BAĞIMSIZLIK MADALYONUNUN ÖBÜR YÜZÜ: UYDU VE TÂBİ DEVLETLER

İbrahim Er

Günümüz kapitalist dünyasının önemli bir parçası olan ulus devletler, kutsanmış sınırlarla çevrili ve genellikle içerisinde bulunan diğer azınlıklara baskın gelmiş bir ırkın temsil edildiği bağımsız devletler olarak kabul edilirler. Özellikle Hilâfet’in ilgasının ardından İslâm toprakları üzerinde kurulmuş bu devletlerde, sınırların çevrelediği vatanın ve çoğunluğu teşkil eden milletin kutsallığı gibi bağımsızlığın(!) ve bu bağımsızlığı elde etmede verilen mücadelenin kutsallığı da tartışılmazdır. Zira bu bağlamda dünyada hemen her devletin bir bağımsızlık günü, düşmandan kurtuluş hikayesi ve bunu gerçekleştiren kahramanları mevcuttur.

Toplumlar nezdinde bağımsızlık algısının önemi büyüktür. Bütün ulus devletlerin halkları, kendi devletlerinin bağımsız olduğunu düşünürler, aksi görüşleri ve bunları ispatlayan delilleri kabul etmek istemezler ve buna karşı dururlar. Bu vakıa, kapitalizmin yayılmacılığının bir tezahürü olarak yapay ulus devletler üzerinde oluşturmuş olduğu algının neticesidir. Kapitalizm sömürü üzerine kurmuş olduğu yayılmacılığını gerçekleştirirken, dünyaya taşımış olduğu değerlerle toplumları etkilemeyi ve üzerlerinde siyasi nüfuz oluşturmayı hedefler. Dolayısıyla demokrasi, özgürlükler, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve tam bağımsızlık gibi kavramlar bu bahsettiğimiz türden kavramlardır.

Ancak son birkaç yılda yaşanan gelişmeler, toplumlar nezdinde kapitalizme ait değerler hakkında şüphelerin oluşmasına sebep oldu. Gazze soykırımı ve Epstein dosyalarının ifşası, tüm dünyada uluslararası düzene, onun hukuk sistemi ve insan hakları konusundaki ciddiyetine karşı büyük soru işaretleri ve hayal kırıklıkları oluşturmuştur. Ancak, özellikle İslâm coğrafyasındaki devletlerin nasıl bir zillet içerisinde oldukları son süreçte ifşa olmasına rağmen, bu devletlerin bağımsızlığı algısının toplumlar nezdinde sarsılmasında etkili olamamıştır. Zira bu konu, üzerinde düşüncelerin değil duyguların egemen olduğu hassas bir konu olup ciddiyetle ele alınması gerekir.

1-       Müstakil/Bağımsız Devletler:

Burada öncelikle bağımsızlığın ve onu belirleyen kriterlerin neler olduğu konusu önem arz etmektedir. Bu mesele; devletlerarası durum incelenmeden, ülkelerin ideolojik yönelimlerinin olup olmadığına bakılmadan ve küresel platformdaki tesirleri göz önünde bulundurulmadan belirlenebilecek bir mesele değildir. Açıkçası bir devletin Birleşmiş Milletler’de (BM) tanınması, bayrağının olması, ordusunun bulunması veya yöneticilerinin belirlenmesi için seçime gidilmesi, onun bağımsız/müstakil bir devlet olduğunun göstergeleri değildir.

Bir devletin bağımsız olup olmadığını belirleyen kriterler; üzerine inşa edildiği ideolojisi, dış politikasını kimin belirlediği, güvenlik ve ekonomisi üzerinde kimin etkili olduğu, yönetici elitin arkasında küresel bir gücün olup olmadığı, devletin küresel siyasette ne kadar etkili olduğu veya küresel baskılara ne kadar dayanabildiği gibi kriterlerdir.

Bugün dünyada BM’de üyeliği bulunan ve bağımsız olarak kabul edilen 195 devlet vardır. Bu devletlerin bağımsızlığı, resmî ya da -daha iyimser bir ifadeyle- hukuki olarak kabul edilen türden bir bağımsızlıktır. Bu devletlerin tamamına yakınının bağımsızlığı, devletlerarası durumdaki yerleri ve dünya siyasetindeki tesirleri açısından pratikte herhangi bir geçerliliğe sahip değildir. Mesela, bir asırdan fazla bir süredir Yahudi işgali altında olan; halkı katledilen, topraklarından sürülen, zindanlara atılan ve son üç yılda da dünyanın seyrettiği ve hatta desteklediği bir soykırıma maruz kalan Filistin de -BM’ye göre- gözlemci statüsündeki bağımsız devletlerden birisidir.

Dolayısıyla gerçek anlamda bağımsız/müstakil devlet; pratik olarak iç ve dış siyasetinde kendi maslahatlarını tamamen kendisi belirleyip siyasetini bu maslahatlara göre yürütebilen devlettir. Bu devletler başka büyük bir devletin emir komuta alanına girmezler, kendi maslahatları doğrultusunda ittifaklar kurarlar veya ittifakları bozarlar ve uluslararası siyasette de etkili olma kapasitesine sahiptirler.

Bu izahatlar çerçevesinde, ulus devletlerin geneli ve özellikle İslâm toprakları üzerinde kurulmuş olanları, resmî veya hukuki açıdan bağımsız görünmekle birlikte bu, devletlerarası durumun pratiği açısından geçerli değildir. Bir devletin gerçek anlamda bağımsızlığı; tüm dünyada ve uluslararası kurumlar nezdinde resmî ya da hukuki açıdan bağımsız olarak tanınmasa bile siyasi, ekonomik, askerî/güvenlik ve stratejik kararlar alma açılarından hiçbir küresel gücün tesirinde kalmadan kendi ideolojisinin göstermiş olduğu maslahatlara göre siyaset yürütebilmesi ile gerçekleşir.

Buna göre; dünyaya egemen olan kapitalist ideolojinin öncü devletleri olan Amerika ve İngiltere başta olmak üzere, komünizmin artığı olan ve sahip oldukları ekonomik güçle kapitalist ideolojiye uyum sağlamakta zorluk yaşamayan Rusya ve Çin, bağımsız/müstakil devletlerin ilk sırada gelenleridir. Eski gücünü ve özellikle Afrika’da sahip olduğu sömürgeleri önemli ölçüde kaybetmiş olsa da Fransa, bu listeye dahildir. Bu 5 devlet aynı zamanda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin de daimî üyeleridir ve dünya siyaseti üzerinde güçleri ve kendi çıkarları doğrultusunda etkisi bulunan devletlerdir.

Dünya siyasetine tesir açısından önemli etkileri olmamakla birlikte Avrupa’nın önemli ekonomik gücü Almanya ve yine yakın geçmişte önemli bir küresel güç iken bugün bu özelliklerinin uzağında kalan İtalya, bağımsız devletlerden diğerleridir. Liste, Portekiz ve İspanya şeklinde devam edebilir. Bunlara ilave olarak; Avrupa’nın birçok devletini, üzerinde herhangi bir küresel mücadeleyi gerektirecek önemi haiz niteliklerinin olmamasından dolayı, bağımsız ancak devletlerarası durumda herhangi bir gücü ve tesiri olmayanlar listesine eklemek mümkündür.

Dolayısıyla devletlerin; askerî, siyasi ve ekonomik yapılarının yanında dünya siyasetini yönlendirme konusundaki tesirleri, tahakküm altına aldıkları alanlar ve küresel baskılar karşısındaki tutumları göz önünde bulundurulduğunda, adeta sırtlanlar sahnesi haline gelmiş bu dünya düzeninde müstakil devlet yani gerçek anlamda bağımsız devlet diye adlandırılabilecek devletlerin sayısının çok az olduğunu anlamak hiç zor değildir.

2-       Birinci Devlet:

Burada, bağımsız devletler içerisinde dünya siyasetine etki bakımından birinci sırada bulunan devlete de değinmek gerekmektedir. Bu, bugünün meselesi olmayıp devletlerarası durumun hiyerarşik yapısının bir sonucu ve dünya siyasetinin yönlendirilmesinin doğal bir şartı olarak tarihin her döneminde güçlü olanın sözünü geçirmeye çalıştığı bir vakıadır. Bu nedenle devletlerarası durumda birinci devlet ile diğer güçlü müstakil devletlerarasında sürekli olarak bir rekabet söz konusudur.

Mesela, eski tarihte Mısır birinci devletken Irak'taki Asurlular bu konumu üzerinde onunla rekabet halindeydi. Roma birinci devletken Fars Devleti onunla rekabet halinde ve onu yerinden etme gayreti içerisindeydi. Raşid Halifeler döneminden Haçlı Savaşları’na kadar İslâm Devleti birinci devletken onun gücüne yakın rekabet halinde bir devlet yoktu. Daha sonra Fransa birinci devletken İngiltere bu konumu üzerinde onunla rekabet halindeydi. İslâmi Hilâfet Devleti vasfıyla Osmanlı Devleti yaklaşık üç asır boyunca birinci devletken Miladi 18. asrın ortalarına kadar bu konumu üzerinde rakipsizdi.

Ulus devlet merkezli dünya düzeninin temellerinin atıldığı 1. Dünya Savaşı öncesi Almanya birinci devletken İngiltere ile Fransa, 1. Dünya Savaşı’ndan sonra da İngiltere birinci devletken Fransa; bu konumları üzerine onlarla rekabet halindeydi. Sonra 2. Dünya Savaşı öncesinde İngiltere birinci devletken Almanya bu konumu üzerinde onunla rekabet halindeydi. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra günümüze kadar ise Sovyetler Birliği ve İngiltere’nin kendisiyle rekabet halinde olduğu, son dönemde yaşadığı büyük güç kaybına ve içinde bulunduğu çöküş sürecine rağmen Amerika, hâlâ birinci devlet konumunu devam ettirmektedir.

Buna göre birinci devlet; küresel siyasete en fazla etki edip onu yönlendirme gücüne sahip olan, uluslararası düzenin istikametini tayin eden ve bunun karşısında diğer devletlerin kendi çıkarları için hesaplar yapmak zorunda kaldıkları devlettir. Onlar, bu konuda ya onunla rekabet eder ya ona yaklaşmaya çalışır ya da onun baskısını dengelemeye uğraşırlar. Zira bu devlet; siyasi etki, ekonomik güç, askerî kapasite, uluslararası kurumlar üzerindeki nüfuz ve diğer devletleri yönlendirebilme kabiliyeti açısından diğerlerinden önde olan devlettir.

3-       Uydu Devlet:

Ulus devlet sisteminin bir sonucu olarak, Osmanlı Hilâfet Devleti gibi parçalanmış devletlerin toprakları üzerinde kurulan onlarca yeni devleti de düşündüğümüzde, dünya üzerinde ismi sadece devlet olan yüzlerce oluşumun bulunması normaldir. Dolayısıyla bu kadar çok devletin birden gerçekten bağımsız olabilmesi kapitalizmin vakıasına aykırı bir durumdur. Zira kapitalist ideoloji gibi yayılmacılığı sömürü üzerine oturtulmuş bir yağma düzeninde devletlerin birbirlerine tahakkümünün olmaması söz konusu değildir.

Dolayısıyla burada, ilk olarak müstakil/bağımsız devletler dışında kalan devletlerin konumunun ne olduğu sorusu akla gelmektedir. “Uydu” veya tâbi devlet kavramı da tam bu noktada devreye girmektedir. Zira bir devlet görünüşte bağımsız olsa da sadece yöneticilerinin başka bir devletin ajanı hâline gelmeleri bile onun fiilen uydu veya tâbi devlete dönüştüğünü gösterir.

Buna göre uydu devlet; özellikle dış siyaseti üzerinde genelde birden fazla küresel gücün tesirinin bulunduğu devlettir. Bu tip devletler, başka bir devlete doğrudan “tâbiiyet” bağıyla değil daha çok çıkar bağıyla bağlıdırlar. Uydu devletler, kendi iç siyasetlerinde genel olarak bağımsız devletlerdir. Bu genelliği bozan ise çoğunlukla İslâm toprakları üzerindeki uydu devletlerdir. Bunun en bariz örneği ise bir zamanlar uydu devlet olan ve bugün artık bu vasfını da yitiren Türkiye’dir. Zira Türkiye, dış siyasetini Amerika veya İngiliz ekseninde yürütürken, iç siyasetinde de bu devletlerin yoğun mücadelesinin tesiri altındaydı.

Özetle uydu devletler, dış siyasetinde büyük ölçüde kendi çıkarına uygun gördüğü büyük bir devletin ekseninde hareket ederler ve bu eksenden kolay kolay ayrılamazlar. Mesela Japonya, iç siyasetinde bağımsız hareket eden ancak dış siyasetini 2. Dünya Savaşı’ndan sonra tamamen Amerikan siyaseti ekseninde yürüten bir uydu devlettir. Keza Avustralya, iç siyaseti üzerinde önemli bir İngiliz etkisi olmasına rağmen, dış siyasetini çıkarları doğrultusunda zaman zaman Amerika veya İngiltere ekseninde döndürür. Benzer durumda olan Kanada da çıkarları doğrultusunda dış siyasetini Amerika, İngiltere ve bunlara nispeten daha az Fransa ekseninde yürüten bir uydu devlettir.

Bunlara bugün güncel vakıada, Amerika’nın saldırılarına maruz kalsa da bölgede yıllarca Amerikan siyasetini yürüten ve onun bölgedeki çıkarları uğruna Müslümanları katletmekten bile geri durmayan İran’ı da henüz statüsü değişmemişken, Amerika’nın uydu devleti olarak örneklere dahil edebiliriz.

4-       Tâbi Devletler ve Türkiye’nin Konumu:

Tâbi devlet; dış siyasetinde tamamen ve iç siyasetinin de bir kısmında büyük bir devlete bağlı olarak hareket eden devlettir. Bunun uydu devletten farkı, dış siyasetini kendi çıkarlarına göre değil, tâbi olduğu devletin çıkarlarına göre yürütmesidir. Bu, devletlerarası siyasette bir devletin inebileceği en düşük seviyedir. Öyle ki tâbi devlet, ister iç ve isterse dış siyasetinde olsun bütün stratejik meselelerde adeta tâbi olduğu devletin tebaasından bir parçaymış gibi hareket eder. İslâm coğrafyasında Mısır ile Amerika arasındaki ilişki bu şekildedir.

Bu konudaki en çarpıcı örnek ise Türkiye’dir. Türkiye siyasetinin son çeyrek asrında söz sahibi olan AK Parti iktidarı, Amerika’nın açık desteğiyle içerideki İngiliz yapısının etkisini önemli ölçüde kırdıktan sonra Türkiye’nin dış siyasetinde de yeni bir rota belirlemiştir. Zira AK Parti öncesi Türkiye dış siyasetini kendi çıkarını gözeterek Amerika veya İngiltere ekseninde yürüten bir uydu devletti. Bugün ise artık dış siyaseti tamamen Amerika’nın çıkarlarını önceleyecek şekilde yürüten bir devlet haline gelmiş, uydu devletten Amerika’nın tâbisi bir devlet hâlini almıştır. Şimdi birkaç başlık üzerinden bunu açıklamaya çalışalım:

Türkiye bugün bölgede Amerika’nın en önemli dayanaklarından biri olarak bölgesel güç haline getirilmeye çalışılan bir devlettir. Bütün bölgesel anlaşmazlıklarda arabulucu rolünü üstlenen, Suriye’de devrim öncesi ve sonrasında Müslümanların yanında yer alıyor görüntüsü vererek rejimin düşmesinin önüne geçen, Gazze’de fiilî olarak Yahudi varlığının arkasında olmasına rağmen, Müslümanların tarafındaymış rolünü oynayarak ateşkese giden yolun önünü açan “Ilımlı Güç” misyonuna sahiptir.

Bugün güncelliği devam eden ve iç siyasette karşımıza sıklıkla çıkan “Terörsüz Türkiye Projesi” de Amerika’nın Ortadoğu’daki istikrar stratejisinin Türkiye’nin iç siyasetiyle ilişkili halidir. Zira bu projenin temelinde, bölgedeki silahlı örgütlerin tamamının tasfiyesi ve silahların devletlerin elinde toplanması yatmaktadır. Buradaki hamle esasen PKK’nın tasfiyesi ile onu destekleyen bölgesel yönetimin üzerindeki İngiliz tesirini kırmaktır. Dolayısıyla Terörsüz Türkiye Projesi, Amerika’nın bölge istikrarının tesisi ile alakalıdır.

Amerika İran’a ilk saldırdığı anda Dışişleri Bakanı Hakan Fidan yapmış olduğu İran’ı suçlar nitelikteki ilk açıklamasıyla, Türkiye’nin bu konudaki tutumunu net şekilde ortaya koymuştur. Gelen tepkiler üzerine Türkiye daha sonra bu konudaki tavrını değiştirerek İran’la ilişkilerini ılımlı şekilde yürütmüştür. Ancak Amerika Başkanı Trump, İran saldırıları sırasında Türkiye’nin tutumuna ilişkin, “Onlar son derece destekleyiciydi.” ifadelerini kullandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı “harika bir lider” diye niteleyen Trump, “Bence Türkiye şahaneydi. Aslında harikaydı; girmemelerini istediğimiz işlerin dışında kaldılar.” dedi.

Gazze ateşkesi, Suriye’de rejimin korunması ve yeni yönetimin yönlendirilmesi, İran saldırıları sırasında Amerika’ya verilen destek ve daha birçok meselede Türkiye ve dolayısıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan, sürekli olarak Trump’ın övgüsüne ve teşekkürlerine mazhar(!) oluyor. Dikkat edilecek olursa, tutarsızlıkları ve ön görünmezliği ile meşhur olan Amerika başkanı Trump’ın belki de tek istikrarlı olduğu ve tutarlı davrandığı konu, Türkiye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan hakkında sürekli olarak sarf ettiği övgü sözleridir. Yalnızca bu bile Türkiye’nin, Amerika’nın tâbi devleti olarak siyasi çizgisinin ifşa olması açısından yeterlidir.

5-       İslâm Toprakları Üzerindeki Devletlerin Niteliği:

İslâm toprakları üzerinde halkı Müslüman olan devletlerin devletlerarası durumdaki statülerine gelince; bu devletler, Osmanlı Hilâfet Devleti’nin ilgasının ardından, birbirlerinden sömürgeci kâfirlerin çizmiş olduğu sınırlarla ayrılan ve geneli milliyetçilik esasına göre oluşturulmuş devletlerdir. Halkları, bütün fikrî ve siyasi taarruzlara rağmen hâlâ bünyelerinde İslâm’ı barındırdıkları halde bu devletler, İslâmi hiçbir niteliğe sahip olmayan ve her biri kapitalist esaslar üzerine kurulmuş devletlerdir. Yani devletlerin taşıdığı değerlerle halkın değerlerinin taban tabana zıt olduğu zorlama yapılardır.

Bu devletlerin varlığı, kapitalizmin yayılmacılığı gereği bir sömürü yöntemi olan ve ele geçirilmesi veya idare edilmesi imkân dahilinde olmayan oluşumların “böl, parçala, yönet” stratejisiyle kolay ele geçirilebilecek bölgeler haline getirilmesinden ibarettir. Onlar, asırlar boyunca yenemedikleri İslâm ordularını ve ele geçiremedikleri İslâm topraklarını, işbirlikçi hainlerin yardımlarıyla Osmanlı Devleti’ni ortadan kaldırarak, kolay yutulabilir lokmalar haline getirdikleri zayıf ulus devletlerle elde etmişlerdir.

Halkının iman ettiği akide ile kendilerine hükmeden devletin akidesinin/ideolojisinin taban tabana zıt olduğu devletler, dünya üzerindeki en zayıf devletlerdir. İslâm toprakları üzerindeki devletlerde olduğu gibi bu devletler, askerî ve ekonomik açılardan kuvvetli olsalar bile ideolojik vasıfları bulunmadığı için siyasi açıdan zayıftırlar. Onların tesirleri ancak uydusu veya tâbisi oldukları devletlerin müsaade ettikleri kadardır. Mesela, Amerika’nın tâbi devleti olan Türkiye’nin bölge siyaseti veya dünya siyaseti üzerindeki tesiri, ancak Amerika’nın desteklediği veya müsaade ettiği kadardır. Nitekim biz, bu devletlerin içinde bulundukları vahim tabloyu son birkaç yıl içerisinde Suriye, Gazze ve Lübnan’a karşı Yahudi varlığının yürüttüğü saldırı, işgal, katliam ve soykırım girişimleri sırasında net şekilde gördük.

Bu açıklamalar ışığında görülüyor ki, İslâm toprakları üzerinde kurulmuş ulus devletlerin tamamı, uydu veya tâbi devletlerdir. Bu devletler içerisinde müstakil/bağımsız bir devlet yoktur. Hatta hızla değişen güç dengeleri neticesinde Amerika’nın bölgede tek egemen güç haline gelmesi, bu devletleri tabi düzeyine indirmektedir. Zira bir devletin uydu veya tâbi olması, gücüyle alakalı değil kendisine tahakküm eden devletin üzerinde sahip olduğu nüfuzla alakalıdır. Mesela, Türkiye bundan 30 yıl öncesine göre her alanda daha güçlüyken, yöneticilerinin Amerikan ajanı olmaları sebebiyle üzerindeki dengeler hızla değişmiş ve gücü artmasına rağmen uydu devletten tabi devlet düzeyine inmiştir. Bugün aynı duruma, bir uydu devlet olan İran üzerinde Amerika’nın onu tâbi devleti yapmak için gerçekleştirdiği saldırılar üzerinden de şahit olmaktayız.

Sonuç olarak, İslâm ümmetinin şu anda kendisine ait bağımsız bir devleti yoktur. Mevcut İslâm toprakları üzerinde kurulmuş devletler, mutlak şekilde Batılı güçlerin nüfuzu altında olan uydu ve tâbi devletlerdir. İslâm ümmeti ancak; dava erlerinin gayreti, ümmetin evlatlarının dirayeti ve Allah’ın Subhanehu ve Teâlâ’nın yardımıyla 2. Râşidî Hilâfet Devleti’nin çok yakında kurulmasıyla bağımsız bir devlete sahip olacaktır. Bu ise Allah Subhanehu ve Teâlâ’ya çok kolaydır.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz