İSLÂMÎ BELDELERDEKİ JEOSTRATEJİK KANALLAR VE BOĞAZLARIN DÜNYA EKONOMİSİNE ETKİSİ

İsmail Kılıçkaya

İnsanlara “dünyanın en güçlü devletleri hangileri?” diye sorulsaydı, yıllar önce muhtemelen akla gelen ilk isimleri sıralanırdı: ABD, Çin, Rusya. Bugün ise bu soruyu farklı sormanın zamanı geldi. Güç nedir; askeri mi, ekonomik mi yoksa başkalarının muhtaç olduğu şeyi elinde tutmak mı? Eğer güç, bu son tanımı da içeriyorsa o hâlde dünyanın gerçek anlamda “güçlü” olması gereken coğrafyası, bambaşka bir yerdir; İslâm coğrafyasıdır. Çünkü modern medeniyetin hayatını sürdürdüğü şeyin; petrolün, gazın ve deniz ticaret yollarının büyük çoğunluğu, bu toprakların üzerinden ya da tam ortasından akmaktadır. Peki, öyleyse neden bu toprakların insanları, sahip oldukları bu devasa güce rağmen dünya siyasetinde söz sahibi değildir? Bu makale, o çarpıcı çelişkinin peşine düşmektedir.

1. BOĞAZLAR: PETROLÜN VE TİCARETİN ŞAH DAMARLARI

Dünya deniz ticaretinin %80’inden fazlası, birkaç kritik boğaz ve kanaldan geçmektedir. Bu güzergâhların tamamına yakını ya doğrudan İslâm coğrafyasında bulunmakta ya Müslüman beldelerin topraklarınca kuşatılmakta ya da İslâm beldelerinin kıyıları arasından akmaktadır. Bunlar, soyut bir coğrafya dersi değildir; modern dünyanın kalp atışlarıdır.

Hürmüz Boğazı – Dünyanın En Değerli “56 Kilometre”si

İran ile Umman arasındaki dar su koridoru, yalnızca 56 kilometre genişliğindedir. Ama bu dar şerit, dünya petrol ticaretinin %21’ini tek başına taşımaktadır. Günde 21 milyon varil ham petrol bu boğazdan geçer. Suudi Arabistan’ın, BAE’nin, Irak’ın, Kuveyt’in ve İran’ın petrol ihracatı Hürmüz’e bağlıdır. Eğer bu boğaz kapanırsa küresel petrol piyasasındaki bir “kalp krizi”nden farklı bir şey olmaz. Varil fiyatlarının 150-200 dolar bandına fırlamasıyla, Japonya ve Güney Kore gibi ülkelerin birkaç hafta içinde stratejik rezerv krizine girmesi kaçınılmaz olur. Bunu bilen İran, Hürmüz kartını onlarca yıldır Batı’nın yüzüne tutmaktadır. Tehdit işe yarıyor mu? Kısmen. Ama yeterince kullanılabiliyor mu? Hayır. Çünkü bu kozun arkasında bütünleşik, stratejik ve bağımsız bir İslâm Devleti yoktur.

Bâb’ül Mendeb – Kızıldeniz’in Kilidi

Yemen ile Cibuti arasındaki bu dar boğaz, Süveyş Kanalı’na açılan kapıdır ve günde 8,8 milyon varil petrol buradan geçer. 2023–2024 yıllarındaki Husi saldırıları, bu güzergâhın ne kadar kırılgan olduğunu tüm dünyaya gösterdi. Uluslararası konteyner sigortaları beş katına çıktı; devasa şirketler rotalarını değiştirmek zorunda kaldı. Yemen’de bir hareket, Avrupa süpermarketlerinin raflarını etkiledi. İşte bu, coğrafyanın gücüdür. Ama bu gücün arkasında, bütün İslâm coğrafyasını temsil eden ve onu hesaplı şekilde kullanan bir irade yoktu.

Süveyş Kanalı – 193 Kilometrelik Küresel Tasarruf

Mısır’ın kontrolündeki Süveyş Kanalı, Avrupa ile Asya arasındaki deniz mesafesini yaklaşık 7 bin kilometre kısaltmaktadır. Yılda 19 binden fazla gemi geçer. 2021’de tek bir geminin, Ever Given’in kanala sıkışması altı gün sürdü ve bu altı günde küresel ticaret, 57 milyar dolarlık kayıpla yüz yüze geldi. Mısır, bu kanaldan yıllık yaklaşık 9 milyar dolar gelir elde etmektedir. Peki, Mısır bu geliri, bölge halklarının lehine bir güç olarak kullanabiliyor mu? Hayır. Çünkü Kahire’de oturan yönetim, İslâm coğrafyasının değil başka güçlerin sözcüsüdür.

Malakka Boğazı – Asya’nın Enerji Şah Damarı

Malezya ve Endonezya arasındaki Malakka Boğazı, yıllık 3,4 trilyon dolarlık ticaretin geçtiği dünyanın en yoğun deniz koridorudur. Çin’in enerji güvenliği bu boğaza o kadar bağımlıdır ki Pekin, bu durumu stratejik bir zafiyet olarak “Malakka ikilemi” adıyla resmî belgelerine geçirmiştir. İki Müslüman beldenin toprakları arasındaki bu dar su, Asya’nın büyük ekonomilerinin hayat damarıdır. Ama bu güzergâhı “kontrol eden” Müslümanlar, Çin’in korkularını bir koz olarak hiçbir zaman kullanamamıştır.

İstanbul Boğazı – Montrö’nün Kilidi

Türkiye’nin egemenliğindeki İstanbul Boğazı, Karadeniz ile Akdeniz’i birleştiren stratejik bir geçiş noktasıdır. 1936 tarihli Montrö Sözleşmesi bu boğazı, bugün hâlâ uluslararası hukukun en tartışmalı meselelerinden biri hâline getirmektedir. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısından hemen sonra boğazın savaş gemilerine kapatılması kararı, Türkiye’nin bu kozun farkında olduğunu gösterdi. Ancak bu da sonuç itibarıyla münferit bir devlet kararıdır; İslâm ümmetinin ortak bir stratejisinin ürünü değildir.

 



Şekil 1 – İslâm Coğrafyasındaki Kritik Geçiş Noktaları: Günlük Petrol (mb/g) ve Yıllık Ticaret Hacmi (Trilyon $)

 

2. RAKAMLARIN ARKASINDAKİ ÇELİŞKİ

Şimdi bir an durup bu tabloya beraber bakalım. Ortadoğu ve çevresindeki İslâm coğrafyası; dünyanın kanıtlanmış ham petrol rezervlerinin %64’üne, doğal gaz rezervlerinin %40’ına ve küresel deniz ticaretinin en kritik dört, beş güzergâhına ev sahipliği yapmaktadır. Bu rezervlerin üzerinde yaşayan yaklaşık 1,9 milyar Müslüman bulunmaktadır. Buna karşın halkı Müslüman devletler, BM Güvenlik Konseyi’nde kalıcı veto hakkına sahip değildir. Dünya para birimlerinin hiçbirinin çapası, İslâm ekonomisi değildir. Küresel teknoloji standartlarını belirleyen, uluslararası ticaret anlaşmalarının kurallarını yazan, savaş ve barış kararlarını açıklayan masalarda İslâm coğrafyası, genellikle nesne olarak yer almaktadır; özne olarak değil.

Bunun üzerine düşündüğümüzde, insanın aklına hemen şu soru geliyor: Bu bir yetenek meselesi midir? Hayır. Bir kaynak meselesi midir? Kesinlikle hayır. O hâlde sorun nerededir?

3. ASIL SORUN: KAYNAK DEĞİL, YÖNETİM NİZAMI

Bir Körfez ülkesini düşünün. Günde milyonlarca varil petrol ihraç eder. Ama o petrolün fiyatını kendi başına belirleyemez. Dolar dışında bir para birimi ile satmayı talep edemez; denerseniz ne olacağını Irak ve Libya öğretti. Kendi petro-dolarlarını bile çoğunlukla New York ya da Londra’daki bankalara yatırır. Ordusu, en son Batılı silahlarla donatılmıştır ama o silahların bakımını Batılı teknisyenler yapar; yazılımı, Batılı komuta sistemiyle çalışır. Kısaca şunu söyleyeyim: Bu ülkeler petrolü çıkarmaktadır ama petrol onlara gerçek anlamda güç vermemektedir.

Bu paradoksu anlamak için uzağa gitmek gerekmez. 2019 yılında Aramco tesislerine yapılan dron saldırıları, Suudi petrol üretimini anlık olarak yarı yarıya düşürdü. Suudi Arabistan, saldırıya karşılık verebilir miydi? Teoride evet. Pratikte, her hamlesi ABD’nin onayına, “İsrail”in tepkisine ve bölgesel dengelerin hassas hesabına tabi olduğu için; verilen cevap, “kınama açıklaması” oldu. Bu tablo, bir kaynakla ne yapabileceğinizin değil o kaynağın arkasında nasıl bir irade ve hangi siyasi sistem olduğunun göstergesidir.

Sorun şudur: İslâm coğrafyasına bugün hâkim olan yönetim sistemi, İslâm’ın öngördüğü ve tarihsel olarak gerçekleştirdiği siyasi yapı değildir. Arap milliyetçiliği, ulus-devlet modeli, laik cumhuriyetçilik ya da monarşik rejimler; bunların hepsi, temelde İslâm’dan bağımsız olarak oluşmuş ya da dayatılmış sistemlerdir. Bu sistemler içinde Müslümanlar, kendi coğrafyalarının efendisi olamaz; kendi kaynaklarını kendi iradeleriyle kullanamaz. Çünkü bu sistemler, ümmetin birliğini değil parçalanmışlığını ve bağımlılığını yeniden üretmek üzere kurgulanmıştır.

Bakın, Hürmüz Boğazı’nın kıyısında İran var. Diğer yakasında Umman var. Kaynakların içinde Suudi Arabistan var, Irak var, Kuveyt var, BAE var. Hepsi Müslüman coğrafyası. Ama hepsi ayrı ayrı birer ulus-devlet. Birbiriyle zaman zaman rekabet ediyor, zaman zaman çatışıyor; birinin “kapatma” tehdidi, diğerini de vuruyor. Bölünmüşlük, aynı zamanda güçsüzlüktür. Müslümanların bu stratejik koridorları gerçek anlamda bir koz olarak kullanabilmesi için önce siyasi olarak bir araya gelmesi gerekmektedir.

4. TARİH TANIK: HİLÂFET DÖNEMİNDE JEOSTRATEJİK GÜÇ

Tarih unutulmuş değildir. Osmanlı Hilâfeti döneminde İstanbul Boğazı yalnızca Türk veya Osmanlı milliyetinin değil ümmetin stratejik kapısıydı. İpek ve baharat yollarını kontrol eden İslâm Devleti, yüzyıllarca Doğu ile Batı arasındaki ticaretin hem güvencesi hem de belirleyicisiydi. Avrupalı devletler, ticaret imtiyazı için İstanbul’a yalvarmak zorundaydı.

Hilâfet canlıyken Hicaz’daki kutsal topraklara kim girebilir, kim giremezdi? Hint Okyanusu’nda kim serbest ticaret yapabilirdi? Mekke ve Medine’nin yanı sıra Basra Körfezi ve Kızıldeniz kıyıları üzerinde kim söz söylerdi? Bu soruların cevabı, tek bir siyasi otoritede toplanıyordu: Hilâfet. Bugün ise aynı topraklar, onlarca küçük devlete bölünmüş; her biri ayrı bir başkente, ayrı bir orduya ve çoğu zaman birbirine rakip çıkarlara sahip durumdadır. Bu parçalanma tesadüf değildir; sömürge döneminin en kalıcı mirasıdır.

5. ALLAH’IN VAADİ VE YENİDEN DOĞACAK İRADE

Buraya kadar yazdıklarım bir analiz yazısıydı. Bundan sonrası ise bir iman meselesidir ve bunu açıkça söylemekten çekinmiyorum.

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem pek çok hadis-i şerifinde İslâm’ın yeniden yükseleceğini, Hilâfet’in yeniden tesis edileceğini müjdelemiştir. “nübüvvet yolunda Hilâfet”in geleceği; yeryüzünün doğusunun da batısının da Müslümanlarca fethedileceği vaat edilmiştir. Bu, bir siyasi slogan değildir. Bu, bir peygamberin sözüdür ve tarih, peygamber sözlerinin hak olduğunu defalarca göstermiştir.

Müslümanlar, sahip oldukları topraklara, kaynaklara ve stratejik koridorlara gerçek anlamda hükmeden tek bir siyasi irade altında yeniden bir araya geldiğinde; yani Râşidî Hilâfet Devleti yeniden kurulduğunda, tablo bugünkünden kökten farklı olacaktır. Hürmüz Boğazı bu devletin elinde olacak. Bâb’ül Mendeb bu devletin sınırları içinde kalacak. Süveyş Kanalı bu devletin kontrolünde işleyecek. Malakka’da da sesini yükseltebilecek bu devlet. Ve bu koridorları, kendi halkının yararına, başkalarına karşı ise ağırlığı hissedilen bir koz olarak kullanabilecektir.

Düşünün: Petrolü pazarlayan değil petrolün fiyatını belirleyen bir İslâm Devleti. Boğazları kullanan değil boğazların geçiş koşullarını dikte eden bir Hilâfet. Küresel ticaret masasında “varlığı yok sayılan” değil kuralları yazan bir siyasi irade. İşte bu, İslâm’ın tarihsel olarak başardığı şeydir ve bu, tekrar mümkündür.

Bugün Batı’nın en büyük korkularından biri, budur. Ortadoğu’da tek bir güçlü, İslâm Devleti’nin ortaya çıkmasının önüne geçmek için harcanan diplomatik, askerî ve istihbarat enerjisi tesadüf değildir. Irak parçalandı. Libya paramparça edildi. Suriye yakıldı. Bu tesadüf müdür? Hayır; Müslüman coğrafyasının bütünleşmesini önlemeye yönelik bilinçli bir stratejinin sonuçlarıdır.

Ama hiçbir beşerî strateji, Allah’ın takdirini engelleyemez.

SONUÇ: SORUN KAYNAK DEĞİL YÖNETİM NİZAMIDIR

Bu yazıyı tek bir cümleyle özetlemem gerekirse şunu söylerim: Müslümanlar fakir değildir; yönetimsizdir. Güçsüz değildir; bölünmüştür. Kaynaksız değildir; kaynaklarını kullanacak siyasi iradesini kaybetmiştir.

Hürmüz Boğazı hâlâ durmaktadır. Süveyş hâlâ akmaktadır. Malakka hâlâ en yoğun ticaret koridoru olmayı sürdürmektedir. Körfez hâlâ dünyanın en büyük petrol ambarıdır. Tüm bunlar, İslâm coğrafyasının üzerindedir ve kaybolmamıştır. Eksik olan, bu muazzam gücü siyasi iradeye dönüştürecek olan İslâm’ın öngördüğü tek devlet yapısıdır; Râşidî Hilâfet’tir.

O gün geldiğinde -ki Allah’ın vaadi ve Peygamber’in müjdesiyle o gün gelecektir-, dünyanın jeostratejik haritası yeniden çizilecektir. Bu sefer, sadece kaynakları elinde bulunduranlar değil o kaynakları kendi iradesiyle yöneten Müslümanlar olarak, dünya siyasetini belirleyen ve yön veren güç olacaklardır.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz