Büyük devlet nedir, Büyük
devleti oluşturan argümanlar nelerdir, Büyük devlet nasıl olunur? Bu gibi
sorular ilk devletin oluşumundan itibaren cevabı herkes tarafından aranan
sorular olmuştur. İlk devletlerde “atalar kültü” de denilen yöneticiyi kutsama,
yönetici grubunu “Tanrı’nın temsilcisi” olarak görme ve onun herkesten daha
zengin ve daha güçlü olduğuna inanma, ona tâbi olmanın şeref olduğunu kabul
etme, onun uğruna törenler, yüceltme merasimleri yapmanın kutsallığına inanma
oldukça yaygındır. Bu dönemler yöneticinin ne kadar çok insanı himayesine
alırsa o kadar güçlü olduğunu ispatladığı dönemlerdir. O dönemlerde (M.Ö. 375)
Platon böylesi devlet anlayışına karşı çıkmış ve ideal devlet olarak tarif
ettiği günümüz demokrasisini model olarak görmüştür. Bu model sonraki devletler
içinde mihenk taşı olmuştur. Fakat buna rağmen Platon için devlette eşitlik
değil sınıfsal farklılıklar söz konusudur. Devleti kural koyucu, militarist
gücü elinde tutan, zorbalığa müsait, halkı kendi söylemlerini uygulamaya mecbur
kılan yapısal bir aygıt olarak görmesi de onun demokrasiden taviz verdiğini
göstermez. Zira onun tanımladığı devlet biçimi tam da günümüzün militan
demokrasisini tarif etmektedir. İlk çağlardan günümüze kadar versiyon
değiştirerek gelen demokrasi “Büyük Devlet”
olgusu içerisinde önemli bir yerdedir. İslâm öncesi toplumlarda büyük
devletin mikyası yöneticinin şöhreti olduğu kadar, halkın onun şöhretini
arttırma mücadelesi ile doğru orantılı idi. İslâm sonrası toplumlarda ise bu
mikyas Batı’nın en önemli alternatifi olarak Platon ile başlayan ve sonraları Yunan
Felsefesi’nden de etkilenerek günümüze tam bir beşerî düzen olma özelliği ile
gelen demokrasi olmuştur. Böylece Batı tüm dünyaya Demokrasi=Güç formülünü yutturmuştur. Fakat her nedense
demokrasinin gücüne inanan ve güçlü bir demokrasi ile yola çıkan devletler asla
devletlerarası arenada güçlü devletler olarak boy gösterememişlerdir. Örneğin
demokrasi beşiği Amerika insan haklarını ihlal etme konusunda oldukça güçlüdür
ve toplumsal bir adaletten yahut gelir dağılımından asla bahsedilemez.
Özgürlükler konusunda sadece ferdî özgürlükler üzerinde duran ve diğer
tehlikeli unsurlar karşısında militan
demokrasi kılıcını çıkaran bir devlettir. İrili ufaklı devletleri
bağımsızlık savaşına sokan ve bunda da oldukça yardımcı olan ABD’nin asla kendi
himayesindeki ülkelere bağımsızlık vermeyeceği de bir gerçektir. Yine bir başka
model ülke İngiltere’nin kraliyet ailesine verdiği maddî-manevi kıymetin
demokrasi ile uzaktan yakından alakası yoktur. Hatta Birleşik Krallık ismini hâlâ
muhafaza etmekte ve kendini “Güneşin Batmadığı İmparatorluk” olarak hafızalara
kazımak istemektedir. Hülasa, devlet için Batı’dan ithal edilen yaklaşımlardan “büyük”
ve “güçlü’” olma olguları gerçekte yanlış idrak edilmiş ve yanlış uygulamalara
maruz kalmıştır.
Firavun yönetimindeki
Mısır’da piramitlerin görkemli oluşu, Nemrut’un şatafatlı heykeller diktirmesi,
sonraki dönemlerin büyük devletlerinden Çin’in büyüklüğünü korumak ve
düşmanlarına korku salmak maksadıyla yaptığı Çin Seddi onun önemli büyüklük
ölçülerinden biridir. Japonya’nın tam donanımlı askerî gücü ile büyüklük
yarışına girdiği, Amerika’nın atom bombasıyla tehdit savurduğu, Rusya’nın yer
altı kaynakları ile düşmanlarına boyun eğdirdiği, Almanya’nın sanayi hamleleri
ile diğer devletlere yön verebildiği, İngiltere ve Fransa gibi devletlerin
sömürge arttırma çabası II. Dünya Savaşı sonrasındaki büyük devlet olmanın en
mühim argümanlarıdır.
Artık güç dengelerinin
somut göstergelerle değil de fikrî ve siyasi unsurlarla belirlendiği 21.yy’da
diplomasinin, algı yönetiminin, sosyal psikolojinin ve toplum mühendisliğinin
gücü ve kudreti kökleştiren özelliği ister istemez devletlerin kültürünü
belirler hâle geldi. Artık liderlerin varlıklarını ispatlama mücadelesi zulüm
ve istibdat ile değil tebaa ile bütünleşme ve kaynaşma gereğini doğurdu.
Yönetici taifesinin kibrini ve büyüklüğünü bırakıp ötekileşme kılığına
bürünmesini zaruri kıldı. Ama her şeyden önemlisi de bir devleti diğer
devletlerden daha güçlü kılan en etkili silah değişti. Bu silahı formüle etmek
gerekirse A’nın normalde B’ye yaptıramayacağı bir şeyi B’nin kendi rızası ile
yapmasını sağlamak diyebiliriz. İşte böylece ideolojinin devletlerin güç
dengelerini değiştirecek en önemli silah olduğu anlaşıldı.
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı
A. Davutoğlu bizim bir cümle ile tanımladığımız “güç” kavramını “Stratejik Derinlik” adlı kitabında şöyle formüle
ediyor: Güç=(SV+SP) x (SZxSPxSİ). Bu formülde etkisi az olan SV(Sabit Veriler;
tarih, coğrafya, nüfus ve kültür) PV(Potansiyel Veriler; ekonomik kapasite,
teknolojik kapasite ve askerî kapasite)dir. Ama etkisi çarpan değer olarak daha
fazla olan SZ (Stratejik Zihniyet), SP (Stratejik Planlama) ve Sİ (Siyasi
İrade)dir. Burada Stratejik Zihniyet ‘İdeoloji’yi, Siyasi İrade ise bu
ideolojiyi tatbik etmedeki iradeyi temsil etmektedir. Aslında formül doğru
sonuçlar verebilir. Bunun delillerini güçlü devletlerde görmekteyiz. Fakat
maalesef ki tatbikatta Türkiye nezdinde bir emare mevcut değildir. Bu formülü
ifade etmemizdeki temel sebep de aslında başlıkta da dediğimiz gibi AK’lanmanın
öteki yüzünü göstermektir. Bakanların, başbakanın hatta cumhurbaşkanının
tespitleri, söylemleri, yazdıkları, çizdikleri her şey ‘Ak’lanmanın bir
yüzüdür. Ama ne yazık ki zihniyet ve irade denilen önemli özelliklerin başka
unsurlarda aranması, başka beklentiler içine girilmesi kötü gidişatı bir türlü
değiştiremediğimizin en acı yanıdır.
Böylesi bir tablonun
yanı sıra binlerce yıl öncede kaldığını sandığımız ‘Saray Kültürü’ bu gidişatı
değiştirmeye muktedir olacak mı? Bu çok görkemli, şatafatlı saray Türkiye’nin
gücünü ve stratejik derinliğini arttıracak mı? Bu saray gerçekten de
prestijimizi ve karizmamızı koruyacak mı? Evet, cevabını aradığımız bu saray
Atatürk Orman Çiftliği arazisi üzerine inşa edilen 1000 odalı yeni Cumhurbaşkanlığı
Sarayı’ndan başkası değildir. Değeri günümüz parasıyla 1 milyar 370 milyon TL
olan aynı zamanda yanına 250 odalı bir evin de yapılması planlanan bu saray
Rusya’daki başkanlık sarayı olan Kremlin’den yirmi kat, Amerika Birleşik
Devletleri başkanlık sarayı olan Beyaz Saray’dan yedi kat daha pahalıdır. Peki,
bu iki devletin sarayından daha maliyetli olmasına karşın bu saraylardan daha
etkili ve daha fonksiyonel olabilecek mi? Bu saraylar kadar yaptırım gücüne
sahip mi? Bu gibi soruların ardı arkası kesilmeyen, kafalarda oluşturduğu
bulanıklığı çözemeyen sarayın inşa nedeni nedir? Bundan sonra hangi amaca hizmet
edecektir?
İlk olarak diyebiliriz
ki bu saray başta başbakanlık için düşünülmüştü. Sonra “Yeni Türkiye” hedefiyle
yola çıkan AKP hükümeti ileriyi de düşünerek bunu daha sonraları adına “Başkan”
diyeceğimiz kişi için tasarladı ve tıpkı diğer örneklerinde gördüğümüz gibi
Başkanlık Sarayı için olması gereken hiçbir harcamadan kaçınılmadı. Ama her
nedense “Halkın İktidarı” bu inşaatı gücü yettiğince halkından sakladı. Her
açılışında binlerce insanı toplayan iktidar, saray inşaatının temel atma
törenini bile yapmadı. Hatta inşaat
belli bir seviyeye gelene kadar kimsenin ruhu bile duymadı. Tüm bunlar yaşanırken
“Nereden geliyor bu dümenin suyu?” sorusunu soranlara yetkili ağızlar “Bu saray
halkın sarayı, isteyen gelir, görür ve kalır.” diyor. Yapımından haberi
olmayanlar için yapılan bir saraydan bahsediliyor. Sonra eleştiri oklarına AK
Parti Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin "Bu tür yapılar
ülkelerin prestij yapılarıdır. O bakımdan hangi paraya mâl olduğu konusu hiç
önemli değildir." cevabını
veriyor. Şahin’e şu soruyu sorsak nasıl cevap verirdi acaba; “Sizin
defalarca kınadığınız İsrail varlığından korkmadan mazluma yardım götüren 10
vatandaşın katledildiğinde, askerlerinin başına çuval geçirildiğinde,
bıçağınızın dayanacak kemiği kalmamasına rağmen o bıçağı o kemikten bir türlü
kaldıramadığınızda bile, o saray yıkılan prestijinizi yeniden sağlayabilir mi?”
Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ise ismini soranlara bu sarayın ülkeyi “AK” günlere
ulaştıracağı düşüncesiyle AK Saray ismini verdiklerini söylüyor ve ekliyor: “Bu
ülkenin başbakanı yıllarca dört odalı bir evde kaldı ama kimse bir başbakanın
sizin ve bizim yaşadığımız evler gibi klasik bir evde yaşamasını konuşmadı.”
Yine aynı Adalet Bakanına şu soru sorulur muydu acaba; “Sizler görkemli
Adalet Sarayları inşa ettiniz Avrupa’nın en büyük Adalet Sarayını yaptınız,
peki bu saraylarınız adaleti tesis etmeye yetti mi?” Bir başka Ak
Saray sorusu da eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e soruldu ve o şu cevabı verdi:
“Kudüs işgal altındayken, Mescid-i Aksa’dan Müslümanlar kovulurken
sizin Ak Saray ile ilgili soru sormanız doğru değil.” Peki doğru soruyu biz soralım: “Bu saray
gasıp İsrail varlığına korku salabilir mi? Ya da bu saraydan necis Yahudilere
ültimatom verilebilir mi?”
ABD’nin önde gelen haber sitelerinden Global Post’un verdiği bilgide
saray için harcanan para ile (615 milyon dolar) neler yapılabileceği şöyle
özetlendi;
1-Türkiye’de
Suriyeli göçmen krizi çözülebilir.
2-Ebola
hastalığı dünyada son bulabilir.
3-Suriye, Sudan, Kongo, Afrika ve Somali gibi milyarlarca dolar yardıma
ihtiyaç duyan ülkelerde ihtiyacın büyük bir kısmı karşılanabilir.
4-Her Ankaralıya 136, İstanbulluya 44 ya da her Türk vatandaşına 8 dolar
dağıtabilir.
5-24 bin 415 yeni öğretmen işe alınabilir.
Tabii ki bizler ABD menşeli medya kuruluşlarının baktığı zaviyeden
bakacak değiliz. Bizler Müslümanlar olarak İslâm’ın zaviyesinden bakmak zorundayız.
İslâm Devleti’nin ilk dönemlerinde Hz. Ebubekir’in yöneticiliğinde devlet
içerisindeki maddî sıkıntıyı bütün servetini hibe ederek çözmeye çalıştığını
biliyoruz. Hiçbir adalet sarayı olmamasına rağmen Hz. Ömer’in adaleti nasıl tesis
ettiğini de biliyoruz. Yine bizler devletin malının ümmetin malı olduğu
bilinciyle nasıl titiz davrandığını ve ümmetin malını canından daha kıymetli
gören halifeleri de biliyoruz. Mütevazı yerlerinden tüm dünyaya nizam veren
sultanları da biliyoruz. Bizler Osmanlı Hilâfet Devleti’nin görkemli
saraylarının, şatafatlı binalarının da haklarını nasıl iade ettiklerini ve
gereğince nasıl kullandıklarını da biliyoruz.
Geçmiş devletlerden kalan kültür kalıntıları ile o devletler gibi kalkınmak asla beklenmemelidir. Zira günümüz devletlerinin kalkınmaları için tek çıkar yol ideolojilerinin olması ve onun tatbik edilmesidir. İdeoloji ile haykıran kalabalıkların meydanlarda çıkardığı ses, ideolojisiz liderlerin saraylarından söyledikleri cılız sözleri karşısında onlarca kat daha etkili ve anlamlıdır. Saraylar kişileri, kurumları ‘Ak’lamaya asla yetmez, zira ‘Ak’lanmak isteyenlerin özlerine dönüp akidelerinin gereğini yapmalarından başka yolları yoktur.
“Akrabaya,
yoksula ve yolda kalmışa hakkını ver, israfla saçıp savurma. Muhakkak ki saçıp
savuranlar şeytanlara kardeş olmuşlardır. Şeytan ise Rabbine karşı çok
nankördür.” (İsra 26-27)


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış