Geçenlerde bir
televizyon kanalında, yaklaşık beş dakika kadar süren ve kısa kısa gündelik,
siyasi olaylara trajikomik bir şekilde değinen Koca Kafalar Baba Haber
Bülteni’ne denk geldim. “Geçmişe Özlem” konulu bir skeç çok manidar geldi bana.
Bahsetmeden geçemeyeceğim. Şöyle ki: Evin büyükbabası/dedesi; baba, anne ve bir
çocuktan oluşan aileye geçmişte kalan, günümüzde yaşanmayan/hissedilmeyen bir
kavramdan bahsediyor. Öyle tariflerde bulunuyor ki hüzünle tebessüm ediyorsunuz.
Dede diyor ki “Öyle bir şey ki, insan kendisini çok iyi hisseder.” “Ayy”
diyor evin annesi “Her anlattığında tüylerim diken diken oluyor.” Çocuk
sözü alıyor “sanki erimiş çikolata denizinde yüzüyormuş gibi bir şey herhâlde”
diyor. Anne devam ediyor “sanki günde yirmi dört saat kombiyi yakmışsın da
beş lira fatura gelmiş gibi yani” diyor. “Ya ne demezsin” diyor
dede, “sanki emekli maaşına yüzde beş yüz zam gelmiş gibi hisseder insan
kendini.” Dedenin anlattığı kavramın adı “huzur”. Evin annesi dedeye
soruyor, “baba sen en son ne zaman yaşamıştın bu huzuru?” Cevap veriyor
kayınbabası “gelinim, ben yaşamadım, bana da babam anlatmıştı, ona da
büyükbabası anlatmış. O adamın zamanında huzur varmış yani memlekette.
Televizyonu açıyormuşsun, siyasiler birbirini yemiyorlarmış, iş kazası, trafik
kazası olmamış, ona buna zam gelmemiş, okullar yakılmamış.”
Evet, doğruluk payı
yüksek. Huzur kalmadı. Sabahları kahvaltı haberlerine bakıyorsun, tecavüz,
cinayet, uyuşturucu, trafik kazası, iş kazası, molotof kokteylleri, havai
fişekler, zulüm, işkence, saldırı, ateş, taş, sopa…Gün boyu, Kapitalizmin her
türlü pisliği zaten üstüne üstüne geliyor. Akşam yemeğinde, sabah şahit
olduklarının daha fazlası.
Allah’tan gelen, tüm
bunların değişeceğine/düzeleceğine dair deliller ve Allah Rasulü’nün bizzat
gösterdiği metot olmasa karamsarlığa kapılmamak, bu karamsarlıkla ona buna
saldırmamak, çözümsüzlükler içinde çözüm aramaya koşmamak “işten bile değil.”
Kısa kısa bazı haber
başlıklarını hatırlayarak bir portre çizmek gerekirse,
-PKK, PYD, YPG, IŞİD;
Öcalan, Kandil, Peşmerge; Akil insanlar. Kâfirlerin tuzaklarına düşen insanların
milliyetçilik akımlarına kapılması, birleşmeleri gerekirken, ayrışmaları,
birbirlerini üzmesi, kırması hatta birbirlerinin kanını dökmesi gündem oldu.
-Kobani’ye saldıran
IŞİD’e karşı oluşturulan ABD ve Batı’nın başı çektiği koalisyon, Türkiye,
Körfez ülkelerinin planları gündem oldu ve Allah’ın hükmünü isteyerek Esad’a
karşı ayaklanan kesimden şehid edilen komutanlar, erler, kadın, çocuk,
yaşlılar, özet olarak masumlar gündemden düştü.
Bazen, bu konulardan
biri, bazen birkaçı, bazen de hepsi birden haberlere, tartışma programlarına
konu oldular. Ama hiçbirinde kâfir Batı, ABD ve yardakçılarının her türlü
desise ve kirli oyunlarına karşın yaklaşık 4 senedir devam eden mübarek Suriye
kıyamı konuşulmadı, gündemden düştü, Filistin yok, Arakan yok, Myanmar yok, İslâm
yok, Müslümanlar yok.
Hatırlar mısınız?
Türkiye Cumhuriyeti’nin çok sevdiği bir nakarat vardı “Bıçak kemiğe
dayandı". Genelde PKK terörüne karşı kullanılırdı. Hatırlayalım mı?
-Turgut Özal (1988): Bu
devlet, haince kan döken teröriste bedelini ödetecek güçtedir. Artık "bıçak
kemiğe dayanmıştır".
-Süleyman Demirel
(1992): Terör örgütü, şimdi de masum çocukların canını almaya başladı. "Bıçak
kemiğe dayanmıştır"
-Tansu Çiller (1996):
Terör ya bitecek ya bitecek. Kimseye bir çakıl taşımızı vermeyiz. “Bıçak kemiğe
dayandı.”
-Mesut Yılmaz (1997):
Avrupa, terör örgütüne daha fazla kucak açmaya devam edemez. Artık “bıçak
kemiğe dayandı.”
-Bülent Ecevit (1999):
Terör örgütüne hizmet eden herkes, hesabını vermeye hazır olsun. “Bıçak kemiğe
dayanmıştır.”
-Recep Tayyip Erdoğan
(2011): Ramazan ayına hürmeten sabrediyoruz. Ama artık sabrımız tükeniyor. “Bıçak
kemiğe dayandı.”
Hani, diyoruz ya, başını
İngiltere’nin çektiği Batı, hain planını icra ederek, Yahudi varlığı İsrail’i,
İslâm topraklarının kalbi diyebileceğimiz bir merkeze yerleştirdi. Sonrasında,
Müslümanlara düşman olarak İsrail’i gösterdiler ki asıl kendilerinin düşmanın
başı oldukları arka planda kalsın, ümmet için mesele Filistin meselesi olsun,
hatta daha da küçültülerek, Gazze meselesi olsun.
Bunun bir benzeri
Türkiye’de hep yapılagelmiştir. Marksist-Leninist bir yapıya sahip olan PKK
kurdurulmuş, Kapitalist devlet ona karşı savaşmış, defalarca bıçak kemiğe
dayanmasına rağmen bu terör hiçbir zaman bitirilememiştir.
Farklı haberlerde,
makalelerde, televizyon programlarında “bıçak kemiği deldi geçti”, “bıçak kemiği
kırdı” gibi daha şiddetli söylemlerin de olduğunu gördük.
Ama herhâlde,
Müslümanlar için “henüz bıçak kemiğe dayanmadı”. Neden mi? Çok basit. Bir Müslüman
için “bıçağın kemiğe dayanması” tabiri, İslâm’ın kırmızı çizgilerinin kafirler
tarafından, avanesi tarafından aşılması, yerle bir edilmesi, alaya alınması
anlamlarına gelir. Buna karşı da, Müslüman kişi yapılması gerekeni bilir,
duygusallığa kapılıp fevrî hareket etmez. Allah ne buyurduysa, Allah Rasulü
neye işaret ettiyse, sabır ile o yolu tutar. Şartlar ne olursa olsun, ne
pahasına olursa olsun.
Şu ana kadar bu tabirin
mecazi anlamı üzerinde durduk. Bir de gelin bu tabiri yazıldığı gibi anlarsak
ortaya nasıl bir anlam çıkar ona bakalım. Burada asıl önemli tespit şudur ki “bıçak
kemiğe dayanmak” tabiri aslında bıçağın kemikten önce eti kestiğini, deriyi
kestiğini apaçık anlatıyor olmakla birlikte, her ne hikmetse kemiğe dayanması
bizi ancak harekete geçiriyor. Öyle ya, iğne batsa reaksiyon veren insanın,
kemiğe dayanana kadar sessiz ve kayıtsız kalması ve bunu da deyim haline getirmesi
ne kadar ilginçtir.
Bu durum, hemen hepimizin
düştüğü bir yanılgıdır. O nedenle bıçak kemiğe dayanmadan harekete geçmektir
doğrusu. Kemikten öncesi de önemli. Kemiğe dayandıktan sonraki müdahale çoğu zaman
yararsız olabileceği gibi, yararı olacaksa da daha erken davranılmasına oranla
çok daha külfetli olabilir.
Haydi, şimdi gelin,
Hizb-ut Tahrir’in, ümmetin doğruları
bilmesi için yalnızca Allah’ın rızasını gözeterek hazırladığı bir beyanından,
aslında ümmetin kalbine saplanan “bıçağı” ve bu “bıçağın” ümmetin kalkanını
parçalayıp, ümmeti nasıl yaraladığı üzerinde duralım.
“Cumhuriyet’in
kurucuları ve amansız bekçileri, bu güne kadar Türkiye’de Müslümanlar için
hayır üzere ne istediler? Kurdukları yönetimi ayakta tutmak için Müslümanların
kanlarını akıtmak ve halkını kendine düşman görmekten başka ne yaptılar? İslâm’ı
gerici, Allah’ın hükümlerini çağdışı görerek devletin mutlak surette laik
olmasını isteyenler, halkı dininden uzaklaştırarak çığırından çıkaran bu
yönetimin neresi ile övünüp bayram olarak kutluyorlar? Şimdiden Cumhuriyetin
100. yılı için planlar yapanlar, acaba geçen bunca yılda neler yaşadıklarını ne
de çabuk unuttular? Hatırlatalım, bugün her 39 saniyede bir suçun işlendiği,
her 6 dakikada bir ev, her 9 dakikada bir işyerinin soyulduğu, her 4 saatte bir
kişinin taciz edildiği, her saat başı bir yetişkin ve her 13 saatte bir çocuğun
kaçırıldığı bu sistem nasıl huzur ve gelecek vaat edebilir? Sokaktaki her 8
kişiden birinin sabıkalı olduğu, toplamda 8,7 milyon kişinin poliste suç
kaydının bulunduğu bu sistemde insanlar nasıl güvende yaşayabilirler? Her 19
dakikada bir kişinin adalete güvenmeyerek hakkını hukuki olmayan yollardan
aramak istediği bu sisteme zerre miktarı güven kalmadığı açıktır. Tüm bu
rakamlar ortada dururken, insanlığı ateş çukurunun kenarına sürüklemenin
ötesine geçip uçurumdan aşağı iten bu yönetim şeklinin 100. yılını bekleyip
planlarını onun bekasına bağlamak daha ne ile izah edilebilir?
Cumhuriyet, sizleri bu
buhran ve bataklığa mahkûm eden sistemdir. Çocuklarınızı suç makinesi haline
dönüştüren, yavrularınızın iffetini korumaktan ve sorunlarınıza sahih çözümler
bulmaktan aciz bu sistem ile yöneticilerinizin sizi daha fazla oyalamasına izin
vermeyin. 100 yıl geçse de emin olun değişen hiçbir şey olmayacak! Sizler Allah
Subhanehû ve Teâlâ’nın sizden razı
olacağı, uygulandığında huzur ve sükûn bulacağınız İslâm’ın yönetim sistemi
olan Râşidî Hilâfet Devleti’nin ikamesi için çalışın ve yöneticilerinizi de
buna davet edin. Allahu Teâlâ ne güzel buyurmuştur:
“Yoksa onlar cahiliye
yönetimini mi arıyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, yönetimi Allah'tan daha
güzel kim vardır?”
(Maide 50)
Evet, şimdi yazının en
başındaki Koca Kafalar skecindeki dedeyi hatırlayın. Ne diyordu dede. “Bana
babam, babama da büyükbabası anlattı.” Kabaca hesap yaptığınızda hangi
zaman dilimine gelir tahmin edin. El-cevap: “Cumhuriyet öncesi döneme”. İşte
huzur, İslâm Nizamı hayattan kaldırılıp, Kapitalist fasid nizam tatbik edilmeye
başlandığı o zamandan beri bu toprakları terk etti.
Ama gelecek, ne zaman
biliyor musunuz? Çok yakında…
“Çalışanlar, işte böyle
bir kurtuluş için çalışsınlar.” (Saffat 61)


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış