ÖĞRETİLMİŞ ÇARESİZLİK

Salih Sorgun

Müslümanlar kendilerine ait devletin varlığını kaybedince büyük bir boşluğa düştüler. Hayatlarında İslâm’ın şekil giydirilmiş hali olan Hilâfet Devleti artık yok olmuştu. Bunun sonucunda insanlara bilim diye yutturulan ve bir hakikatmiş gibi sunulan bazı kavramlar sunuldu. O kavramların tezahürünü bugün Müslümanların düşüncelerinde görmemiz gayet mümkün. Bu fikirler özellikle Müslümanların psikoloji, felsefe, sosyoloji vb. bilgi dallarını kendilerine rehber edinmeleri sonucu meydana geldi. Her ne kadar bunlar bir bilim dalı değil de bilgi olsa da bunların insan psikolojisinde ya da toplumsal sosyolojik olaylarda gerçekleştiğini görebiliyoruz.

İnsanların zihinlerini işgal eden bir kavram da öğrenilmiş çaresizlik kavramıdır. Bu kavramın ilk çıkışına baktığımızda şu bilgileri görebiliriz: “Öğrenilmiş çaresizlik teorisi Martin Seligman tarafından yapılan bir deneyin sonuçları ile ortaya atılmış bir teoridir. Deney kabaca şöyle; Kaçış grubu, boyunduruk grubu ve kontrol grubu adı altında üç gruba ayrılmış 24 köpek vardır. Köpeklerin hepsi beyaz bir kabinin içine yerleştirilmiş yatarlarken; kaçış grubundaki köpeklerin ayaklarına elektrik şoku verilmiştir. Odada bulunan bir paneldeki butona basarak elektrik akımını kesmek mümkündür. 30 saniye içinde köpek butona basmazsa şok kendiliğinden kesilmektedir. Bu gruptaki köpekler, kısa süre içerisinde butona basmayı öğrenmiş ve şokun süresini azaltmışlardır. Boyunduruk grubundaki köpeklere de aynı şok uygulanmış, ancak bu gruptaki köpekler, butona bassalar dahi akım kesilmeyecek biçimde oyuna getirilmişlerdir. Köpekler butona basmayı denemişler fakat belli deneme sonunda artık vazgeçmişlerdir. Kontrol grubundaki köpekler de benzer odadadır fakat onlara elektrik şoku verilmemektedir.

Bu öğrenme sürecinden sonra köpeklerin hepsi toparlanıp, kısa bir çit ile iki bölmeye ayrılmış bir alana götürülmüş ve köpeklerin hepsine elektrik şoku verip, çitten karşıya atlamaları beklenmiştir. Yapılan 10 denemenin sonucunda durum şudur;

İkinci -boyunduruk- gruptaki 8 köpeğin 6'sı hiç bir şekilde çitin karşısına atlamamıştır. Birinci -kaçış- ve üçüncü -kontrol- gruptaki köpekler ise, çitin karşı tarafına atlamışlardır. Aradan bir hafta geçtikten sonra, köpekler yine bu çitle ayrılmış alana getirilmişler; fakat boyunduruk grubundaki 8 köpeğin 5'i, hâlâ tepkisiz kalmış ve çiti geçmek için eylem yapmamıştır. Deneyin sonucu; boyunduruk grubundaki köpeklerin çaresiz olmayı öğrendiklerine işaret etmişti.”

Bu deneyin bir benzeri de pirelere yapılmıştır. Deney şöyledir:

“Bilim adamları pirelerin farklı yükseklikte zıplayabildiklerini görürler. Birkaçını toplayıp 30 cm yüksekliğindeki bir cam fanusun(kavanozun) içine koyarlar ve metal zemini ısıtırlar. Sıcaktan rahatsız olan pireler zıplayarak kaçmaya çalışırlar ama başlarını tavandaki cama çarparak düşerler. Düştükleri zeminin de sıcak olmasından dolayı tekrar zıplar ve tekrar başlarını cama vururlar. Pireler camın ne olduğunu bilmediklerinden, kendilerini neyin engellediğini anlamakta zorluk çekerler. Defalarca kafalarını cama vuran pireler sonunda o zeminde 30 cm’den fazla zıpla(ya)mamayı öğrenirler.

Artık hepsinin 30 cm zıpladığı görülünce deneyin ikinci aşamasına geçilir ve tavandaki cam kaldırılır. Zemin tekrar ısıtılır. Tüm pireler eşit yükseklikte ve 30 cm zıplarlar. Üzerlerinde cam engeli yoktur, daha yükseğe zıplama imkânları vardır ama buna hiç cesaret edemezler.”

İşte üstünkörü ele aldığımız bu çalışma sosyal hayatta da birçok insanın sahip olacağı bir düşünce haline gelmiştir. Bir yandan da öğrenilmiş çaresizlik yerine öğretilmiş çaresizlik dersek daha doğru bir ifade kullanmış oluruz. Çünkü Batı yıllardır Müslümanlara ecnebi kültürünü aşılamak için onlarla mücadele etmektedir. Tarihten birçok örnekle öğretilmiş çaresizliğin sosyal hayattaki pratiğinden örnek verebiliriz. Mesela; bir avuç Alman Nazi’sinin milyonlarca Yahudi’yi katledebilmesi ve Yahudilerin bu katliama çaresiz boyun bükmesi bundandır. Yine bir başka örnek; Yahudi varlığı gasıp İsrail tarafından Filistin işgal edilince Batı, İsrail’in ayaklarını Ortadoğu’da sabitlemek için bir tiyatro sergilemek istedi. Bu tiyatro sonucu göstermelik olarak Arap ülkelerinin savaş açması ve savaşın sonunda Arap devletlerin yenilmesiyle insanlara İsrail’in yenilmeyeceği düşüncesi aşılanmıştır.

Artık İslâmî düşünceye sahip halklara öğretilmiş çaresizlik fikri yerleştirilmiştir.

Batılı düşünürlerin ulaştığı bu yeni kavram birçok alanda uygulanmıştır. Fil avcıları da bu bilgiden faydalanmışlardır. Örnek verecek olursak; Filler daha yavruyken, kalın bir zincirle bacağından bir direğe bağlanır. Önceleri hayvan kaçmaya çalışır ama ne kadar uğraşırsa uğraşsın ne zinciri koparabilir ne de direği yerinden oynatabilir. Fil yavrusu ayağında zincirle büyür ve kaçamayacağını kabullenir. Özgürlük kavramını yitirir. İşte bu noktada ayağındaki zincir çözülür ve yerine konulan ince bir halatla birkaç santimetre boyunda tahtadan bir çubuğa bağlanır. Fil, bu koşullarda kolaylıkla kaçabilecek olmasına rağmen olduğu yerde kalır. Çünkü hâlâ var olduğunu sandığı zincirini asla kıramayacağına inanır. Fil büyüyünce ipten kurtarılır. Ama artık o alanın dışına çıkamayacağını öğrenmiştir. Hâlbuki o koca fil, sahibini de etrafındakileri de ezip gezebilecek güçtedir...

Özellikle -içinde yaşamış olduğum vakıa itibariyle daha iyi hissedebiliyorum- Kürtlerin kendilerine ait bir devletlerinin olmasını isteyen Kürtlerin bazılarında bu düşünce somut hale gelmiş durumda. Onlar Kürtlerin veya başka milletlerin Amerika, İsrail veya Avrupa’nın onayı olmadan asla devlet kuramayacaklarına inanmaktadır. Bunun için de kurtuluşlarının yegâne çaresi olarak Amerikan emperyalizmini görmektedirler. Hâlbuki fil örneğinde olduğu gibi Kürtler ve diğer milletler Batıyı yıkabilecek, ona kafa tutabilecek bir güce sahiptirler.

Öğretilmiş çaresizliğin örnekliğini hayatımızın her alanında görebilmekteyiz. Okulda birkaç kez parmak kaldıran öğrenci hocası izin vermediği takdirde artık parmak kaldırsa hocanın izin vermeyeceğine inandığından söz hakkı almak istemeyecektir. Ailesi tarafından sürekli baskı gören bir kişi kendisinin hayatta başarılı olamayacağına inanmaktadır. Sürekli aşağılanan ve hor görülen bir birey konuşma ve eylem yapma gücünü kendinde bulamayacak bir hale gelecektir. Birine birkaç kez bir şey verdiğinde, emanete ihanet edildiğini görünce veya söz verdiğinde sözünü tutmayınca ya da sırrını saklamayan kişilerle karşılaşınca artık insanlara olan güveni kalmayacak ve kendisine “bu devirde babana bile güvenmeyeceksin” sözünü şiar edinecektir. Hayatının bazı alanlarında aynı ya da daha kötü sonuçlar alan kişi başarısızlığa kendini inandıracaktır. Başkalarının veya kendinin olumsuz yaşamı kendisini bu halden kurtulamayacağı zehabına kaptıracaktır. Olumsuz çevre koşullarında büyüyen bir fert kendisinin bu atmosferden etkileneceğine inanmakta ve asla kendi hayatını dizayn edeceğini düşünmemektedir. Sürekli eleştiri alan veya başarılarının motive edilmemesi kişiyi bundan sonra yapacağı işlerde harekete geçirmeyecektir. Yeniliklere açık olmayan kişi hayatının hep olduğu gibi monoton bir şekilde devam etmesini isteyecektir. Stresli iş veya aile ortamında yaşayan bir birey de aynı şekilde çaresizliği öğrenmiş olacaktır.

Öğrenilmiş/öğretilmiş çaresizliği görebilmenin en kolay yolu bir kişinin bir şeyi yapabilecek güce sahip olduğu halde kendini onu yapamayacak olduğuna inandırmasıdır. Hayvanlar üzerinde yapılan bu deneyin fikir babası Seligman, teorisini şöyle özetler: "Ne zaman ki bir kişi yaptığı hiçbir şeyin bir fark yaratamayacağına inanırsa, çaresizliği ve hiçbir şey yapmamayı öğrenecektir." Böylece kişi bir şeyler yapmak istese de bunun hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini düşünecektir.

Öğretilmiş çaresizlik fikrinin geçmişte İslâmî Devlet kuracağız söylemi ile kurulan günümüzde ise İslâm Devleti’nin kurulması mümkün değildir, biz ne kadar Müslümanlara yardımcı olursak o bize kârdır düşüncesine sahip olan kitlelerde görebiliyoruz. Yanlış metot sonucu ya da nusretin erken gelmemesi sonucu bu hareketler zikzaklı bir yola girmişlerdir. Kimileri ümmetin sorununu fakirlik olarak görmüş ve “ancak hayır işlerine yönelirsek ümmet kalkınır” düşüncesine sahip olmuştur. Kimileri “devrim ancak silahla olur” diyerek farklı mecralara kaymıştır. Kimileri “bu işi ancak mehdi yapar” diyerek sorumluluktan kaçınmıştır. Kimileri “ümmet ilimden yoksundur ancak okullar, dershaneler açarsak ümmet kalkınır” düşüncesine kapılmışlardır. Kimileri de “sistem ancak içerden yıkılır” diyerek sistem içi mücadele yöntemini benimsemişlerdir. Bu yöntemlerde başarılı olamayan hareketlerin birçok ferdi, artık köşesine çekilmiş ve yeniden İslâmî bir devletin kurulacağını söyleyenlere kendi yaşadığı olaylardan örnek vererek bunun olmayacağını dile getirmektedirler.

Öğretilmiş çaresizlik düşüncesi “Arap Baharı” diye isimlendirilen ayaklanmalarda olayları iyi analiz edemeyen insanların düşüncelerinde daha fazla yeşerdi. Kimileri bu ayaklanmayı Batı’nın çıkardığını ve halkın bunu yapacak güce sahip olmadığını söyleyerek halkların gücünü basite aldılar. Kimileri de Batı’nın bu devrimleri çalması sonucunda “biz ne yaparsak yapalım Batı istemediği sürece bizler bir şey yapamayız” düşüncesine kapıldılar.

Tabii ki bu deney hayvanlar üzerine uygulandığı için insanlar da kesin böyle olacaktır, bu bilimsel hakikattir diyemeyiz. Ancak buna kendisini inandıranlar için bu geçerli olan bir teoridir. Biz bu teorinin böyle olmadığını Bedir’de, Uhud’da, Hendekte, Mute’de, Ayn Calut’ta, İstanbul’un fethinde ve son olarak Suriye kıyamında gördük.

Suriye kıyamında bir avuç Müslüman, Müslümanların sırt çevirmelerine ve Batı’nın diğer devrimleri çalmasına rağmen 4 yıldır kıyamlarına devam ediyorlar ve devrimlerini korumak için her türlü hileye karşı uyanık olmaya çalışıyorlar. Suriye’de ve diğer saydığım savaşlarda bunun bir hakikat olmadığı ortaya çıkmaktadır.

Bize okul kitaplarında hep Batı’nın ilmî, iktisadî, siyasi ve askerî alanlarda daha üstün olduğu anlatıldığı halde Batı’nın Afganistan’da, Çeçenistan’da, Irak’ta, Suriye’de ve diğer sair beldelerde askerî olarak boğulduğunu görebiliyoruz. Kapitalizmin şu anki babası Amerika’nın dünyanın en borçlu ülkesi olduğunu ve 2008-2011 yılları arasında Batı’nın yardımı olmasaydı neredeyse çökeceğini çok iyi biliyoruz. Aslında gözümüzde bize deve diye gösterilen şeyin pire olduğunu çok net olarak görmemiz gerekmektedir.

Ümmet olarak bu durumdan kurtulmanın yegâne yolu yeniden aslan olduğumuz günleri hatırlamaktan geçer. Ne zaman ki aslan olduğumuzu unuttuk bu hale düştük. Faydalı olması açısından bu konu ile ilgili sizlerle kısa bir fabl paylaşarak makalemi bitirmek istiyorum. Ailesini kaybeden yavru bir aslan çoban tarafından bulunur ve çoban aslanı sahiplenir. Çoban aslanı kendi koyunlarının arasına katar. Koyunların içinde büyüyen yavru aslan, zaman geçtikçe cismen olmasa da davranışları ve hisleri itibariyle onlara benzemeye başlar.  Koyunlarla ot yer, su içer, onlar gibi sesler çıkarır. Bir gün bu sürü başka bir aslanın saldırısına uğrar. Koyunların içinde yaşayan aslan da onların yaptığı gibi korkup kaçmaya başlar. Bu durum saldıran aslanın dikkatinden kaçmaz. Koyunları bırakarak kaçan aslanın peşine düşer. Kaçan aslana yetişir ve onu köşeye sıkıştırır. Yavru aslan:

- Ne olur beni öldürme der. Aslan

-Ben seni neden öldüreyim sen de benim gibi aslansın. Hiç benden olanı öldürür müyüm ben, der ve ona sorar:

-Sen bize benzediğin halde neden bizden kaçıyorsun? Aslanın korkusu dinmemiştir ve şöyle der:

-Hayır ben koyunum.

Olayı çakan aslanın aklına bir fikir gelir ve hâlâ panik içinde olan aslanı inandırmak için bir derenin başına götürür ve “Bak!’’ der, “İşte! Sen bir aslansın, aynı bizim gibi!”  Suda kendi yansımasını gören aslan, bu şekilde ikna olur.

Rabbim İslâm ümmetine bu zelil düşünceden kurtulmayı ve yeniden aslan olduğunu hatırlamayı nasip etsin. (Amin)

 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz