Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın, Nebi Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e tatbik, koruma ve yayması için
açıkladığı İslâm akidesi, fert ve toplum
olarak hayatta insanın müşküllerinin şer’î hükümler ile çözüme kavuşturabilmesi
ve uygulanabilmesi için siyasi bir varlık(devlet) istemektedir. Dolayısıyla
ister ictimai olsun ister siyasi olsun isterse iktisadi olsun insan hayatını
düzenleyen ve müşküllerini çözen nizamların ve kanunların tamamı, İslâm akidesi
ile yani tevhit ile örtüşmelidir.
Bu külli esasımız, İslâm
akidesine iman eden Müslümanların yol haritası olmuştur. Yine İslâm dininin,
diğer semavi dinler Hristiyanlık, Yahudilik vb. gibi insanlar tarafından
değiştirilememesinin tabii formülü haline gelmiştir.
Kelime-i tevhit Allah Subhanehû ve Teâlâ’ya imanın hayata
yansıma metodunu oluşturmaktadır. Bu sebep ile Kelime-i tevhitten amaçlanan
kasıt sadece Müslümanların akide olarak bir olması, ona davet vazifesinin
korkmadan, çekinmeden taşınması, ona güvenilmesi, onun dışındaki düşüncelerin
ret edilmesinden ibaret değildir. Ebetteki bu konular olmazsa olmazımızdır.
Fakat bu metodun hayatta hissedilir maddî tezahürlerinin olması gerekmektedir.
Lakin mesele daha büyük bir iddiayı üzerinde barındırmaktadır.
Aynı Akabe'deki
Medine’li gençlerin, La İlahe İllallah'ı kabul ettiklerini bildirip,
Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem'i
himayelerine aldıklarını açıklamalarını "dünyaya meydan okumak"
olarak izah etmelerinde oluğu gibi, hissedilir maddî bir neticeyi ortaya
çıkarmalıyız.
Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in yaşadığı
topluma şöyle seslendiği ve seslenişinden çok kısa bir süre sonra hissedilir bu
maddî vaadin netice vermesinde olduğu gibi;
“Ey Kureyş cemaati! Bana itaat edin ki kıyamete
kadar bütün insanlar da sizin ardınızdan yürüsün ve Benimle birlikte La İlahe
İllallah deyiniz. Bütün Araplar size boyun eğeceği gibi, Arap olmayanlar da
size cizye ödeyecektir. Allah'a yemin ederim, Kisra'nın ve Kayser'in
hazinelerini Allah yolunda harcayacaksınız.”
Bu duygu ve fikirlere
sahip olan Müslümanların oluşturduğu kitlelerin; bugün dünyayı sömüren,
halkları birbirine düşüren, insanoğlunu mutsuzluk, huzursuzluk, fakirlik
bataklığına saplayan ABD ve İngiltere’nin egemenliklerini yerle bir edecek, İslâm
dininin talep ettiği siyasi varlığı ortaya çıkarmamız gerekmektedir.
Bu sebep ile tevhîdî
metodu anlayabilmek için “tek bilme, Allah'ın zatını ve sıfatlarını
zihinlerde tasavvur olunan, vehimlerde ve hayallerde tahayyül edilen (düşlenen)
her şeyden tecrit etmektir. Bu yönüyle Allah'ın zatı ve sıfatlarıyla bir tek olduğunu
bilmek ve inanmaktır” gibi edebî ve gönüllerimizi okşayan rutin bilgilerden
zihinlerimizi kurtarıp, aynı duygu ve fikre sahip olan İslâmî kitlelerin,
hissedilir neticeye sevk edecek bir idrake ulaşması gerekmektedir.
Tevhit Müslümanların tek
bir güç, tek bir hüküm koyan, tek bir ümmet, tek bir bayrak, tek bir devlet,
tek bir ordu, tek bir halife olmasını talep eden bir kavramdır. Yani iman
edenlerin yönetimlerinin Allah Subhanehû
ve Teâlâ’nın hükümleri ile mecz edilerek tek bir esas üzerine oluşturulmasıdır.
Ecdadımızın Kelime-i tevhidi,
Allah Subhanehû ve Teâlâ’ya imanın
hayata yansıma metodu olarak hayatlarına nasıl işledikleri kesinlikle sabittir
ki, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem zamanından en son İslâmî Devlet
Osmanlı’nın yıkılışına kadar geçen zaman içinde bütün hâkimler, kendilerine arz
olunan davaları İslâm kanunları gereğince karara bağlıyorlardı. Bu davaların
cezai veya ahvali şahsiye adını verdiğimiz-miras, şahsî, ailevî, hukuka ait
olmalarıyla muamelata ait olmaları fark etmezdi. Yargı birdir. Tek bir akideden
Kelime-i tevhitten beslenir. O da; şer’î kanunlar gereğince karar vermektir. Bu
devrede mahkemelerin, İslâm yurdunda bir kere de olsa İslâm dışı doktrinlerle
hüküm verdiği görülmemiştir. Buna en güzel delilimiz, mahkemelere ait özel
sicil defterleridir. Bu sicil defterlerini bugün Irak, Mısır, Şam, Kudüs ve
İstanbul’da bulabiliriz. Bu durum Batı hadaratının İslâm yurdunun tevhidine
etki ettikten sonra hâkimlerin şer’î ve medenî hâkimler diye ayrılışına kadar
devam etti.
İşte bu sebeple Rasul SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in siyerini, ondan rivayet edilen hadis metinlerini ya da İslâm
tarihi okumalarımızı İslâm’ın akide, çözümler ve bunların tatbik, koruma,
yayılma esasları açısından değerlendirmemiz gerekmektedir. Bilakis bu metinlerde
amaçlanan hedeflerin belirlenmesi, hayatta var etmek için nasıl bir irade
ortaya konulması, hareketin nasıl sınırlandırılması, amellerin tevhîdî metot
ile idrak edilip belirlenmesi gerektiğine dair tespit ve çıkarımlar yapmalıyız.
Bu anlamda siyasi
konjonktürümüzde ilerlemek isteyen Müslümanların kurdukları kitlesel yapılar
için Peygamber efendimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in kitlesel hareket
metodunu değiştirmesi için yapılan teklifler karşısında izlediği tevhîdî metodu
açıklayan rivayetleri yukarıda izah ettiğim açıdan incelemeye çalışacağım.
Nebevi toplumsal değişim
metodundan taviz verilmesi için yapılan tekliflere baktığımızda; bu tekliflerin
Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e toplumun farklı statülerinden
yapıldığını gözlemleyebiliriz. Bu statüler üzerinden hareket ederek İslâm’ın
değişim metodu üzerine yapılan saldırıları daha da iyi anlamlandırabiliriz.
Toplumsal ilişkiler aracılığı ile gerçekleşen bu tekliflerin hepsinin maddî
yaptırımlarının ve sonuçlarının olduğunu yani muhatabın ve muhatap olunanın
hissedilir neticeler elde etmek için yaptıklarını söyleyebiliriz.
Vahyin ilk inzal olduğu
toplumsal yaşamdan bugünkü toplumsal yaşama kadar toplumda değişim iddiası ile
çalışan kitlesel metoda üç farklı statüden tekliflerin olduğu gözlenmektedir.
a- Toplumun ölçülerini,
mefhumlarını, maslahatlarını tatbik eden, yöneten siyasi varlık,
b- Toplumun
şekillenmesinde, haberlerin taşınmasında, legal ya da illegal etkiyi oluşturan
kamuoyu,
c- Toplumu değiştirme
iddiasında bulunan aynı fikir ve duyguya sahip olan kitle mensupları,
İşte bu makalede, Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın toplumun
değişimini sağlamak için sınırlandırdığı nebevî değişim metoduna yapılan
teklifleri bu üç sınıfta açıklamaya çalışacağım.
a- Toplumun ölçülerini, mefhumlarını, maslahatlarını tatbik
eden, yöneten siyasi varlıklar.
Peygamber efendimiz SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’e, Mekke’nin siyasi varlığı ilk başta aklın fıtratına
uygun teklifler sundu. Yani fayda ve zararı göstererek yaptığı çalışmanın hem
kendilerine hem de kendisine zarar vereceğini, aralarında adil ve çekişmeyi
sonlandıracak, iki tarafın da itibar ettiği bir aracıyı bularak tekliflerini
sundular:
En uygun kişi hiç
şüphesiz Ebu Talib idi. O SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in ihtiyaçlarını
karşılamış, O’nu büyütmüş ve aralarında minnet duygusu oluşmuş biriydi. Aynı
zamanda Ebu Talib toplumun dengelerini bilen ve Mekke’nin yönetim şekline
itibar eden birisiydi. Yeğeni Muhammed SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’i yanına
çağırarak; “Ey yeğenim! Kavmimizin ileri gelenleri bana geldiler. Onlar,
aranızda adilane bir anlaşmanın olup, bu çekişmenin sona ermesini istiyorlar” dedi
ve sonra Kureyş’lilerin teklifini kendisine iletti.
Hz. Peygamber SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in aklın fıtratına uygun gelen ve maslahatları düşünmesini
tavsiye eden teklif karşısında aynı minvalde toplumun maslahatlarını kuşatacağına
dair bir cevap iletir ve Hz. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem
amcasına şöyle cevap verir:
“Ey amcacığım! Ben
onlara öyle bir kelimeyi kabul ettirmeye çalışıyorum ki, bu kelimeyi kabul
ettikleri takdirde, onlara sadece Araplar değil, tüm dünya tâbi olur.”
Kureyş yönetimine
dünyaya liderlik edebilme potansiyelini sunan. Sadece kendilerinin değil tüm
insanoğlunun maslahatlarını düşünebilecek teklif karşında:
“Biz bir kelime değil,
bin kelime bile söylemeye razıyız. Ama o kelime nedir?” dediler.
Resulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem;
“O kelime, la ilahe
illallah’tır.”
diye cevap verdi.
Bu cevabı duyar duymaz,
ayetlerde de belirtildiği gibi “Muhammed toplumun alakalarını düzenleyen,
hüküm veren kaynağı tek ilah yapıyor, gidin, sizden istenen kendi hüküm veren
ve toplumu düzenleyen ilahlarımıza ibadet etmeye devam etmektir” şeklinde
söylenerek çıkıp gittiler.
Tabii ki toplumu yöneten
siyasi varlığın yöneticileri, tekliflerinin toplumu değiştireceğini iddia eden
kitlenin kurucusunda işe yaramadığını gördüklerinde hemen tekliflerinin
içeriğini değiştirerek tehdit etmeye başlarlar. Peygamber efendimiz SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in yapılan teklifi ret etmesi karşısında canı ve
sevdikleri ile tehdit edilerek toplumsal bir kural Mekke’de işledi. Toplumu
değiştirmek için izlediği metottan vazgeçirmek, metodunda izlediği
parametreleri değiştirmek ya da korku mefhumu ile etkilenmesini sağlayarak
tehditler ile karşılaştı.
Ebu Talib bu tehditti
iliklerine kadar hisseti ve Mekke yönetiminin yeğeninin toplumu değiştirmek
için yaptığı çalışman yöntemini değiştirmemesi karşısında olabilecekleri
yeğenine anlatmak için yanına gitti:
“Ey Yeğenim, toplumu
yöneten yöneticilerimiz gelip bana Muhammed uzlaşmaya varmak istemiyor.
(Kendini ve etrafındakileri helak edecek bir tavır sergiliyor.) Bana ve kendine acı. Altından kalkamayacağım
bir yükün altına beni ve sevdiklerini salma!”
Âlemlere rahmet olarak
gönderilen Peygamber efendimiz, amcasının
bu tehdit karşısında vakıadan etkilendiğini,
kendisine verdiği desteği çekeceğini, kendisini Kureyş’lilere teslim
edeceğini, artık kendisine yardım edecek gücünün kalmadığını, Mekke yönetiminin
amcasını etki altına aldığını fark ederek şu karşılığı verdi:
“Amcacığım, Vallahi bu
işten(metodumdan) vazgeçmem için güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler,
yine de(tevhîdî metottan) vazgeçmem. Allah bu dini üstün getirene(İslâm’ın
siyasi varlığını ortaya çıkarana) veya ben bu uğurda ölene kadar bir an bile
izlediğim yoldan geri kalmam.”
O güne kadar yönetim ve
kitleler arasında oluşan bütün pazarlık ilişkilerini değiştirerek, fayda ve
zararı esas alarak, ilahi metodundan vazgeçmeyeceğini. Toplumun değişimini
Allah’ın talep ettiği şekilde sağlayacağını, metodundan ölüm de olsa
dönemeyeceğini topluma açık bir şekilde tebliğ etmiş oldu.
Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e gelen teklifler sadece tehdit
içerikli değildi. Toplum içinde tevhîdî metodun etki ettiğini gören Mekke
yönetimi Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in tevhîdî metodunu çelişkiye
düşürmek, içerisine bâtıl düşüncelerin sızmasını sağlamak için teklifler de yaptı.
Onlar bu söz ve
teklifleriyle Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'e düşmanlıklarının
asıl nedenini göstermekteydiler. İslâm’ın küllî esasında yanıltmacalarla, madem
derdiniz devlet kurmak o zaman gelin devlet kurmanıza yardım edelim. Eğer bu
devlet toplumun alakalarını düzenleyen hükümlerde ortak aklı ya da vakıaya göre
şekillenmeyi kabul ederse bu bizim için sorun teşkil etmez. Yani sosyal,
siyasi, ekonomik, hukuki konularda yetkilerinin "La İlahe İllallah" çağrısı ile sona erdirilmek
istendiğini ve bu şekilde olduğunda bunu kabul edemeyeceklerini
bildirmekteydiler.
Egemenlik ve tevhid ile ilişkili
gelen teklifler aslında egemenlikten pay isterken hükmetme yetkisi
istiyorlardı. İsteklerine göre, hükmün hiç değilse bir kısmı kendilerine ait
olmalıydı. Egemenlikten, yani bir şey hakkında, onun doğru-yanlış, iyi-kötü,
güzel-çirkin, hak-bâtıl, yasak-serbest, olduğu konusunda karar verme,
dolayısıyla bir şeyi yasaklama veya serbest bırakma yetkisinden pay
istiyorlardı. Bu isteğin bireysel konuları olduğu kadar, toplumsal konuları da
kapsadığı açıktır. Onların bu isteğine Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve
Sellem, "La İlahe İllallah" diyerek Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın
egemenliğinde kimseyi ortak kabul etmeyeceğini söylemiş oldu. böylece İslâm davetinin
değişim metodunu da açık bir şekilde bildiriyordu.
"Hüküm yalnız Allah'ındır." (Yusuf 40
"O kendi hükmüne
kimseyi ortak etmez." (Kehf 26)
Teklif çeşitleri bunlar
ile bitmiyor, şeytan, Müslümanları aldatmak için insan fıtratına en cazip
teklif, yol ve yöntemleri karşısına çıkartıyor. Bunlardan en önemlisi maddî
tekliflerdir. Bugün Müslümanların oluşturduğu kitlesel hareketlerde en çok
dikkatimizi çeken unsur da budur. Müslümanlara toplumun kalkınmasının maddî
unsurlara dayanması gerektiğini söyleyen Batılı fikirler ve siyasi semboller, onlara
iş adamı olduklarında, mevkî ve akademik kariyer gibi maddî unsurları elde
ettiklerinde toplumun değişimini kolayca sağlayabilecekleri
mugalatası/yanıltmacası aşılayarak tevhîdî metottan saptırdıklarını
görebiliyoruz.
İşte bu minvalde Allah
Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in değiştim metoduna gelen bir
teklifi inceleyelim:
Mekke’nin yöneticileri,
birgün Resûli Ekrem’e;
"Sana, içimizde en
zengin adam olacak şekilde mal verelim. İstediğin kadınla evlendirelim. Yeter
ki sen, ilahlarımızı kötülemekten (metodundan) vazgeç" dediler. Sonra da şöyle
konuştular:
"Eğer, bu
dediğimizi kabul etmez ve yapmazsan sana yeni bir teklifimiz var. Hem senin
için, hem bizim için hayırlı olan bir teklif?"
Resûli Ekrem; "Nedir,
o hayırlı teklif?" diye sorduğunda;
Mekke’nin yöneticileri;
"Sen bizim
tanrılarımız olan Lât ve Uzza'ya bir yıl tap, biz de senin ilahına bir yıl
tapalım"
dediler.
Resûli Ekrem’i bu
yanıltma ile ilahi metodundan saptırarak ve tavizler verdirerek kendi
sistemlerine entegre etmeye çalışıyorlardı. Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sistem içine girerek dönüşümü
sağlayabileceğine inandırıp bunu araç olarak kullanarak ilahi amacına da
böylece ulaşabileceğini kabul etmesini bekliyorlardı. Fakat hayatının gayesi
hak ve bâtılı bir birinden ayırma olan Resûli Ekrem’in şu iki hususta formüle
olduğunu anlayamadılar;
1-Kitlesel çalışmasında
amellerin şer’î hükümlere uygun olması gerektiği
2-Yine bu çalışma için
amel ettiklerinde Allah’ın rızasını gaye edinmeleri gerektiği
Böylece kitle sadece
Allah’ın rızasını kazanma isteği ile ilahi amaca hedeflenmesinin yanında hareketinde
de şer’î hükümler ile kayıtlı kalıyordu.
İslâm dini insanın
hayatta karşılaştığı bütün sorunlara çözümler sunmak için sizi ve bizleri
yaratan Allah Subhanehû ve Teâlâ
tarafından gönderilen, insanoğlunun içgüdülerini ve uzvi ihtiyaçlarını doğru
bir şekilde tatmin edilmesini göstermek için Arapça bir hitap ile
gönderilmiştir. Zihinlerinizi Batı hadaratından kurtarın. Zira o, sizin
Rabbinizin hitabını anlamanızı engelleyecek, kalplerinizi Müslümanların
sorunları karşısında katılaştıracaktır. Şüphesiz
Yaratıcımız olan Allah bir tek ilahtır. O’nun hükmünde çelişki ve çevreden
etkilenme olmaz. O zaman egemenliği sadece eksiklerden münezzeh olan Allah’a
iade edelim. Geçmiş hatalarımızı bağışlaması için ondan mağfiret dileyelim.
Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın
egemenliğine ortak koşan yöneticilerin ve yönetilenlerin vay halile…
Bu anlamda Fussilet Suresini
tekrar okumanızı tavsiye ederim.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış