Müslümanlar kendilerine
ait devletin varlığını kaybedince büyük bir boşluğa düştüler. Hayatlarında İslâm’ın
şekil giydirilmiş hali olan Hilâfet Devleti artık yok olmuştu. Bunun sonucunda
insanlara bilim diye yutturulan ve bir hakikatmiş gibi sunulan bazı kavramlar
sunuldu. O kavramların tezahürünü bugün Müslümanların düşüncelerinde görmemiz
gayet mümkün. Bu fikirler özellikle Müslümanların psikoloji, felsefe, sosyoloji
vb. bilgi dallarını kendilerine rehber edinmeleri sonucu meydana geldi. Her ne
kadar bunlar bir bilim dalı değil de bilgi olsa da bunların insan
psikolojisinde ya da toplumsal sosyolojik olaylarda gerçekleştiğini
görebiliyoruz.
İnsanların zihinlerini
işgal eden bir kavram da öğrenilmiş çaresizlik kavramıdır. Bu kavramın ilk
çıkışına baktığımızda şu bilgileri görebiliriz: “Öğrenilmiş çaresizlik teorisi
Martin Seligman tarafından yapılan bir deneyin sonuçları ile ortaya atılmış bir
teoridir. Deney kabaca şöyle; Kaçış grubu, boyunduruk grubu
ve kontrol grubu adı altında üç gruba ayrılmış 24 köpek vardır. Köpeklerin
hepsi beyaz bir kabinin içine yerleştirilmiş yatarlarken; kaçış grubundaki
köpeklerin ayaklarına elektrik şoku verilmiştir. Odada bulunan bir paneldeki
butona basarak elektrik akımını kesmek mümkündür. 30 saniye içinde köpek butona
basmazsa şok kendiliğinden kesilmektedir. Bu gruptaki köpekler, kısa süre içerisinde
butona basmayı öğrenmiş ve şokun süresini azaltmışlardır. Boyunduruk grubundaki
köpeklere de aynı şok uygulanmış, ancak bu gruptaki köpekler, butona bassalar
dahi akım kesilmeyecek biçimde oyuna getirilmişlerdir. Köpekler butona basmayı
denemişler fakat belli deneme sonunda artık vazgeçmişlerdir. Kontrol grubundaki
köpekler de benzer odadadır fakat onlara elektrik şoku verilmemektedir.
Bu öğrenme sürecinden
sonra köpeklerin hepsi toparlanıp, kısa bir çit ile iki bölmeye ayrılmış bir
alana götürülmüş ve köpeklerin hepsine elektrik şoku verip, çitten karşıya
atlamaları beklenmiştir. Yapılan 10 denemenin sonucunda durum şudur;
İkinci -boyunduruk-
gruptaki 8 köpeğin 6'sı hiç bir şekilde çitin karşısına atlamamıştır. Birinci
-kaçış- ve üçüncü -kontrol- gruptaki köpekler ise, çitin karşı tarafına
atlamışlardır. Aradan bir hafta geçtikten sonra, köpekler yine bu çitle
ayrılmış alana getirilmişler; fakat boyunduruk grubundaki 8 köpeğin 5'i, hâlâ
tepkisiz kalmış ve çiti geçmek için eylem yapmamıştır. Deneyin sonucu;
boyunduruk grubundaki köpeklerin çaresiz olmayı öğrendiklerine işaret etmişti.”
Bu deneyin bir benzeri
de pirelere yapılmıştır. Deney şöyledir:
“Bilim adamları
pirelerin farklı yükseklikte zıplayabildiklerini görürler. Birkaçını toplayıp
Artık hepsinin
İşte üstünkörü ele
aldığımız bu çalışma sosyal hayatta da birçok insanın sahip olacağı bir düşünce
haline gelmiştir. Bir yandan da öğrenilmiş çaresizlik yerine öğretilmiş
çaresizlik dersek daha doğru bir ifade kullanmış oluruz. Çünkü Batı yıllardır
Müslümanlara ecnebi kültürünü aşılamak için onlarla mücadele etmektedir.
Tarihten birçok örnekle öğretilmiş çaresizliğin sosyal hayattaki pratiğinden
örnek verebiliriz. Mesela; bir avuç Alman Nazi’sinin milyonlarca Yahudi’yi
katledebilmesi ve Yahudilerin bu katliama çaresiz boyun bükmesi bundandır. Yine
bir başka örnek; Yahudi varlığı gasıp İsrail tarafından Filistin işgal edilince
Batı, İsrail’in ayaklarını Ortadoğu’da sabitlemek için bir tiyatro sergilemek
istedi. Bu tiyatro sonucu göstermelik olarak Arap ülkelerinin savaş açması ve
savaşın sonunda Arap devletlerin yenilmesiyle insanlara İsrail’in yenilmeyeceği
düşüncesi aşılanmıştır.
Artık İslâmî düşünceye
sahip halklara öğretilmiş çaresizlik fikri yerleştirilmiştir.
Batılı düşünürlerin
ulaştığı bu yeni kavram birçok alanda uygulanmıştır. Fil avcıları da bu
bilgiden faydalanmışlardır. Örnek verecek olursak; Filler daha yavruyken, kalın
bir zincirle bacağından bir direğe bağlanır. Önceleri hayvan kaçmaya çalışır
ama ne kadar uğraşırsa uğraşsın ne zinciri koparabilir ne de direği yerinden
oynatabilir. Fil yavrusu ayağında zincirle büyür ve kaçamayacağını kabullenir.
Özgürlük kavramını yitirir. İşte bu noktada ayağındaki zincir çözülür ve yerine
konulan ince bir halatla birkaç santimetre boyunda tahtadan bir çubuğa
bağlanır. Fil, bu koşullarda kolaylıkla kaçabilecek olmasına rağmen olduğu
yerde kalır. Çünkü hâlâ var olduğunu sandığı zincirini asla kıramayacağına
inanır. Fil büyüyünce ipten kurtarılır. Ama artık o alanın dışına
çıkamayacağını öğrenmiştir. Hâlbuki o koca fil, sahibini de etrafındakileri de
ezip gezebilecek güçtedir...
Özellikle -içinde
yaşamış olduğum vakıa itibariyle daha iyi hissedebiliyorum- Kürtlerin kendilerine
ait bir devletlerinin olmasını isteyen Kürtlerin bazılarında bu düşünce somut
hale gelmiş durumda. Onlar Kürtlerin veya başka milletlerin Amerika, İsrail
veya Avrupa’nın onayı olmadan asla devlet kuramayacaklarına inanmaktadır. Bunun
için de kurtuluşlarının yegâne çaresi olarak Amerikan emperyalizmini
görmektedirler. Hâlbuki fil örneğinde olduğu gibi Kürtler ve diğer milletler Batıyı
yıkabilecek, ona kafa tutabilecek bir güce sahiptirler.
Öğretilmiş çaresizliğin
örnekliğini hayatımızın her alanında görebilmekteyiz. Okulda birkaç kez parmak
kaldıran öğrenci hocası izin vermediği takdirde artık parmak kaldırsa hocanın
izin vermeyeceğine inandığından söz hakkı almak istemeyecektir. Ailesi tarafından
sürekli baskı gören bir kişi kendisinin hayatta başarılı olamayacağına
inanmaktadır. Sürekli aşağılanan ve hor görülen bir birey konuşma ve eylem
yapma gücünü kendinde bulamayacak bir hale gelecektir. Birine birkaç kez bir
şey verdiğinde, emanete ihanet edildiğini görünce veya söz verdiğinde sözünü
tutmayınca ya da sırrını saklamayan kişilerle karşılaşınca artık insanlara olan
güveni kalmayacak ve kendisine “bu devirde babana bile güvenmeyeceksin” sözünü
şiar edinecektir. Hayatının bazı alanlarında aynı ya da daha kötü sonuçlar alan
kişi başarısızlığa kendini inandıracaktır. Başkalarının veya kendinin olumsuz yaşamı
kendisini bu halden kurtulamayacağı zehabına kaptıracaktır. Olumsuz çevre
koşullarında büyüyen bir fert kendisinin bu atmosferden etkileneceğine
inanmakta ve asla kendi hayatını dizayn edeceğini düşünmemektedir. Sürekli
eleştiri alan veya başarılarının motive edilmemesi kişiyi bundan sonra yapacağı
işlerde harekete geçirmeyecektir. Yeniliklere açık olmayan kişi hayatının hep
olduğu gibi monoton bir şekilde devam etmesini isteyecektir. Stresli iş veya
aile ortamında yaşayan bir birey de aynı şekilde çaresizliği öğrenmiş
olacaktır.
Öğrenilmiş/öğretilmiş
çaresizliği görebilmenin en kolay yolu bir kişinin bir şeyi yapabilecek güce
sahip olduğu halde kendini onu yapamayacak olduğuna inandırmasıdır. Hayvanlar
üzerinde yapılan bu deneyin fikir babası Seligman, teorisini şöyle özetler:
"Ne zaman ki bir kişi yaptığı hiçbir şeyin bir fark yaratamayacağına
inanırsa, çaresizliği ve hiçbir şey yapmamayı öğrenecektir." Böylece kişi
bir şeyler yapmak istese de bunun hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini düşünecektir.
Öğretilmiş çaresizlik
fikrinin geçmişte İslâmî Devlet kuracağız söylemi ile kurulan günümüzde ise İslâm
Devleti’nin kurulması mümkün değildir, biz ne kadar Müslümanlara yardımcı
olursak o bize kârdır düşüncesine sahip olan kitlelerde görebiliyoruz. Yanlış metot
sonucu ya da nusretin erken gelmemesi sonucu bu hareketler zikzaklı bir yola
girmişlerdir. Kimileri ümmetin sorununu fakirlik olarak görmüş ve “ancak hayır
işlerine yönelirsek ümmet kalkınır” düşüncesine sahip olmuştur. Kimileri “devrim
ancak silahla olur” diyerek farklı mecralara kaymıştır. Kimileri “bu işi ancak
mehdi yapar” diyerek sorumluluktan kaçınmıştır. Kimileri “ümmet ilimden
yoksundur ancak okullar, dershaneler açarsak ümmet kalkınır” düşüncesine
kapılmışlardır. Kimileri de “sistem ancak içerden yıkılır” diyerek sistem içi
mücadele yöntemini benimsemişlerdir. Bu yöntemlerde başarılı olamayan hareketlerin
birçok ferdi, artık köşesine çekilmiş ve yeniden İslâmî bir devletin
kurulacağını söyleyenlere kendi yaşadığı olaylardan örnek vererek bunun
olmayacağını dile getirmektedirler.
Öğretilmiş çaresizlik
düşüncesi “Arap Baharı” diye isimlendirilen ayaklanmalarda olayları iyi analiz
edemeyen insanların düşüncelerinde daha fazla yeşerdi. Kimileri bu ayaklanmayı Batı’nın
çıkardığını ve halkın bunu yapacak güce sahip olmadığını söyleyerek halkların
gücünü basite aldılar. Kimileri de Batı’nın bu devrimleri çalması sonucunda “biz
ne yaparsak yapalım Batı istemediği sürece bizler bir şey yapamayız” düşüncesine
kapıldılar.
Tabii ki bu deney
hayvanlar üzerine uygulandığı için insanlar da kesin böyle olacaktır, bu
bilimsel hakikattir diyemeyiz. Ancak buna kendisini inandıranlar için bu
geçerli olan bir teoridir. Biz bu teorinin böyle olmadığını Bedir’de, Uhud’da,
Hendekte, Mute’de, Ayn Calut’ta, İstanbul’un fethinde ve son olarak Suriye
kıyamında gördük.
Suriye kıyamında bir
avuç Müslüman, Müslümanların sırt çevirmelerine ve Batı’nın diğer devrimleri
çalmasına rağmen 4 yıldır kıyamlarına devam ediyorlar ve devrimlerini korumak
için her türlü hileye karşı uyanık olmaya çalışıyorlar. Suriye’de ve diğer
saydığım savaşlarda bunun bir hakikat olmadığı ortaya çıkmaktadır.
Bize okul kitaplarında
hep Batı’nın ilmî, iktisadî, siyasi ve askerî alanlarda daha üstün olduğu anlatıldığı
halde Batı’nın Afganistan’da, Çeçenistan’da, Irak’ta, Suriye’de ve diğer sair
beldelerde askerî olarak boğulduğunu görebiliyoruz. Kapitalizmin şu anki babası
Amerika’nın dünyanın en borçlu ülkesi olduğunu ve 2008-2011 yılları arasında Batı’nın
yardımı olmasaydı neredeyse çökeceğini çok iyi biliyoruz. Aslında gözümüzde
bize deve diye gösterilen şeyin pire olduğunu çok net olarak görmemiz
gerekmektedir.
Ümmet olarak bu durumdan
kurtulmanın yegâne yolu yeniden aslan olduğumuz günleri hatırlamaktan geçer. Ne
zaman ki aslan olduğumuzu unuttuk bu hale düştük. Faydalı olması açısından bu
konu ile ilgili sizlerle kısa bir fabl paylaşarak makalemi bitirmek istiyorum.
Ailesini kaybeden yavru bir aslan çoban tarafından bulunur ve çoban aslanı
sahiplenir. Çoban aslanı kendi koyunlarının arasına katar. Koyunların içinde
büyüyen yavru aslan, zaman geçtikçe cismen olmasa da davranışları ve hisleri
itibariyle onlara benzemeye başlar.
Koyunlarla ot yer, su içer, onlar gibi sesler çıkarır. Bir gün bu sürü
başka bir aslanın saldırısına uğrar. Koyunların içinde yaşayan aslan da onların
yaptığı gibi korkup kaçmaya başlar. Bu durum saldıran aslanın dikkatinden
kaçmaz. Koyunları bırakarak kaçan aslanın peşine düşer. Kaçan aslana yetişir ve
onu köşeye sıkıştırır. Yavru aslan:
- Ne olur beni öldürme
der. Aslan
-Ben seni neden
öldüreyim sen de benim gibi aslansın. Hiç benden olanı öldürür müyüm ben, der
ve ona sorar:
-Sen bize benzediğin
halde neden bizden kaçıyorsun? Aslanın korkusu dinmemiştir ve şöyle der:
-Hayır ben koyunum.
Olayı çakan aslanın
aklına bir fikir gelir ve hâlâ panik içinde olan aslanı inandırmak için bir derenin
başına götürür ve “Bak!’’ der, “İşte! Sen bir aslansın, aynı bizim gibi!”
Suda kendi yansımasını gören aslan, bu şekilde ikna olur.
Rabbim İslâm ümmetine bu
zelil düşünceden kurtulmayı ve yeniden aslan olduğunu hatırlamayı nasip etsin.
(Amin)


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış