devam edelim:

İnsanlar, maslahatlarını korumak için bir arada yaşar. Bu yaşam, daimî ilişkileri doğurur; daimî ilişkiler ise fikir, duygu ve nizamdan müteşekkildir.

Toplumun sahip olduğu fikirler ve bu fikirlerden doğan duygular ile devletin ideolojisi uyumlu olmadığında, ortaya “düzensiz” bir toplum çıkar. Böyle bir toplumda gerginlik ve çatışma eksik olmaz. Devlete ve devletin çıkardığı kanunlara bağlılık düşük seviyededir. Dolayısıyla, böyle bir toplumda “kalkınma”nın gerçekleşmesi mümkün değildir. Görece ekonomik iyileşmeler ve gelişmeler yaşanabilir; ancak gerçek manada bir kalkınmanın olması söz konusu değildir.

Bu tür bir toplum ve devlete en çarpıcı örnek olarak, Cumhuriyet’in “erken dönemi” verilebilir. Hilâfet’in desiselerle kaldırılmasından sonra, toplumun fikir ve duyguları ile devleti ele geçirenlerin fikir ve duyguları birbirinden farklıydı. İktidarda olanlar Batı’nın fikirlerinden etkilenmişken, halkın fikir dünyasında İslâm halen varlığını korumaktaydı. Bu farklılık, doğal olarak çatışmaya dönüştü. Baskı, sindirme ve ceza gibi yöntemlerle devletin sahip olduğu “ideoloji” halka benimsetilmeye çalışıldı. Halk ile devlet arasında kalın ve yüksek duvarlar vardı. Hiçbir zaman halk ile devlet barışmadı.

Bunun bir neticesi olarak, nizamın elinin ulaşmadığı yerlerde "Kanunlar çiğnenmek için vardır." anlayışı hâkimdi. Kanunların çok kolay bir şekilde çiğnenmesi, aslında o sistemin sağlam temeller üzerine bina edilmediğinin de göstergesidir. Böyle bir toplumun kalkınmış bir toplum olması imkânsızdır. Aynı zamanda, bu tür toplumlarda çöküş çok hızlı bir şekilde gerçekleşir.

Öykünülen Batı’da ise devlet, toplumun fikirleri üzerine bina edilmiştir. Bu birliktelik neticesinde, devletin çıkardığı kanun ve yasalara tabi olma, baskı ve ceza yöntemiyle değil, benimsenerek gerçekleşir. İşte, bu tür toplumlar “düzenli” toplumlar olup “sahih” olmasa da “göreceli” bir kalkınma gerçekleştirmiştir.

Burada, “kalkınmayı gerçekleştirecek temel fikrin ne olduğu” hususu devreye girmektedir. Her insan için bir “büyük düğüm” vardır. Bu, “İçinde yaşadığı hayattan önce ne vardı? Gözleriyle gördüğü o koca kâinat nasıl meydana geldi? Ve insan, bu mükemmel varlık, kendiliğinden mi ortaya çıktı yoksa onu başka bir güç mü yarattı?” sorularına verilen cevaplarla şekillenen temel meseledir.

Büyük düğümü oluşturan sorulara verilen cevaplar neticesinde üç “akide” meydana gelmiştir:

  • İnsanı, hayatı ve kâinatı yaratan bir yaratıcı vardır.
  • Duyu organlarıyla algıladığımız her şey, maddenin tekâmülünden başka bir şey değildir; dolayısıyla “yaratıcı” diye bir şey yoktur.
  • Bir yaratıcı var ya da yok; bu, kişisel bir meseledir ve kişiye göre değişebilir. Varsa bile dünya hayatında onun söz söyleme hakkı yoktur. İnsan, nasıl yaşayacağına kendisi karar verir.

Bu üç akideden, üç “ideoloji” meydana gelmiştir: İslâm, sosyalizm ve kapitalizm. Diğer akideler ise ideoloji üretmekten yoksun olup bu ideolojilerin türevleridir. Mesela, Hıristiyanlık ve Yahudilik akide olarak bir yaratıcının varlığına inanmış olsalar da onların akideleri hayatın her alanını kuşatıcı hükümler ortaya koymamıştır; daha çok genel ahlaki hükümlerden ibarettirler. Benzer şekilde birçok örnek verilebilir. Ancak hangi örnek verilirse verilsin, en nihayetinde bu üç akide ve üç ideolojinin dışına çıkılmayacaktır.

Öyleyse bu üç ideolojinin; “temel fikirleri”, “hayata bakış açıları”, “saadet anlayışları”, “yüksek idealleri”, “yapıcı ve ilerici olup olmamaları” onların doğruluğunu ya da yanlışlığını ortaya koymaktadır.

“İdeoloji” kavramı, çoğu zaman yanlış kullanılmaktadır; ancak, bir fikrin ideoloji olarak kabul edilmesi için bir akideye dayanması ve bu akideyle tutarlı biçimde hayatın tüm alanlarını kapsayan çözümler sunması şarttır. Dolayısıyla, her ideoloji aynı zamanda “fikrî bir liderlik”tir. Yani, kendisine inanan insanların yaşam tarzlarını, hayata bakış açılarını, fikirlerini, hadiseler ve vakıalar üzerine belirli bir çerçevede nasıl hüküm vereceklerini belirleyen temel düşüncedir.

Bir fikrî liderliğin başarısı ya da başarısızlığı; insanı insan yapan temel unsur olan insan fıtratına uyumlu olması, insan aklına dayanması ve insan üzerinde olumlu bir etki oluşturması açısından değerlendirilir. İnsan fıtratıyla çelişen ya da akla dayanmayan bir fikir, insan üzerinde “olumlu” ve “yapıcı” bir etki bırakmadığı gibi “olumsuz” ve “yıkıcı” bir etki bırakır. Bu da o fikrin “bozuk” bir fikir olduğunu gösterir.

Hemen belirtelim ki sadece İslâm ideolojisinin fikrî liderliği insan fıtratına uygundur. Ve fıtratın ihtiyaçlarına, aklın öncülüğünde tam bir cevap vermesi açısından “olumlu ve pozitif tek liderlik”tir.

İnsanın gerçek yaratıcısını unutup başka şeylere tapması bir “düşüklük”tür. Bir ineğin kutsal kabul edilmesi, ateşin yakıcı etkisinden korkarak ona tapılması, güneşin hayat kaynağı olduğu görülerek onun takdis edilmesi kadar, mükemmel bir dizayna sahip olan insanın; hayat ve kâinatın, yalnızca “maddenin tekâmülü” neticesinde ortaya çıktığını savunulması “akıl dışı”dır. Ancak insanın “yoldan çıkma” potansiyeli her daim mevcuttur.

Bu yüzden, nebîler ve rasuller, yoldan çıkmış insanlığa “doğru yolu” hatırlatmak için gönderilmiştir. Son din olan İslâm, insanları kendileri gibi aciz, eksik ve sınırlı olan mahlûklara tapmaktan ve ibadet etmekten kurtarıp, her şeyin yaratıcısı olan Allah Subhanehu ve Teâlâ’ya kulluk etmeye yönlendirmek için gelmiştir. Bu yönüyle “ilerici tek fikrî liderlik”tir.

Diğer iki ideoloji ise asılları itibarıyla gericidir, fıtrata uygun değildir ve aklî müsellimlere aykırıdır.

Toparlayacak olursak:

Devlet, toplumsal yaşamda “zorunlu” bir olgudur. Zira o, insanlar arasındaki ilişkileri “olması gereken şekilde düzenleyen bir güçtür.” O olmadığında, hayatın akışında aksaklıklar meydana geleceği gibi, açık bir kaos ortamının oluşması da kaçınılmazdır.

Evet, “devlet gereklidir” ancak bu devletin hangi temeller üzerine bina edileceği de önemlidir. Zira bozuk temeller üzerine inşa edilen bir devletin, halkına ve dünya halklarına verebileceği hiçbir şey yoktur. Görece bir düzen oluşmuş olsa da kalkınma gerçekleşmeyecektir.

Devletin üzerine bina edildiği temeller, halkın kahır ekseriyetinin inançları, fikirleri ve duygularıyla uyumlu değilse, zulüm hayatın her alanını kuşatır.

Bugün itibarıyla, dünya üzerinde kâmil manada İslâm akidesine dayanan ve bu akideden çıkan çözümlerle yönetilen bir devlet bulunmamaktadır. Bu eksiklik, İslâm ideolojisi hakkında soru işaretleri doğmasına neden olmuştur.

“İslâm’ın, bu yüzyılda insanlığın sorunlarına çözüm üretemeyeceği” yönündeki “yalan”, gerçekmiş gibi algılanmış; bunun yerine “modern devlet”, “sivil devlet” gibi kavramlar ortaya atılarak, gerçek bir İslâm Devleti’nden uzaklaşılmıştır.

Ancak, İslâm’ın dinamikleri, fikrî kaidesi ve bu kaidenin insan üzerindeki etkisi, İslâm’ın kaçınılmaz olarak iktidara kavuşacağına işaret etmektedir. Bu fırsat, Müslümanlar için bir zorunluluk olmakla birlikte, insanlık için de kurtuluşun anahtarıdır.

Ne demişler?

“Hiçbir güç, zamanı gelen fikrin önüne geçemez.”

 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz