Amerika Birleşik Devletleri (ABD)-Yahudi varlığı “İsrail” iş birliğinde 28
Şubat 2026’da İran’a karşı başlatılan ve eş zamanlı olarak Siyonist işgalciler
tarafından Lübnan’ın hedef alınmasıyla genişletilen saldırının nedenini,
mahiyetini, bölgeye ve dünyaya etkilerini anlayabilmek için öncelikle Donald
Trump’ın yeniden başkan seçilmesiyle ABD’nin dış politikasına yeni bir yön
çizen yönetim değişikliğine bakmak; beraberinde ise Ortadoğu sahasında ortaya
çıkan yeni konjonktürü ve yine ABD’nin Asya-Pasifik stratejisi bağlamında Çin
meselesini etüt etmek gerekir.
Zira -en azından bu makalenin yazıldığı şu âna kadar- henüz bir anlaşmayla
veya taraflardan birinin askerî zaferiyle sonuçlanmayan savaşın seyri
incelendiğinde, meselenin ABD-İran arasında yaşanan bir mücadele olmaktan öte
küresel bir krize dönüştüğü açıkça görülmektedir. Özellikle savaşın hemen
başlarında; İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatarak ABD’yi sıkıştırmak adına önemli
bir hamlede bulunması, ardından Trump’ın buna cevap olarak İran limanlarına
giriş-çıkış yapan gemileri engellemek amacıyla Umman’ın Ras al Hadd kentinden
İran-Pakistan sınırına uzanan bölgeyi kapsayacak şekilde Hürmüz Boğazı’na
abluka uygulaması, süreci iyice tırmandıran gelişmeler olmuştur. Öyle ki
hâlihazırda Hürmüz’ün açılıp açılmaması, ABD-İran savaşının temel konusu hâline
gelmiştir.
Bu girizgâhtan sonra, Amerika’nın Yahudi varlığını da yanına alarak
“Destansı Öfke” adı altında İran’a karşı giriştiği sömürgeci saldırının
sebeplerine geçebiliriz.
1- İkinci Trump Dönemi: “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap”
“Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” (Make America Great Again-MAGA), Donald
Trump tarafından başkanlık kampanyalarında popüler hâle getirilen, ABD’nin eski
gücünü ve hâkimiyetini yeniden kazanmasını hedefleyen milliyetçi bir siyasi
slogandır.[1]
Trump, Amerika’daki siyasi tabaka dışından gelmiş olmasına rağmen Amerika’nın
endişelerinden ve sorunlarından bahsetmesi nedeniyle kendilerini devletin asıl
sahibi olarak gören Cumhuriyetçi Parti’ye adaylığını kabul ettirmeyi başardı ve
MAGA sloganının etkisi üzerinden 2024 seçimlerinde yeniden başkan seçildi.
Mefhumu muhalifinden hareketle, Amerika’nın çöküş içerisinde olduğunu itiraf
eden bu slogan; “savaşları bitireceğim”, “vergileri düşüreceğim” ve
“sınırları güvenli hâle getireceğim” söylemleri üzerinden Amerikan halkında
karşılık buldu.
Ancak kısa süre sonra bu sloganın bir aldatmacadan ibaret olduğu ortaya
çıktı. Dünya, onun pervasız açıklamaları ve öngörülemez, şaşırtıcı tutumları
karşısında adeta şok yaşadı. Savaşları bitirmek bir yana, yeni gerilimlerin
kapısını araladı. Yahudi parlamentosunda, “onlara ismini bilmediği silahları
vermekle” övündü ve “Gazze’yi cehenneme çevirmekle” tehdit etti.
Hindistan-Pakistan çatışmasının fitilini ateşledi, Amerikan uşaklarının ülkeyi
daha fazla bölmek ve felakete sürüklemek için başlattığı Sudan’daki iç savaşı
kızıştırdı. Taliban hükümetini baskı altına almak amacıyla Pakistan’ı Afganistan’a
saldırttı, Yahudi varlığının Suriye’yi bombalayarak güneybatısını işgal
etmesine göz yumdu, haydutvari bir operasyon ile Venezuela Devlet Başkanı
Maduro’yu gece yarısı evinden kaçırarak ABD’ye götürdü ve en son nükleer silah
bahanesini öne sürerek İran’a savaş açtı.
Ayrıca Kanada’yı ilhak etmek, Panama Kanalı’nı kontrol etmek, Grönland’ı
ele geçirmek ve dünyaya gümrük tarifeleri uygulamak gibi tehditleri
dillendirdi. Tüm bunlar ve burada sayamayacağımız çeşitli söylem ve eylemler,
çöküş yoluna giren Amerikan devletinin Trump yönetimi eliyle uygulamaya
çalıştığı bütüncül stratejik planın parçaları niteliğindedir. İran ise bu planı
gerçekleştirme adına önemli bir konumda bulunması nedeniyle Amerika’nın
saldırısının hedefi hâline gelmiştir.
2- Arap Baharı, Aksa Tufanı ve İslâmi Uyanış Tehdidi
Haçlı-Siyonist ittifakının İran’a saldırısının özel motivasyonlarından biri
de ABD’nin II. Dünya Savaşı sonrası hayata geçirdiği ve merkezinde İslâm’la
savaşın yer aldığı Ortadoğu stratejisinin başarısız olmasıdır. 1991’deki
Birinci Körfez Savaşı, ardından 2001 ve 2003 yıllarında Irak ve Afganistan’ın
işgalinin büyük bir ekonomik maliyet ve askerî fiyaskoyla sonuçlanması,
2010-2024 yılları arasında Arap dünyasının en stratejik bölgesinde rejimleri
devirerek tsunami meydana getiren Arap Baharı süreci ve en son 7 Ekim 2023’te
Arap rejimleriyle Yahudi varlığının normalleşme girişimlerini baltalayarak
Ortadoğu’daki tüm denklemi değiştiren Aksa Tufanı Harekâtı, ABD’nin başını
önemli derecede ağrıtan gelişmeler olmuştur.
Bu süreçte özellikle kâfir Batı’nın ileri karakolu olan Yahudi varlığının
Gazzeli mücahitler karşısında yaşadığı hezimetin görülmesiyle birlikte işgalci
Siyonist çetenin yaşadığı güvenlik kaygısı, ABD’nin kartları yeniden kararak
rolleri yeniden belirlemesini kaçınılmaz kılmıştır. Tam da bu noktada İran’ın
bölgedeki rolü ile ABD-İran ilişkisinin boyutunun anlaşılması önem arz etmektedir.
3- Amerika’nın İran Politikası ve Nükleer Dosya
Gerçek şu ki, karşılıklı düşmanca söylemlerin aksine ABD-İran ilişkileri,
ABD’nin çıkarlarını gerçekleştirme yolunda hep uyum içinde hareket etmiştir.
ABD, İran’ı bölgedeki İngiliz nüfuzunu kovmak ve Doğu Avrupa’da Rusya’ya karşı
üsler kurmak için bir korkuluk olarak kullanmıştır. İngiliz güdümlü Şah
rejimine karşı yapılan 1979’daki Humeyni Devrimi’ni, dış politikada ABD
yörüngesinde dönmek şartıyla desteklemiştir. İran ise bunun karşılığında iç
işlerine karışılmamasını istemiştir. Böylece ABD-İran arasında, büyük devletin
yörüngesinde dönerek kendi ulusal çıkarlarını sağlamayı benimseyen “uydu devlet”
ilişkisi tesis edilmiştir.
Bu ilişki zaman içerisinde “Büyük Şeytan ABD”, “‘İsrail’ haritadan
silinmelidir” söylemleri üzerinden sözde bir direniş ekseni kurularak
İran’ın Lübnan, Irak, Yemen ve Suriye’de yayılmacı bir siyaset izleyerek nüfuz
alanı edinmesine evrilmiştir. İran, Irak ve Afganistan işgallerinde ABD’ye
yardım etmiş; ABD de işgalden sonra Müslüman halkın direnişini kontrol etmesi
ve ülkeyi mezhepçi temelde parçalanmış hâlde tutması için Irak’ı ona teslim
etmiştir.
Özellikle Suriye’deki İslâmi devrim mücadelesine karşı İran, Amerika’nın
adamı olan Beşşar Esed’i korumak için bölge ülkelerindeki Şii milisleri
seferber ederek Müslümanların katline ortak olmuş ve büyük cürümler işlemiştir.
Aynı şekilde Yemen’de Husiler kanalıyla ABD’ye nüfuz alanı açmak için uğraşmış
ve hâlâ bu görevine devam etmektedir. Lübnan’da ise İran partisi Hizbullah,
ülkedeki Fransız etkisini sınırlandırmanın yanında düşük yoğunluklu çatışma
projesi olarak Yahudi varlığına karşı denge unsuru rolünü üstlenmiştir.
ABD böylece İran projesini işleterek Yahudi varlığına karşı savaşması
gereken Müslüman orduların görevinin, gücü sınırlı olan direniş örgütlerine
havale edildiği bir ortam var etmiştir. Ta ki 7 Ekim 2023’teki Aksa Tufanı
Harekâtı ortaya çıkıncaya kadar. Bu harekât, Amerika’ya, İran’a yaptığı
yatırımın sona ermesi gerektiğini göstermiştir. Zira İran rejimi ne kadar
istismar ederse etsin bölgede Yahudi varlığına karşı biriken nefreti kontrol
edememiş ve ümmetteki cihat ve devrim ruhunu söndürememiştir. Tabiri caizse
İran projesi, Yahudi varlığının tepesinde patlayarak bir bumerang gibi ABD ve
Batı’nın kendisine dönmüştür.
Yukarıda yazılanlara ek olarak; Trump ve Netanyahu ikilisinin dilinden
düşürmediği ve İran’a saldırının temel gerekçesi olarak sundukları nükleer
silah meselesine gelince… Bu da ABD’nin politik teşvik, iş birliği ve
desteğinden bağımsız değildir. Amerika, 1950’lerden bu yana İran’a nükleer
araştırmalarda resmen yardım etmiştir. Humeyni Devrimi’nden sonra duran bu
araştırmalara, 1989’da yeniden start verilerek dosya bugüne kadar uzanmıştır.
Şöyle ki: Soğuk Savaş sonrası Amerikan politikası, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden
sonra dünyanın dört bir yanındaki askerî üslerdeki Amerikan varlığını
meşrulaştırmak için hayali bir düşman aradı. Amerika, politikalarının çoğunu
İran tehdidiyle meşrulaştırdı. Körfez’i sömürmek ve yerleşmek için İran,
ABD’nin bahanesi oldu. Diğer taraftan Saddam döneminde Irak’ın yükselen askerî
gücüne karşı İran’ın nükleer programı ABD tarafından desteklendi. Tıpkı uzun
yıllar İngiliz güdümünde kalan ancak Modi hükümetiyle birlikte Amerika’nın
müttefikine dönüşen Hindistan’a karşı Pakistan’ın nükleer silah edinmesine göz
yumulması gibi.
İran ile ABD arasındaki nükleer çatışmada açığa çıkan şudur: ABD, çıkarları
el verdiği ölçüde potansiyel düşman gördüğü devletlerin bile silahlanmasına
izin vermekten çekinmemiştir. Bazen mesele müdahaleyi gerekli kılacak bir
gelişim gösterdiğinde, -2015 yılında İran ile Birleşmiş Milletler Güvenlik
Konseyi’nin beş daimî üyesi (Amerika, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere) ile
Almanya’nın oluşturduğu P5+1 anlaşmasında olduğu gibi- sınırlama yoluna
gitmiştir. Fakat çıkarlar değiştiğinde ABD, bu silahları o devletle yeni bir
ilişki kurmak için savaş ve müzakere konusu hâline getirmektedir.
İşte bugün yaşananlar, bu sömürgeci politikanın yansımalarıdır. ABD, İran’a
şok edici bir saldırı yaptı; zira 7 Ekim sonrası beliren yeni dinamikler, bunu
zorunlu kıldı. Çünkü bu saldırıyı varlık-yokluk meselesi olarak gören işgalci
Yahudi varlığını tehdit eden hangi örgüt ve hangi devlet varsa
etkisizleştirilmesi, tam bir teslimiyetle teslim alınması gerekti. Düşük
yoğunluklu çatışmaya dayalı bir denge bile olsa İran ve vekil güçlerinin
tasfiyesi; bunların Suriye’den, Irak’tan, Lübnan’dan ve Yemen’den çıkarılması
veya en azından silahsızlandırılması; İran’ın nükleer silah gelişimi ve
balistik füze kapasitesinin sona erdirilmesi; böylece Siyonist varlığın bölgede
meşru ve tek hâkim güç hâline gelmesi… Devamında ise hain Arap rejimleri ve
uzak-yakın diğer ABD iş birlikçisi yönetimlerin desteğiyle Abraham Anlaşmaları
temelinde koşulsuz itaat ve güç yoluyla barışın sağlanması; nihayetinde kaçınılmaz
olarak Râşidî Hilâfet’in doğuşuyla neticelenecek olan İslâmi uyanış, devrim ve
cihat ruhunun baskı ve kontrol altına alınması ve bölgenin Amerikan şirketleri
için bir yatırım ve sömürü alanı hâline getirilmesi… Haçlı-Siyonist ittifakının
İran’a saldırısının iki önemli sebebinden biridir. Diğeri ise Çin meselesidir.
4- Çin’i Çevreleme ve Dizginleme Stratejisi
Son çeyrek asırdır Ortadoğu’da yaşanan mezkûr gelişmeler, ABD’nin bölgeden
başını kaldıramamasına neden oldu. Bu süreçte Çin, ekonomik açıdan büyüdü,
askerî ve sanayi açısından gelişti; bugün büyük devletlerin rekabet ettiği
nadir toprak elementleri noktasında dünyada tekel hâline geldi. Bu sebeple
Amerika, yükselen güç olarak Çin’i çevreleme; tedarik zincirlerini kırma ve
enerji kaynaklarını kesme yönünde adımlar atmaktadır. Bu kapsamda Venezuela’da
Maduro operasyonunu yaptı. Ardından aynı sonucu elde etmek amacıyla İran’a
saldırıya girişti. Zira Çin, Venezuela’dan 800 bin varil, İran’dan ise 1,5
milyon; toplamda 2 milyon 300 bin varil petrol tedarik ediyordu. Amerika bu
plan kapsamında İran’a müzakerelerde çok ağır şartlar dayatarak onu
yörüngesinde dönen uydu bir devletten, hayati çıkarlarını dahi feda eden ve her
istediğini koşulsuz kabul eden kartondan bir devlete dönüştürmek; böylece
İran’ın ve Hürmüz Boğazı’nın kontrolünü ele geçirmek istedi.
ABD diğer taraftan askerî güçlerini Asya-Pasifik’e konumlandırarak Tayvan
sorununu kaşıyarak; Japonya, Endonezya, Hindistan ve Avustralya gibi ülkelerle
askerî ve güvenlik iş birlikleri yaparak Çin’i kuşatıp baskılamaktadır. ABD’nin
Çin siyaseti başka bir makalenin konusudur; ancak bir örnekle bu bahsi
kapatabiliriz.
Harvard Üniversitesi’nde görev yapan ve ABD-Çin rekabeti konularındaki
çalışmalarıyla tanınan Amerikalı siyaset bilimci Prof. Graham Allison,
öğrencilerine bir sınav yaparak hangi konularda Çin’in ABD’yi geçerek birinci
sıraya yerleştiğini sordu. Seçenekler arasında; imalat, ihracat, enerji
tüketimi, tasarruf, ABD tahvil stoku, yabancı doğrudan yatırımlar, petrol
ithalatı, çelik üretimi, otomotiv pazarı, akıllı telefon piyasası, elektronik
ticaret, lüks ürün tüketimi, internet kullanımı ve en hızlı süper bilgisayar
gibi unsurlar bulunuyordu. Öğrenciler, seçenekler arasında sayılan tüm bu
konularda, Çin’in ABD’yi geçip birinci sıraya yerleştiğini öğrenince şaşkınlık
geçirdiler. Goldman Sachs’ın hesaplamasına göre; Çin, 2041 yılında ABD’nin
yerini alarak dünyanın bir numaralı ekonomisi hâline gelecektir.[2]
Özetle; ABD’nin İran’a saldırısının sebeplerini bu şekilde sıralayabiliriz.
Bu sebeplere, savaştan ciddi ekonomik zarar gören Avrupa ülkelerinin ABD’ye
daha fazla bağımlı hâle getirilmesi hedefi de dolaylı olarak eklenebilir. Ancak
işler, ABD-Yahudi varlığının istediği gibi yürümemiş ve Trump, 14 Mayıs’ta
Pekin’de Çin Devlet Başkanı Şi ile yapacağı görüşmeye; askerî zafer kazanmadan,
İran’la herhangi bir anlaşma yapamadan ve Hürmüz Boğazı’nı açamadan gitmek
zorunda kalmıştır.
Süper Güç Efsanesi ve Hürmüz Krizi
Kibirli ve küstah Trump’ın, “Büyük İsrail” hayalleri kuran soykırımcı
Netanyahu ile birlikte giriştiği İran savaşının üzerinden 76 gün geçti. Dört
günde biteceği hesaplanan savaş, İran’ın kararlı direnişiyle, Amerika içinde
Trump’ın, küresel manada ise Amerika’nın süper güç imajını yere çalan büyük bir
çıkmaza dönüştü.
ABD bu savaşta; uçak ve mayın tarama gemileri dâhil olmak üzere deniz
filosunun üçte birini bölgeye sevk etmesine, dünyanın en gelişmiş 160’tan fazla
savaş uçağı ile İran’a saldırmasına rağmen sonuç alamamıştır. Ortadoğu ve
Körfez ülkelerinde 20’den fazla askerî üssü bulunmasına, İngiltere ve
Fransa’nın askerî üslerini kullanmasına ve işgalci “İsrail”in tüm askerî gücünü
seferber etmesine rağmen bu savaşı kazanamamıştır. Bu savaş, hem Yahudi varlığı
“İsrail”in hem de sömürgeci kâfir ABD’nin yenilmez olmadığını göstermiştir.
Zira onların gücünün asıl kaynağı, İslâm beldelerindeki yöneticilerin
teslimiyetidir.
Bununla birlikte; her biri NATO üyesi olan Batılı müttefikleri de ABD’yi
terk ederek yalnız bırakmıştır. Hatta birçok Avrupa ülkesi, onun burnunun daha
da sürtmesi için hava sahalarını ve askerî üslerini ABD’ye kapattı. Bu da
askerî başarısızlığın yanında çok önemli bir siyasi kırılmaya işaret
etmektedir. Dolayısıyla bu tablo, ABD’nin askerî gücünün en büyük destekleyici
unsuru sayılan siyasi gücünün de mutlak olmadığını göstermektedir. Aslında bu
gerçek, ümmetin özne olduğu Irak, Afganistan, Suriye devrimi ve Gazze’de ortaya
çıkmıştı. Fakat ne yazık ki ibret alınmadı, fırsatlar heba edildi. Yöneticiler,
ucuz koltuklarının bekası için ABD ile dost ve müttefik olmaya devam ettiler.
Sarı öküzü verip sıranın kendilerine gelmesini beklemekten vazgeçmediler. Hâlâ
ABD’nin konuşan dili, gören gözü, tutan eli ve dayanak noktası olmaya devam
ediyorlar.
“Destansı Öfke”den Uzatmalı Ateşkeslere
En görünür hâliyle Amerika’nın İran stratejisi şu dört sebepten dolayı
başarısız olmuştur:
1- ABD, tüm devletlerarası örfleri çiğneyerek müzakereler
sürerken İran’ı vurdu. Bu durum hem Amerika, hem dünya hem de İran kamuoyunda
öfke ve düşmanlığa yol açtı.
2- Yahudi varlığının ABD ile birlikte savaşa katılması ve
eş zamanlı olarak Lübnan’a saldırı başlatılması, ABD’nin “İsrail” için
savaştığı düşüncesini besledi.
3- İran rejiminin hatalı okunması. Dinî lider ve önemli adamların
hedef alınarak, hayati çıkarlarını yok sayacak kadar rejime aşağılayıcı bir
muamele yapılması. Bu durumda halkın bütünleşeceğinin, İran’ın direneceğinin,
Körfez ülkelerini hedef alacağının ve Hürmüz’ü bir kart olarak kullanacağının
hesaba katılmaması.
4- Avrupa’nın ABD’nin peşinden sürüklenmeyeceğinin tahmin
edilememiş ve Çin ile Rusya’nın İran’a vereceği muhtemel teknoloji ve
istihbarat desteğinin hafife alınmış olması.
Nihayetinde mesele sadece İran’ın direnmeyi seçmesiyle sınırlı kalmamakta;
bölge ülkeleri de (vurulmalarına rağmen Körfez ülkeleri dâhil) bir dümeninde
Yahudi varlığının olduğu bir savaşta İran’a karşı kolayca harekete
geçememektedir. Şimdi çıkmaza düşen Trump, meseleyi ABD’nin ustalıkla yönettiği
bir alana taşıyarak çözmeye çalışmaktadır. İslâm beldelerindeki Türkiye,
Pakistan, Suudi Arabistan ve Mısır gibi iş birlikçilerini harekete geçirerek
yeniden İran’ı müzakere masasına çekmek; böylece savaşla ve tehditle
başaramadığını şantaj ve hile yoluyla başarmak istemektedir.
Müzakere Süreci
28 Şubat’ta başlayan savaşta, 8 Nisan’da sağlanan iki haftalık geçici
ateşkesin ardından Tahran ve Washington, 11 Nisan’da Pakistan’da kalıcı ateşkes
için görüşmeler yapmıştı. Yaklaşık 21 saat süren görüşmelerden sonuç
çıkmamıştı. Pakistan’ın arabuluculuğunda ikinci tur görüşmelerin yapılması için
sürdürülen çabalar da ABD’nin İran’a uyguladığı deniz ablukası başta olmak
üzere taraflar arasındaki anlaşmazlık konuları nedeniyle başarılı olamamıştı.
ABD Başkanı Trump, 21 Nisan’da yaptığı açıklamada ateşkesi uzattıklarını
duyurmuştu.
Daha sonra Fars Ajansı, İran’ın Amerika’nın 9 maddelik önerisine karşılık
Pakistan aracılığıyla 14 maddeden oluşan bir öneri sunduğunu; İran’ın
önerisinin kırmızı çizgilerini içerdiğini ve savaşı sona erdirmek için belirli
bir yol haritası ortaya koyduğunu açıkladı. İran’ın Tesnim Haber Ajansı ise
03.05.2026 tarihinde ABD’nin önerisinin iki aylık bir ateşkes içerdiğini;
İran’ın önerisinin ise dosyaların 30 gün içinde çözülmesine vurgu yaptığını ve
savaşın kapsamlı ve nihai olarak sona erdirilmesine, askerî saldırının
yapılmayacağının garanti edilmesine, ABD güçlerinin İran çevresinden
çekilmesine, deniz ablukasının kaldırılmasına, dondurulmuş İran varlıklarının
serbest bırakılmasına, tazminatların ödenmesine, savaşın Lübnan dâhil tüm
cephelerde sona erdirilmesine ve Hürmüz Boğazı için yeni bir mekanizma oluşturulmasına
odaklandığını bildirdi.
İran, dosyaları ayırıp Hürmüz Boğazı krizini başlatmaya çalışırken; ABD ise
tüm meseleleri nükleer dosya ile ilişkilendirmekte ve uranyumun teslimini
herhangi bir anlaşmanın temeli olarak görmektedir.
Müzakere sürecine bakıldığında, ABD Başkanı Trump’ın İran ile bir
anlaşmanın sağlanması konusunda çok hırslı olduğu görünmektedir. Zira bunun
gerçekleşmesi için ülkesindeki en üst düzey ikinci kişi olan yardımcısını,
Pakistan’a gönderdi ancak başarılı olamadı. Ayrıca onu, 21.04.2026 tarihinde
ikinci turun yapılması için yeniden göndereceğini açıkladı; ancak İran, bu
turun yapılmasını reddetti ve bu da boşa gitti. Yine dört gün sonra Trump,
elçisi Witkoff ile damadı Kushner’ı Pakistan’a göndereceğini açıkladı; ancak
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin oradan ayrılmasının ardından
ziyaretlerini iptal etti.
Anlaşılan o ki İran, Amerika’nın bir anlaşma imzalamaya ne kadar ihtiyaç
duyduğunun farkında olup Trump’ın yardımcısıyla bir kez daha görüşmeyi
reddettiği gibi elçileriyle görüşmeyi de reddederek kendi konumunu
güçlendirmeye çalışmaktadır. Tüm bunlar Trump’ı utandırmış, onun yüzüne atılmış
tokatlar olarak değerlendirilmiş, onun bir zayıflık durumunda olduğunu ortaya
koymuştur. İran’ın tutumu ve aynı şekilde Amerika ile beslemesi Yahudi
varlığıyla yeniden savaşa girme hazırlığı dünya çapında övülmüş; İran da “sert
talepleri kabul etmeyeceğini” açıklamıştır. Tüm bu açıklamalar, Trump’ın şu ana
kadar İran’ı kendi şartlarına göre bir anlaşma imzalamaya zorlama konusunda
aciz kaldığını ortaya koymaktadır.
ABD Kamuoyu
Trump’ı müzakerelere bu denli hevesli kılan diğer husus, içerideki
popülaritesinin düşmesi nedeniyle kendisini galip gösterecek bir anlaşmanın
imzalanmasını istemesidir. Çünkü önümüzdeki Kasım ayında yapılacak Kongre ara
seçimlerinde partisinin yenilgiye uğramasından korkmakta olup bu durum, iki yıl
sonra yapılacak genel başkanlık seçimleri üzerinde de etkili olmaktadır.
Nitekim geçtiğimiz haftalarda Washington Post gazetesi, Trump’ın İran savaşının
Amerikan kamuoyunda, Irak ve Vietnam dönemi onaylanmama seviyelerine ulaştığına
dair bir anket paylaştı.
Ankete göre memnuniyetsizlik oranı, 2003’teki Irak Savaşı’na yönelik erken
dönem muhalefetten çok daha yüksektir. Ayrıca katılımcıların %60’ı çatışmanın
bir resesyon olasılığını artırmasından korkarken, %56’sı bunun Amerika Birleşik
Devletleri’ni zayıflattığına inanmaktadır. Bu rakamlar bir bütün olarak ele
alındığında, Amerikalıların çoğunluğunun savaşı ulusal güvenlikten ziyade
istikrarsızlığa katkıda bulunan bir unsur olarak yorumladığını göstermektedir.
Ayrıca 7 Nisan’da yayınlanan Amerikan Pew Araştırma Merkezi verisi,
Amerikalıların %60’ının artık “İsrail”e olumsuz baktığını göstermektedir ki bu,
Amerika Birleşik Devletleri’ndeki kamuoyunda önemli bir kaymaya işaret
etmektedir.[3]
Amerika Birleşik Devletleri’nin; milyarlarca dolarlık askerî yardım
sağlayan, savunma ekipmanlarının çoğunu tedarik eden, en büyük ticaret ortağı
olan ve BM Güvenlik Konseyi’ndeki vetolar da dâhil olmak üzere tutarlı
diplomatik destek sunan Siyonist varlığın, en kritik hamisi olduğu
düşünüldüğünde bu eğilim dikkat çekicidir. Amerikan halkı arasında savaşa ve
Siyonist varlığa karşı büyüyen olumsuz hissiyat, maliyetler artmaya devam
ettikçe daha da büyüyecektir. Bu da Trump ve avanelerinin “Büyük Amerika”
hayalini kabusa çevirecektir.
Olası Sonuçlar ve Gerçekçi Çözüm
Açıktır ki yerel, bölgesel ve küresel düzeydeki kaotik etkilerin ortasında
ABD-İran savaşı çıkmaza ve belirsizliğe sürüklenmiş durumdadır. Amerika
açısından bakıldığında Trump ne yapacağını şaşırmış hâldedir. Eğer yeniden
saldırı başlatmak isterse hedeflerini gerçekleştirebileceği şüphelidir. Zira
bunu kırk gün boyunca denemiştir. Bu nedenle ablukada ısrar etmekte, İran’ı ve
dünyayı kendisiyle iş birliğine zorlayarak krizden çıkış yolu aramaktadır. Bu
yüzden müzakerelerin tıkanması durumunda saldırıya yeniden başlamak zorunda
kalarak kendini zor durumda bırakmamak için ateşkesi süresiz olarak uzatmıştır.
İran’ın da ABD’nin tutumunu anladığı görülmektedir. Bu nedenle Trump’ın
yardımcısı ve elçileriyle müzakereleri yeniden başlatmayı reddetmiş ve çeşitli
alanlarda konumunu güçlendirmeye çalışmaktadır. Ancak İran sahada tek başına
kalmış; Müslüman ülkelerin zayıf devletçiklere bölünmüş olmaları nedeniyle
tümüne, tek başına Amerika hükmetmektedir.
Eğer İran rejimi, Allah’a tövbe ederek Müslüman halklarla arasını düzeltmiş
olsaydı; ilk günlerinden itibaren savaşa karar vermede çok daha cesur olur,
kâğıttan kaplan Yahudi varlığını ortadan kaldırır, bu varlığın ve Amerika’nın
nükleer bombaların atılmasına kadar varabilecek sert tepkisine tahammül ederdi.
Çünkü o zaman Müslüman halkların desteği, onun bekasını ve direnişini garanti
altına alacaktı. Ancak İran’ın, kendisini ümmetin gücünden ve stratejik
üstünlüğünden izole etmesi, velayet-i fakih projesinin bekasından başka bir şey
düşünmemesi, onu Haçlı-Siyonist ittifakıyla sonuna kadar giden bir
hesaplaşmadan alıkoymaktadır. Bu tereddüt, İran’a kesinlikle bir zafer getirmeyecek;
bilakis küresel küfür güçleri kendi aralarında anlaştığında onu yeniden tavize
ve teslimiyete sürükleyecektir.
Dolayısıyla artık tablo nettir ve bu saatten sonra yapılması gereken
bellidir. İran, tek başına sergilediği direniş ile ABD’nin yenilmez olmadığını
göstermiştir, evet. Ancak ABD efsanesinin ve şer imparatorluğunun tam anlamıyla
yıkılması için bundan çok daha fazlasına ihtiyaç vardır. Bu da orduları ve
halkları başta olmak üzere İslâm topraklarının siyasi, ekonomik ve stratejik
tüm üstünlüklerini tek bir çatı altında birleştirecek bir devleti ikame etmekle
olur. O devletin adı Râşidî Hilâfet’tir. Hilâfet; geçmişte olduğu gibi
Amerika’nın kibrini yok edecek, onu vergiye bağlayacak, dahası kendi
anakarasında onu tehdit ederek İslâm’a boyun eğdirmeye muktedir olacak
devlettir.
Hilâfet, Allah’a yardım edecek; Allah’ın hükümlerini uygulayacak ve
dolayısıyla Allah’ın yardımına mazhar olacak; adaleti ve cihadı ile dünyayı
aydınlatacak, Allah da onu zaferiyle şereflendirecektir. İşte o zaman Amerika’ya,
maskesi düşene dek ders üstüne ders verilecektir. Allah’ın izniyle Hilâfet’in
kurulması uzak değildir. Sadece zaman meselesidir; İslâm ümmetinin irade ortaya
koyarak Amerika’ya koltuk değnekliği yapan iş birlikçi rejimleri devirmesi
kadardır.
[إِنْ تَنْصُرُوا
اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ] “Ey iman
edenler! Eğer siz Allah’a (dinine) yardım ederseniz, O da size yardım eder,
ayaklarınızı kaydırmaz.”[4]


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış