Her sene şaşalı bir
şekilde kutlanan Cumhuriyet Bayramı’nın esasında ne demek olduğunu hiç düşündünüz
mü? Ne kutlanır bu törenlerde? Hangi kazanımlar? Birlikte düşünelim…
Cumhuriyet ilan
edilmeden önce insanlar arasındaki ilişkileri tanzim eden nizamın adı ve
içeriği ile başlayalım düşünmeye. Mustafa Kemal’i ve onun İslâm karşıtı ve
hatta İslâm düşmanı uygulamalarını meşrulaştırmak için icat edilmiş resmî
tarihi bir kenara bırakarak meseleye yaklaştığımızda hakikatlere ulaşmak hiç de
zor değildir.
İnkılap Tarihi ve
Atatürkçülük kitaplarındaki bozguncu bilgiler Cumhuriyet öncesinde padişahlık
olduğunu, babadan oğula geçen bu sistemden kurtulmanın modern çağa ayak
uydurmak olduğunu söyler. Oysa padişahlık diye bir sistem yoktur. Padişah
farsça bir kelime olup bey, efendi, muktedir anlamına gelen "pâdi"
ve hükümdar anlamına gelen "şâh" kelimelerinden oluşmakta ve
"şahların en büyüğü" manasına gelmektedir. İslâmiyet öncesi İran'da
hüküm süren Sâsâni hükümdarlarının sıfatı
iken daha sonra Osmanlı hükümdarları ve Delhi sultanları tarafından
da kullanılmaya başlanmıştır. Yani padişah sözcüğü bir nizamı değil; nizamın
başındaki hükümdarları sıfatlamak için kullanılmıştır. Tekrar İnkılap Tarihi
kitaplarına dönecek olursak ortadan kaldırılan şeyin sadece bir sıfattan ibaret
olmadığını görürüz. Bilakis ortadan kaldırılan şey hayat nizamının ta
kendisidir. Zira Cumhuriyet devrimlerini anlatmak için kurulan her cümle bir
nizamın değiştirildiğine işaret etmektedir.
Osmanlı Devletinde
insanların arasındaki ilişkileri düzenleyen nizam neydi sorusu tam da burada
sorulması gereken bir sorudur. Bu kritik sorunun cevabı ihtilaflar denizinde
ihtilafsız duran bir ada gibidir. Hiç kimsenin inkâr etmediği gerçek; Osmanlı’nın
İslâm ile yönetildiğidir. Uygulama
hataları, zulümler, yanlış anlayışlar olsa da Osmanlı Devleti’nin nizamını teşkil
eden esasi unsur İslâm İdeolojisidir. Osmanlı, kuruluşundan son nefesine kadar
doğrusuyla yanlışıyla, zaman zaman inkıtâya uğramış olsa da İslâm ideolojisini
tatbik etmiş bir devlettir. Nitekim Osmanlıya ihtişamını kazandıran yegâne güç
tek başına İslâm ideolojisidir. Yüzyıllar boyunca göçebe hayatı yaşayarak
dünyada hiçbir söz sahibi olmayan bir kavmi dünyanın lideri haline dönüştüren İslâm
İdeolojisi.
Osmanlı’nın Hilâfet Devleti
olup olmadığı, İslâm ideolojisini tatbik ettiği nizamın kaynağı kılıp kılmadığı
konusunda şüphe taşıyanlar için birkaç anekdot paylaşmak yerinde olacaktır.
Bilindiği gibi Yavuz
Sultan Selim Osmanlı’nın ilk halifesidir. Nitekim tarihi kaynaklarda Yavuz’dan
halife olarak bahseden birçok belge bulunmaktadır. Bursa müftüsü Mısır’ın
fethinden sonra Yavuz Sultan Selim’e gönderdiği tebrik mektubunda “devlet ve Hilâfet’in ebedi olsun” diye
dua etmiş, Bursa kadısı da Sultan Selim’e “Şarkın
muzaffer halifesi ve fatihi” diye hitap etmiştir. Ayrıca 1519 yılında
Trablusşam Kanunnamesi’nde Yavuz Sultan Selim’e atfen “Halife” unvanı
mükerreren yer almıştır.
Cevdet Paşa: “Yavuz, Mısır’ı fethetmekle, Hilâfet’in
belgesi olan Peygamberimize (SallAllahu Aleyhi ve Sellem) ait mübarek eşyayı, İslâm’ın
saltanat merkezi olan İstanbul’a getirdi. Saltanat ve Hilâfet’i toplamakla
Devlet-i Âliyye en yüksek seviyeye ulaştı.” (Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet)
diyerek Osmanlı’nın Hilâfet Devleti olduğunu açık bir şekilde beyan etmiştir.
Muhammed Habib Efendi
1916 yılında Beyrut’ta yayınladığı eserinde Hilâfet’in dindeki yerini ve tarihi
konumunu geniş olarak inceledikten sonra “İslâm
Hilâfeti’nin Osmanlı Devleti’yle kâim olduğu” konusunda geniş açıklamalarda
bulunur. Yazar eserin üçüncü bölümünü “İslâm
Hilâfet Devleti’nin Osmanlı Devleti’nin ortadan kalkmasıyla son bulacağı”
konusuna tahsis etmiştir. “İslâm Hilâfeti
siyasi bir bedendeki dinî ruh gibidir. Onun bedeni ise Osmanlı Devleti’dir”
diyerek bütün Müslümanları Osmanlı Devleti’ne destek vermeye davet etmiştir.
Müellif “Osmanlı Devleti’nin ortadan
kalkması durumunda İslâm Hilâfeti de ortadan kalkar ve bunların yerine başka
bir şey getirmek de mümkün olmaz” diyerek Osmanlı’nın yıkılması durumunda
Müslümanların şerefinin kaybolacağını, birliğinin ve bütünlüğünün yok olacağını
söyleyerek Müslümanların şuurlu hareket edip, özellikle İngiliz politikalarına
alet olmamaları konusundan uyarılarda bulunmuştur. (Seyyid Muhammed Habib
Efendi, Hablû’l-İ’tisam ve vucûbu’l-hilafe fi dini’l- İslâm)
Osmanlı’nın İslâm
şeriatını tatbik ettiğine dair en önemli belge sanırım Mecelle’dir. İçerisinde
eleştirdiğimiz birçok husus olmuş olsa da Mecelle’de bir kanun maddesinin yer
alması için Kur’an ve Sünnet’te yer bulması yahut Kur’an ve Sünnet ile
çelişmemesi esas alınmıştır. Nitekim Mecelle Esbâb-ı Mucibe Mazbatası’nın son
cümlesi şu şekildedir.
“Bu Mecelle’de Hanefî mezhebinin dışına çıkılmayıp
içerisindeki maddelerin ekserisi halen Fetvahane’de muteber ve tatbik edilmekte
olduğu cihetle bunlar hakkında bahse lüzum görülmeyip fakat yine Hanefi
hukukçulardan bazı ileri gelenlerinin muteber sözleri, insanların menfaatlerine
uygun ve asrın ihtiyaçlarına cevap vermesi sebebiyle alınmış…
İçtihad edilen meselelerde hangi kavl (söz, görüş) ile amel
olunması Hilâfet makamınca istenirse onunla amel etmek vacip olduğundan takdim
olunan Mecelle’nin üst tarafı gereği gibi amel olunmak emrini hâvi
Padişahımızın mühürleri ile mühürlendikten sonra tabedilerek….”
Görüldüğü üzere Osmanlı
Devleti, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in kurmuş olduğu İslâm Devleti’nin
son bayraktarı idi. Bu bayrak Cumhuriyetin ilanı ile yere düştü ve sahipsiz
kaldı. Tıpkı Muhammed Habib Efendi’nin 1916 yılında söylediği gibi…
Cumhuriyet
kutlamalarının aslında, İslâm’dan kurtulma sevinci yatmaktadır ve İslâm’ın
hayat sahnesinden uzaklaşmasına sevinenler de ancak sömürgeci kâfirlerdir.
Zamanın birinci devleti konumundaki İngiltere’nin Hilâfet’i etkisiz kılmak ve
mümkünse yıkmak için yaptığı girişimler sayılamayacak kadar çoktur. Bu
girişimleri ve neticelerini Köklü Değişim’in geçmiş sayılarında ayrıntılarıyla
birlikte bulabileceğiniz için tekrar etmeye lüzum görmüyorum. Ancak Hilâfet’in
ilgası neticesinde son bulan İslâmî hayatın yerine yamamaya çalıştıkları
Cumhuriyet ve Demokrasi’nin esasında ne demek olduğunu hatırlatmakta yarar var.
Cumhuriyet, hükûmet
başkanının, halk tarafından belli bir süre için ve belirli yetkilerle seçildiği
yönetim biçimidir. Egemenlik hakkının belli bir kişi veya aileye ait olduğu
monarşi ve oligarşi kavramlarının zıddıdır.
Cumhuriyet kelimesi
Arapça kökten 18. yüzyılda Osmanlı Türkçesinde türetilmiş bir isimdir. Arapça
cumhur kökü "bir araya toplanma, topluluk oluşturma", bu kökten
türeyen cumhūr ise "cemiyet, toplum, kamu" anlamına gelir. 18. yüzyıl
Avrupa'sında monarşi ile yönetilmeyen Hollanda, İsviçre (ve 1789 Devrimi
sonrasında Fransa) gibi ülkeleri tanımlayan Latince respublica ile Fransızca
république sözcüğünün Türkçe çevirisi olarak benimsenmiştir.
Cumhuriyet kavramı genel
olarak temsili demokrasinin uygulanmasını ifade eder. Cumhuriyetin temel ve
vazgeçilmez ilkesi laikliktir. Yani laiklik olmadan Cumhuriyet olmaz.
Dolayısıyla İslâm Cumhuriyeti tanımı uydurulmuş ve vakıası olmayan bir
tanımdır. İslâm ile Cumhuriyeti bir araya getirmekle İslâm Cumhuriyeti oluşmaz.
Bilakis ortaya çıkan şey anlamsızlıktan başka bir şey değildir. Esasi kaideleri
açısından ve hatta yapısal açıdan birbiriyle tenakuz halindeki iki mefhum bir
araya getirmekle ortaya çıkan şey sadece hiçtir. Evet hiç.
Cumhuriyet ile İslâm
farklı şeylerdir. İlkinin temelinde dini hayattan uzaklaştırma ilkesi yatarken
ikincisinde hâkimiyetin kayıtsız ve şartsız Allah’a ait olduğu ilkesi etrafında
bir hayat nizamı şekillenir.
Şimdi soracaksınız: “Peki, İslâm’a aykırı ve hatta taban tabana
zıt olan bu Cumhuriyet, Müslüman halklar arasında nasıl hayat buldu ve
benimsendi?” Bu kritik soruya belki daha evvel izlediğiniz ama dikkatinizi
çekmeyen bir belgeselden alıntı yaparak cevap vermek yerinde olacaktır. Hikâyeyi
dinlediğinizde ne denli haklı olduğumu siz de anlayacaksınız.
Saz Kamışçı, adı
üzerinde sazlıklarda yaşayan küçük kuş türlerinden bir kuştur. Allah’ın
kendisine verdiği içgüdüsel temyiz ile yumurtlama döneminde korunaklı bir yuva
yapar ve yumurtalarını bu yuvaya bırakarak kuluçkaya yatar. Guguk Kuşu bu
fırsatı değerlendirmek için Saz Kamışçı’nın yakınına yerleşir ve yuvanın boş
kalacağı bir anı gözetler. Dişi ve erkek aynı anda yuvadan ayrıldığında Guguk Kuşu
yuvaya gelir ve Saz Kamışçı’nın yumurtalarından birini yuvanın dışına atar.
Ardından kendi yumurtasını yuvaya bırakarak hemen oradan uzaklaşır. Yuvaya geri
dönen Saz Kamışçı’nın olup bitenlerden haberi yoktur. Guguk Kuşu’nun yumurtası
hacim olarak daha iri olmasına rağmen bunu fark edemez. Kuluçkaya yatmaya devam
eder. Hikmeti ilahi, Guguk Kuşu’nun yavrusu, Saz Kamışçı’nın yavrusundan birkaç
gün önce yumurtadan çıkmaktadır. Yumurtadan çıkan Guguk Kuşu yavrusunun ilk işi
yine içgüdüsel temyiz ile diğer yumurtaları yuvadan atmak olur. Saz Kamışçı yuvaya
döndüğünde Guguk Kuşu yavrusu ile karşılaşır diğer yumurtalar ise ortada
yoktur. Guguk Kuşu yavrusunu kendi yavrusu sanan Saz Kamışçı yavruyu beslemeye
başlar. Birkaç hafta sonra kendisinden iki kat büyük duruma gelmesine rağmen
Saz Kamışçı aldatıldığının farkında olmaksızın Guguk Kuşu yavrusunu beselemeye
ve korumaya devam eder.
Hikâyemizdeki Saz
Kamışçı’nın durumu ile Ümmetin durumu ne kadar da birbirine benzemektedir.
Batı; Demokrasi, Cumhuriyet, Kapitalizm gibi kendi yavrularını ümmette
pazarlamış ve ümmet bir takım aldatıcıların da yardımıyla kendisinden bir parça
olmayan bu mefhumları kabullenmiş ve hatta korumu altına almıştır.
Bu yazı elinize
ulaştığında yeni bir Cumhuriyet Bayramı’nı atlatmış olacaksınız. Yine
Cumhuriyet baloları tertip edilecek ve yine Allah’ın haram kıldığı fiiller
sanki haram kılınmamış gibi taltif edilecek. Aslında değişen hiçbir şey
olmadığını sizler de göreceksiniz. Eski Türkiye’de ne varsa “Yeni Türkiye’de”
de o olacak.
Peki, Osmanlı Hilâfet
Devleti’nin yerine kurulan-kurdurtulan Cumhuriyet ile ne gibi kazanımlar elde
edildi? Öyle ya bir şeyi kötü diye değiştirirseniz onun yerine daha iyisini
getirmelisiniz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Osmanlı Hilâfet Devleti’nden hangi
yönleriyle üstündür? Daha doğrusu böyle bir üstünlük var mı? Bu soruların
cevapları için size istatistiki bilgiler sunmayacağım. Zira dikkatli bir çift
göz ve objektif bir beyin Osmanlı’nın her alanda üstün olduğunu ortaya
koyacaktır. Tek bir alan istisna… sömürgeci kâfirlere yalakalık ederek onları
baş tacı etmekte laik Türkiye Cumhuriyeti en ön safta yer almaktadır.
Farz edelim ki,
Cumhuriyet kurulduktan sonra her alanda büyük başarılara imza atıldı ve tam bir
başarı öyküsü yazıldı. İktisadi açıdan dünyanın en gelişmiş ülkeleri ile aynı
seviyeye ulaştık. Dünya çapında bilim adamlarımız, sanatçılarımız, yazarlarımız
ve sporcularımız var. Tüm dünya bize gıpta ile bakıyor. Ne yazar! Allah’ın
rızasını kazanamadıktan sonra dünyanın hâkimi olsan ne yazar!
Evet, Allah’ın
rızasından bahsediyorum. Belki de bir çoklarımızın zihninden silinen Allah’ın
rızası, artık hayatımızın en ücra köşelerine atılmış vaziyettedir. Bir Müslüman
olarak hayattaki varoluş gayemiz bize yabancılaştırıldı. Sevinmemiz gereken
şeyler bize yabancılaştırıldı. Ne hazindir ki Türk Milli Takımının yenilgisine
üzüldüğümüz kadar Müslümanlara yaşatılan zulümlere üzülmez olduk. Şanlı
tarihimizi unutup “One Munite” ile gurur duymakla yetindik.
Cumhuriyet hayatımızdan çok şeyleri alıp götürdü. Kimliğimizi, değerlerimizi, tarihimizi, kardeşliğimizi ve en önemlisi de Allah’ı razı etme idealimizi alıp götürdü. Şimdi de onun kuruluşunu törenlerle kutluyoruz. Bu sefihlik değil de nedir?
“Onlara: İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin,
denildiği vakit ‘Biz hiç, sefihlerin (akılsız ve ahmak kişilerin) iman
ettikleri gibi iman eder miyiz!’ derler. Biliniz ki, sefihler ancak
kendileridir, fakat bunu bilmezler.” (Bakara 13)


Yorumlar