Kabil, nefsine yenik düşüp kardeşi Habil’i öldürdüğünde devlet otoritesinin zorunluluğu
da ortaya çıkmıştı. Aile arasındaki ilişkileri düzenleyen “baba” figürü ile
devlete “baba” denmesi arasında mutlak bir ilişki olduğu gözlenmektedir.
Zira devletin temelleri de aileye dayanmaktadır.
İbnu Haldun’un “asabiyet teorisi”, aileden başlayarak
devletin kuruluş sürecini anlatmaktadır. İmam Gazali ise “devlet” hakkında şöyle demektedir:
“İnsan yaratılışı gereği tek başına yaşamını
devam ettiremez. Bu, neslin devamı için olduğu gibi, ihtiyaçların karşılıklı
ilişkilerle temin edilmesi için de gereklidir. Fakat insanlar toplum halinde
yaşarken karşılıklı paylaşımlara gireceklerinden aralarında bazı sorun ve
anlaşmazlıklar da söz konusu olacaktır. Şayet onlar, bu durumda kendi hallerine
bırakılacak olurlarsa kimse diğerinin mutluluğu için çalışmayacak ve
birbirlerini ortadan kaldırmaya çalışacaklardır. İşte bunu önlemek için bir
hukuk sistemi, bir hakem, kanun yapıcı veya hükümet gerekli olduğu gibi, bu
siyasi organizasyonu sağlayacak bilgi, basiret ve liderlik gücüne sahip, özel
yetenekleri olan kimselerin de bulunması gereklidir. Bütün bunların zirve
noktasında ise bir hükümdar veya yöneticinin bulunması gereklidir.”
Antik Çağ’a gittiğimizde de farklı bir görüşle
karşılaşmıyoruz. Platon’un “devlet”i, “insanın
birlikte yaşama zaruretinden meydana gelen şey” olarak tanımladığını görüyoruz.
Demek ki, devletin “zorunluluğu” ve “ne olduğu”
evrensel bir şeydir. Yani vakıanın vasfedilmesidir. Toplumun ve devletin
oluşumunu biraz daha detaylandıracak olursak;
İnsanoğlu, ihtiyaçlarını karşılamak için
kalabalık topluluklar arasında yaşamak zorundadır. Bu kalabalık topluluklar
içindeki hayat, doğal olarak insanlar arasında daimî ilişkileri meydana
getirir.
Ha keza, Allah Subhanehu ve Teâlâ
insanlarda farklı özellikler yaratmıştır. Kimisinin el becerileri gelişmişken
kimisinin beden gücü daha fazla olabilir. Ya da kimisi tarımla uğraşırken
kimisi demiri dövmeyi ve oradan tarım aletleri yapmayı meslek edinebilir. Her
nasıl olursa olsun, insanlar ihtiyaçlarını karşılamada birbirine muhtaçtır.
Elbette bu muhtaçlık, yalnızca temel ihtiyaçların karşılanması ile sınırlı
değildir; içgüdülerin de tatmin edilmesi zaruridir. En güçlü içgüdü, hayatta
kalma içgüdüsüdür. Doğadaki tehlikelerden korunmak ve hayatta kalabilmek için de
yine topluluk hâlinde bir yaşam kaçınılmazdır. Ha keza, karşı cinse olan meyil
de aynı minvalde değerlendirilebilir.
Evet, insanların birbirleriyle ilişki kurması ve
bu ilişkiyi sürdürmesi ancak maslahatlarına ilişkin fikirlerin örtüşmesi ile
mümkündür. Çünkü insanlar, maslahatlarına bakışlarını; neyin “maslahat”, neyin “mefsedet”
olduğunu benimsedikleri fikirlere göre belirler. Ve bu fikirler, insanlarda
kızgınlık ve öfke ya da sevinç ve rıza gibi duyguları doğurur. İşte insanların
maslahatlarını kendilerine göre belirlediği fikirler ve bu fikirlerin ortaya
çıkardığı duygular, bir toplumdaki bireylerin birbirleriyle sürdürdüğü
ilişkileri tanzim eder.
Mesela, bir yerde ikamet eden iki ailenin
çocuklarını düşünelim. Bir ailenin erkek çocuğu, diğerinin ise kız çocuğu var.
Bu iki ailenin de maslahatları, çocuklarının evlenip bir aile kurmasıdır. Hem
bu iki gencin hem de ailelerinin rızası üzerine yapılacak bir nikâh akdi ile
evlenmeleri, o yerdeki herkes için bir mutluluk, sevinç ve rıza duygusunu
oluşturur. Artık orada düğün-bayram vardır. Ancak bu iki genç, meşru ölçülerde
yapılacak bir nikâh ve düğün neticesinde değil de gayrimeşru yollardan bir araya
gelirlerse artık o yere kızgınlık, öfke ve hüzün hâkim olur. O kişiler orada
barınamazlar.
Bu iki durumda da neticede iki gencin
birlikteliği söz konusu olduğu hâlde neden birinde sevinç ve mutluluk varken
diğerinde öfke ve hüzün vardır? Çünkü o bölgedeki insanlar, iki gencin
birlikteliğinin ancak karşılıklı rıza ile yapılacak bir nikâh akdi ve düğün ile
gerçekleşeceği noktasındaki fikirlere sahiptirler. Ve evlilik ile ilgili sahip
oldukları bu fikirden de bazı duygular ortaya çıkar.
Yine, bir beldedeki bir kişi meşru bir alışveriş
ile ev ya da araba satın alsa, o beldedeki insanlar onu tebrik eder ve onunla
birlikte sevinirler. Ancak bu kişi, bu ev ya da arabaya hırsızlık, gasp,
aldatma gibi gayrimeşru yollarla sahip olsa, oradaki tüm insanlar ona buğz
eder, öfke ve kızgınlık duyarlar.
Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Dolayısıyla,
insanların maslahatlarına bakışlarını belirleyen fikirler ve bu fikirlerin
ortaya çıkardığı duygular, insanların kurdukları ilişkileri ve bu ilişkilerin
devamlılığını şekillendirir.
Ayrıca, insanların bu maslahatlarını ve
kurdukları ilişkileri kontrol edip muhafaza eden, insanlar arasındaki her türlü
ilişkiyi tanzim eden, bu maslahatlara aykırı hareket edenleri engelleyip
gerekirse cezalandıran bir nizama ihtiyaç vardır. Bu nizamın ise o toplumdaki
insanların sahip olduğu fikirlerin cinsinden olması gerekir.
İşte, insanların maslahatlara bakışlarını
belirleyen fikir ve duygulardan oluşan genel örf ile bu fikrin cinsinden olan
nizamın varlığı sayesinde insanlar arasında daimî ilişkiler oluşur ve bir “toplum”
meydana gelir. Dolayısıyla, “toplum”un tanımı; “daimî ilişkilerin, yani fikir,
duygu ve nizamın bir araya getirdiği insanların birlikteliği”dir.
Bu noktada devlet devreye girmektedir. Zira
devlet, toplumların organize bir şekilde yaşamalarını sağlayan, belirli bir
toprak parçası üzerinde egemenlik kuran ve bu bölgede varlığını sürdüren siyasî
bir yapıdır. Toplumun olduğu yerde devletin de olması kaçınılmazdır.
Buraya kadar anlattıklarımızı özetleyerek devam
edelim:
İnsanlar, maslahatlarını korumak için bir arada
yaşar. Bu yaşam, daimî ilişkileri doğurur; daimî ilişkiler ise fikir, duygu ve
nizamdan müteşekkildir.
Toplumun sahip olduğu fikirler ve bu fikirlerden
doğan duygular ile devletin ideolojisi uyumlu olmadığında, ortaya “düzensiz”
bir toplum çıkar. Böyle bir toplumda gerginlik ve çatışma eksik olmaz. Devlete
ve devletin çıkardığı kanunlara bağlılık düşük seviyededir. Dolayısıyla, böyle
bir toplumda “kalkınma”nın gerçekleşmesi mümkün değildir. Görece ekonomik
iyileşmeler ve gelişmeler yaşanabilir; ancak gerçek manada bir kalkınmanın
olması söz konusu değildir.
Bu tür bir toplum ve devlete en çarpıcı örnek
olarak, Cumhuriyet’in “erken dönemi” verilebilir. Hilâfet’in
desiselerle kaldırılmasından sonra, toplumun fikir ve duyguları ile devleti ele
geçirenlerin fikir ve duyguları birbirinden farklıydı. İktidarda olanlar Batı’nın fikirlerinden etkilenmişken, halkın fikir
dünyasında İslâm halen varlığını korumaktaydı. Bu farklılık, doğal
olarak çatışmaya dönüştü. Baskı, sindirme ve ceza gibi yöntemlerle devletin
sahip olduğu “ideoloji” halka benimsetilmeye çalışıldı. Halk ile devlet
arasında kalın ve yüksek duvarlar vardı. Hiçbir zaman halk ile devlet
barışmadı.
Bunun bir neticesi olarak, nizamın elinin ulaşmadığı
yerlerde "Kanunlar çiğnenmek için vardır." anlayışı hâkimdi.
Kanunların çok kolay bir şekilde çiğnenmesi, aslında o sistemin sağlam temeller
üzerine bina edilmediğinin de göstergesidir. Böyle bir toplumun kalkınmış bir
toplum olması imkânsızdır. Aynı zamanda, bu tür toplumlarda çöküş çok hızlı bir
şekilde gerçekleşir.
Öykünülen Batı’da ise devlet, toplumun fikirleri
üzerine bina edilmiştir. Bu birliktelik neticesinde, devletin çıkardığı kanun
ve yasalara tabi olma, baskı ve ceza yöntemiyle değil, benimsenerek
gerçekleşir. İşte, bu tür toplumlar “düzenli” toplumlar olup “sahih” olmasa da “göreceli”
bir kalkınma gerçekleştirmiştir.
Burada, “kalkınmayı gerçekleştirecek temel fikrin
ne olduğu” hususu devreye girmektedir. Her insan için bir “büyük düğüm” vardır.
Bu, “İçinde yaşadığı hayattan önce ne vardı? Gözleriyle gördüğü o koca
kâinat nasıl meydana geldi? Ve insan, bu mükemmel varlık, kendiliğinden mi
ortaya çıktı yoksa onu başka bir güç mü yarattı?” sorularına verilen
cevaplarla şekillenen temel meseledir.
Büyük düğümü oluşturan sorulara verilen cevaplar
neticesinde üç “akide” meydana gelmiştir:
- İnsanı, hayatı ve kâinatı yaratan bir yaratıcı vardır.
- Duyu organlarıyla algıladığımız her şey, maddenin tekâmülünden başka bir
şey değildir; dolayısıyla “yaratıcı” diye bir şey yoktur.
- Bir yaratıcı var ya da yok; bu, kişisel bir meseledir ve kişiye göre
değişebilir. Varsa bile dünya hayatında onun söz söyleme hakkı yoktur.
İnsan, nasıl yaşayacağına kendisi karar verir.
Bu üç akideden, üç “ideoloji” meydana gelmiştir: İslâm,
sosyalizm ve kapitalizm. Diğer akideler ise ideoloji üretmekten yoksun olup bu ideolojilerin
türevleridir. Mesela, Hıristiyanlık ve Yahudilik akide olarak bir yaratıcının varlığına
inanmış olsalar da onların akideleri hayatın her alanını kuşatıcı hükümler
ortaya koymamıştır; daha çok genel ahlaki hükümlerden ibarettirler. Benzer
şekilde birçok örnek verilebilir. Ancak hangi örnek verilirse verilsin, en
nihayetinde bu üç akide ve üç ideolojinin dışına çıkılmayacaktır.
Öyleyse bu üç ideolojinin; “temel fikirleri”, “hayata
bakış açıları”, “saadet anlayışları”, “yüksek idealleri”, “yapıcı ve ilerici
olup olmamaları” onların doğruluğunu ya da yanlışlığını ortaya koymaktadır.
“İdeoloji” kavramı, çoğu zaman
yanlış kullanılmaktadır; ancak, bir fikrin ideoloji olarak kabul edilmesi için
bir akideye dayanması ve bu akideyle tutarlı biçimde hayatın tüm alanlarını
kapsayan çözümler sunması şarttır. Dolayısıyla, her ideoloji aynı zamanda “fikrî
bir liderlik”tir. Yani, kendisine
inanan insanların yaşam tarzlarını, hayata bakış açılarını, fikirlerini,
hadiseler ve vakıalar üzerine belirli bir çerçevede nasıl hüküm vereceklerini
belirleyen temel düşüncedir.
Bir fikrî liderliğin başarısı ya da
başarısızlığı; insanı insan yapan temel unsur olan insan fıtratına
uyumlu olması, insan aklına dayanması ve insan üzerinde olumlu bir etki
oluşturması açısından değerlendirilir. İnsan fıtratıyla çelişen
ya da akla dayanmayan bir fikir, insan üzerinde “olumlu” ve “yapıcı” bir etki
bırakmadığı gibi “olumsuz” ve “yıkıcı” bir etki bırakır. Bu da o fikrin “bozuk” bir fikir olduğunu
gösterir.
Hemen belirtelim ki sadece İslâm ideolojisinin fikrî liderliği insan fıtratına uygundur. Ve fıtratın ihtiyaçlarına, aklın öncülüğünde
tam bir cevap vermesi açısından “olumlu ve pozitif tek liderlik”tir.
İnsanın gerçek yaratıcısını unutup başka şeylere
tapması bir “düşüklük”tür. Bir ineğin kutsal kabul edilmesi, ateşin yakıcı etkisinden korkarak ona
tapılması, güneşin hayat kaynağı olduğu görülerek onun takdis edilmesi kadar,
mükemmel bir dizayna sahip olan insanın; hayat ve kâinatın, yalnızca “maddenin
tekâmülü” neticesinde ortaya çıktığını
savunulması “akıl dışı”dır.
Ancak insanın “yoldan çıkma” potansiyeli her daim mevcuttur.
Bu yüzden, nebîler ve rasuller, yoldan çıkmış insanlığa “doğru yolu”
hatırlatmak için gönderilmiştir. Son din olan İslâm, insanları kendileri
gibi aciz, eksik ve sınırlı olan mahlûklara tapmaktan ve ibadet etmekten
kurtarıp, her şeyin yaratıcısı olan Allah Subhanehu ve
Teâlâ’ya kulluk etmeye yönlendirmek
için gelmiştir. Bu yönüyle “ilerici tek fikrî liderlik”tir.
Diğer iki ideoloji ise asılları itibarıyla gericidir, fıtrata uygun
değildir ve aklî müsellimlere aykırıdır.
Toparlayacak olursak:
Devlet, toplumsal yaşamda “zorunlu” bir olgudur. Zira o, insanlar
arasındaki ilişkileri “olması gereken şekilde düzenleyen bir güçtür.” O
olmadığında, hayatın akışında aksaklıklar meydana geleceği gibi, açık bir kaos
ortamının oluşması da kaçınılmazdır.
Evet, “devlet gereklidir” ancak bu devletin hangi temeller üzerine bina
edileceği de önemlidir. Zira bozuk temeller üzerine inşa edilen bir devletin,
halkına ve dünya halklarına verebileceği hiçbir şey yoktur. Görece bir düzen
oluşmuş olsa da kalkınma gerçekleşmeyecektir.
Devletin üzerine bina edildiği temeller, halkın kahır ekseriyetinin
inançları, fikirleri ve duygularıyla uyumlu değilse, zulüm hayatın her alanını
kuşatır.
Bugün itibarıyla, dünya üzerinde kâmil manada İslâm akidesine dayanan ve bu
akideden çıkan çözümlerle yönetilen bir devlet bulunmamaktadır. Bu eksiklik, İslâm
ideolojisi hakkında soru işaretleri doğmasına neden olmuştur.
“İslâm’ın, bu yüzyılda insanlığın sorunlarına çözüm üretemeyeceği”
yönündeki “yalan”, gerçekmiş gibi algılanmış; bunun yerine “modern devlet”,
“sivil devlet” gibi kavramlar ortaya atılarak, gerçek bir İslâm Devleti’nden
uzaklaşılmıştır.
Ancak, İslâm’ın dinamikleri, fikrî kaidesi ve bu kaidenin insan üzerindeki
etkisi, İslâm’ın kaçınılmaz olarak iktidara kavuşacağına işaret etmektedir. Bu
fırsat, Müslümanlar için bir zorunluluk olmakla birlikte, insanlık için de
kurtuluşun anahtarıdır.
Ne demişler?
“Hiçbir güç, zamanı gelen fikrin önüne geçemez.”


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış