Bugün biz; önemli bir gerçekle karşı karşıyayız; Türkiye daha önce hiç
tanık olmadığı tarihî bir kavşakta bulunuyor. Sadece boğucu ekonomik krizler ve
tehlikeli sosyal değerler erozyonu nedeniyle değil aynı zamanda Orta Doğu’yu
kan ve ölümle yeniden dizayn eden jeopolitik bir girdabın tam merkezinde olması
nedeniyle Türkiye bu gerçekle karşı karşıya bulunuyor.
Hem Ortadoğu ile sınırlarının olması, hem Afrika ve Rusya’ya komşu olması,
hem de Avrupa ve ABD ile NATO üzerinden müttefik olması Türkiye’nin rolünü
değerli kılıyor.
Türkiye’nin NATO ile ilgili bağlantısı ve rolünü iyi anlayabilmek, NATO’nun
kurulduğu küresel siyasi ve ideolojik ortamı iyi anlamaktan geçer.
ABD’nin Bilinmeyen Stratejik Zaafı
Jeostratejik ve jeopolitik konum açısından, ABD’nin en yakın kıyısı ile
Avrupa arasındaki deniz mesafesi, yaklaşık 6 bin kilometredir. Ayrıca, ABD’nin
en yakın kıyısı ile Doğu Akdeniz kıyısı arasındaki deniz mesafesi ise, yaklaşık
12 bin kilometredir. Yani ABD’nin İslâm coğrafyası -Orta Doğu- ile hiçbir kara
sınırı veya yakınlığı bulunmamaktadır.
Atlantik Okyanusu ve Hint Okyanusu ile çevrili olması ABD için doğal bir
güvence olmakla beraber, kendi coğrafi sınırları sömürmek için İslâm
coğrafyasına oldukça uzak bir mesafededir. Bu hedefe ulaşması için her daim İslâm
coğrafyasında kendisine tabi veya yörüngesinde hareket eden uydu devletler var
etmiştir. Ayrıca Amerikan halkı, dokusu heterojen (karma) bir toplumdan
oluştuğu için bu yapıyı ayakta tutacak ortak bir motivasyona, yani sürekli “savaş
çıkarmaya” ihtiyaç duyan bir siyaset izlemektedir.
ABD’nin İslâm coğrafyası ile kara sınırlarının olmayışının olumsuzluğunu
aşmak için 70’ten fazla ülke ve bölgede 750 adet faal askerî üs ve 11 adet faal
uçak gemilerinden oluşan dünya çapında devasa bir askerî ağ kurmuştur.
Avrupa’nın Bilinmeyen Stratejik Zaafı
Avrupa’nın Balkanlar ve Türkiye üzerinden Ortadoğu’ya yakın kara sınırları
bulunmaktadır. NATO açısından bunun anlamı şudur: Avrupa ile Asya’yı birbirine
bağlayan bir köprü vazifesi gören Türkiye’yi kim kazanırsa, İslâm coğrafyasının
kalbine o nüfuz eder. ABD bunun çok erken farkına vardı. Türkiye’de askerî
darbeler (1960, 1971, 1980 ve 1997), ABD-İngiliz/Avrupa nüfuz çatışmasının tezahürü
olarak ortaya çıktı.
Avrupa; 1492 sonrasında, doğal kaynaklar ile altın ve gümüş gibi değerli
madenlerin Avrupalı devletlerin yararına aktarılmasına dayanan kapsamlı bir
sömürge stratejisi aracılığıyla Latin Amerika’nın zenginliklerini yağmaladı.
20. Yüzyıl: İttifaklar Çağı
Birinci Dünya Savaşı (1914–1918), İkinci Dünya Savaşı (1939-1945) ve Soğuk
Savaş (1947–1961) dönemleri, özellikle İngilizlerin kendi sömürgelerini ve
siyasi nüfuzlarını korumak amacıyla kurduğu ittifaklar kritik öneme sahipti.
Önce “Üçlü İtilaf”, “Mihver Devletleri” ve “Bağdat Paktı” gibi ittifaklar
ortaya çıkmış; daha sonra NATO ve Varşova Paktı gibi kurumsallaşmış antlaşmalar
oluşmaya başlamıştır.
NATO’nun Öncesi
İkinci Dünya Savaşı, 1 Eylül 1939’da Almanya’nın Polonya’yı işgal etmesiyle
patlak verdi. Bu olay, İngiltere ve Fransa’nın 3 Eylül 1939’da Almanya’ya savaş
ilan etmesine yol açtı. Savaş, ilerleyen süreçte genişleyerek dünya
devletlerinin çoğunu kapsar hale geldi ve iki kampa ayrıldı: Bu bloklaşma; Mihver
Devletleri (Almanya, İtalya ve Japonya) ile Müttefik Devletlerinden (İngiltere,
Fransa, Sovyetler Birliği ve ABD) oluştu.
Türkiye’ye gelince; O, İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesine yedi ay kala sembolik
olarak Müttefik Devletler tarafına katıldı.
İkinci Dünya Savaşı Sonrası Küresel Değişim
İkinci Dünya Savaşı’nın (1945) ardından dünya; geleneksel Avrupa güçlerinin
çöküşü ile ABD ve Sovyetler Birliği’nin süper güç olarak yükselişine tanıklık
etti. Bu durum “Soğuk Savaş” dönemini başlatan radikal değişimleri beraberinde
getirdi.
ABD Açısından İkinci Dünya Savaşı
ABD, Pearl Harbor’a düzenlenen Japon saldırısının ardından Aralık 1941’de
resmen Müttefikler safına katılarak, İkinci Dünya Savaşı’na aktif ve
belirleyici bir biçimde iştirak etti. İlk iki yıl (1939-1941) boyunca Amerika
resmen tarafsız kalmış; ancak Japonya ve Almanya’ya karşı yürütülen savaşta
büyük bir güç olarak öne çıkmadan önce, İngiltere ve Sovyetler Birliği’ne
destek vermiştir.
ABD, bölgesel güç olmaktan çıkıp küresel güce dönüşmek için İkinci Dünya
Savaşı sonrasında meydana gelen küresel siyasi boşluğu değerlendirdi. Bu
bağlamda krizi fırsata çevirmek adına Marshall Planı ile İkinci Dünya Savaşı’nın
yol açtığı yıkımın ardından Batı Avrupa’yı yeniden imar etmek amacıyla 1948
yılında başlatılan bir Amerikan girişimi başlattı. Bu program kapsamında ABD,
dört yıllık bir süre zarfında 13 milyar doları aşan (2024 yılı değeriyle
yaklaşık 133 milyar dolara tekabül eden) bir ekonomik yardım sağladı. Bu
yardımların amacı; borç kavramını bir araç olarak kullanmak suretiyle borçlu
ülkeleri kendisine -siyasi, ekonomik ve askeri açılardan- bağlamaktır.
NATO’nun Kuruluşu
ABD, 1949 yılında (NATO)’nun kuruluşunda ana rol üstlenerek, bu askerî
İttifak aracılığıyla İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Sovyetler Birliği’nin
Avrupa’daki olası herhangi bir genişleme girişimini caydırmayı ve kollektif
savunmayı (Madde 5) amaçladı. Sovyetler Birliği ise buna karşılık yani NATO
tehdidine karşı, kendi liderliğinde Doğu Avrupa’yı korumak amacıyla Varşova
Paktı’nın (1955-1991) kurulmasını sağladı.
Türkiye bu sürecin neresinde?
Türkiye; Sovyetler Birliği ile 600 kilometrelik bir kara sınırını
paylaştığı için bu güce karşı bir kalkan olarak kullanılmak üzere, 18 Şubat
1952 tarihinde ABD denetiminde “Merkezi Rol” üstlenerek paktın tek Müslüman
ülkesi olarak NATO’ya katıldı.
Türkiye, savunma harcamalarında üyeler arasında 9. sırada yer alarak yıllık
GSYİH’sinin %2,09’unu bu alana ayırmaktadır. Uluslararası raporlara göre bu
oranın 2035’te %5’e çıkacağı öngörülmektedir. Türkiye’nin 2026 yılı merkezi
yönetim bütçesi, yaklaşık 19 trilyon TL (yaklaşık 447 milyar dolar) ödenekle
yürürlüğe girmiştir. Sadece Milli Savunma Bakanlığı’na ayrılan 1 trilyon 943
milyar 965 milyon 746 bin TL'lik (yaklaşık 45,7 milyar dolar) bu devasa
harcama; eğitim (Milli Eğitim Bakanlığı: 1 trilyon 452 milyar TL), sağlık
(Sağlık Bakanlığı: 1 trilyon 106 milyar TL) ve tarım (Tarım ve Orman Bakanlığı:
438 milyar TL) bakanlıklarının bütçelerinden katbekat daha büyüktür.[1]
Türkiye o tarihten bu yana, bir üye devlet olarak, çok sayıda askerî
harekâta, misyona ve savaşa iştirak etmiştir. Bu angajmanlar, uluslararası
koalisyonlar veya “Barış Gücü” harekâtı olarak yürütülmüştür. Bunların başında
şunlar gelmektedir:
Kore Savaşı (1950-1953) ve Birinci Körfez Savaşı (1990-1991) gibi
çatışmalarda NATO üyesi olarak önemli lojistik destek sağlayan Türkiye;
1990'lardaki Balkan Krizleri ve Afganistan’daki Barış Gücü Operasyonlarında da
aktif rol oynamıştır. Son olarak IŞİD’e Karşı Uluslararası Koalisyon
Operasyonları (2015-2017 ve sonrası) kapsamında Türkiye; NATO’nun da bir parçası
olduğu Uluslararası Koalisyon’a ait uçakların, Suriye ve Irak’taki “IŞİD”
örgütüne yönelik hava operasyonlarını gerçekleştirmesi amacıyla İncirlik Hava
Üssü’nün kullanılmasına izin vermiştir.
NATO’nun kuruluşunun, Batı dünyasını komünist Sovyetler Birliği’nin
oluşturduğu tehditlere karşı koruma ihtiyacından kaynaklandığı yaygın olarak
bilinmektedir. Neticede Türkiye, Batı bloğunun ayrılmaz bir parçası ve NATO
üyesi hâline gelmiştir. Bu gelişme, ittifakın ABD’den sonra gelen- en büyük
ikinci askeri gücünün ittifaka katılımını simgelemiştir. Dahası, Türkiye
sınırları içerisinde İzmir’de NATO Kara Komutanlığı (LANDCOM) kurulmuş ve bu
birlik, günümüze dek NATO’nun hizmetinde kalmıştır.
Komünist sistemin çöküşünün ardından teorik olarak NATO’ya duyulan ihtiyaç
ortadan kalkmıştı. Ancak, komünist tehdide karşı koymak amacıyla kurulmuş olan
bu ittifakı dağıtmak yerine, sömürgeci kâfir devletler yeni bir düşman kavramı
inşa etme arayışına girdiler. Nitekim 1995 yılında NATO Genel Sekreteri Willy
Claes, yaptığı bir açıklamada, “Batı’yı ve NATO’yu tehdit eden en büyük
tehlikenin İslâmcılık olduğunu” ilan etti. Benzer şekilde, eski Türkiye
Başbakanı Binali Yıldırım da Merkel ile düzenlediği bir basın toplantısında,
'Türkiye, NATO’nun sınırlarını korumaktadır.' açıklamasında bulundu. Bu
açıklama vasıtasıyla, Türkiye’nin; onların deyimiyle 'İslâmi tehdit'e karşı
Batı’nın safında yer alarak, bu sömürgeci kâfir devletlerin taleplerini yerine
getirmek uğruna çalıştığı apaçık ortadadır. Özetle; Türkiye, NATO için adeta bir
taşeron ve kullanılan bir devlet konumundadır.
NATO’nun Geldiği ve Geleceği Nokta
ABD ile Avrupa arasındaki uçurumun; siyasi, ekonomik ve stratejik açılardan
genişlediği aşikârdır. Avrupalı liderlerin Amerika’ya duyduğu güven; özellikle
Trump’ın Grönland ve Kanada’yı ilhak etme çağrıları, Maduro’yu tutuklatması ve
Ukrayna konusunda Rusya ile yürütülen müzakerelerden Avrupa ülkelerini
dışlaması sonrasında ciddi ölçüde sarsılmıştır. Amerika’nın İran’a karşı
yürüttüğü son gerilimler ve ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’in “ABD’nin
Avrupa’daki askeri varlığı ebedi olmayacak.” yönündeki demeçleri, ABD ile
Avrupa arasındaki bu uçurumu daha da derinleştirmiştir.
Tüm bu küstah Amerikan tutumları, NATO üyesi olan birçok Avrupa ülkesini
bireysel hareket ederek NATO ve Amerikan hegemonyasının dışında -Çin gibi
aktörlerle savunma sanayi dahil- çeşitli alanlarda yeni ortaklıklar aramaya
sevk etmiş; hatta son zamanlarda ABD’den bağımsız yeni bir Avrupa savunma
ittifakının kurulmasına ilişkin tartışmaları başlatmıştır. Bu son durum şunu
göstermiştir; ABD’nin öncülüğünde kurulan bir Batı ittifakı olan NATO’nun,
Avrupa ülkelerini bile koruyup koruyamadığı tartışılıyorsa, Ortadoğu’nun
kalbinde bulunan Türkiye’yi koruyacak olması hiç düşünülemez. ABD’nin İran
savaşında, trilyonlarca dolar haraç aldığı körfez ülkelerini koruyamadığına
şahit olduktan sonra şunu rahatça söyleyebiliriz; yarın herhangi bir durumda
NATO ile Türkiye’yi de korumayacak.
Bilindiği üzere Türkiye; 2026 NATO Zirvesi’ne, 7 ve 8 Temmuz 2026
tarihlerinde, başkent Ankara’daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde ev
sahipliği yapacak. İttifakın 36. zirvesi olan ve 2004 İstanbul Zirvesi’nin
ardından Türkiye’nin ev sahipliği yapacağı ikinci zirve olma niteliğini taşıyan
bu etkinlik, NATO Genel Sekreteri tarafından daha önce duyurulmuştu.
Belli ki ABD ve Avrupa bu zirvede Türkiye’yi, “Truva Atı” gibi kullanarak
NATO’nun geleceğine yön verme noktasında kendi çıkarları doğrultusunda
konumlandırmaya devam edecektir.
Tüm bu gelişmeler yaşanırken, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 23 Nisan 2026 Milli
Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda yaptığı konuşmada "milli egemenlik"
vurgusu yapması; Amerikan hegemonyasına boyun eğme gerçeği ile taban tabana
zıt, tarihî bir çelişkidir. Amerikalı ekonomist Jeffrey Sachs’ın dediği gibi: "Eğer
ülkeniz bir ABD askerî üssüne ev sahipliği yapıyorsa, egemen bir devlet
değildir; bu durum, Japonya, Almanya ve Türkiye gibi neredeyse tüm NATO
ülkeleri için geçerlidir."
Son olarak tarih boyunca kâfirlerin ve İslâm düşmanlarının kurdukları her
ittifak ve yapı yıkılmayacakmış gibi görünse de pragmatik esaslar üzerine
kurulduğu için yok olup gitmiştir. Batı’nın kendi çıkarlarını korumak için
kurduğu NATO teşkilatının da derin bir uçurumun kenarında bulunduğu hakikati
artık görülmelidir. Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:
[اَفَمَنْ اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى تَقْوٰى مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانٍ خَيْرٌ اَمْ مَنْ اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى شَفَا جُرُفٍ هَارٍ فَانْهَارَ بِه في نَارِ جَهَنَّمَ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمينَ] "Binasını
Allah’a saygı ve O’nun hoşnutluğunu lazanma temeli üzerine kuran mı daha iyidir
yoksa binasını kaymak üzere olan bir uçurumun kenarına kurarak onunla birlikte
cehennem ateşine yuvarlanan mı? Allah zalimleri doğru yola iletmez."[2]
Ve şöyle buyurmuştur:
[مَثَلُ الَّذينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْلِيَٓاءَ كَمَثَلِ الْعَنْكَبُوتِۚ اِتَّخَذَتْ بَيْتاً وَاِنَّ اَوْهَنَ الْبُيُوتِ لَبَيْتُ الْعَنْكَبُوتِۘ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ] "Allah’tan
başka varlıkların korumasına sığınanların durumu, örümceğin durumuna benzer:
Örümcek, (ağını) kendine bir yuva edinir, ama yuvaların en çürüğü de örümceğin
yuvasıdır. Keşke bilseler!"[3]
[1]
2026
bütçesi Meclis’te: Bütçe açığına denk faiz ödemesi, 3,5 trilyonluk vergi
istisnası, dolaylı vergilerle bütçe geliri; Medyascope.tv
[2]
Tevbe Suresi 109
[3]
Ankebut Suresi 41


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış