İSLÂMÎ SORUMLULUĞUMUZ TEMENNİ Mİ YOKSA MURAD MI?

Aydın Usalp

Yaşadığımız bu zaman diliminde, genel olarak İslâm coğrafyasında yaşananlar ve özelde beldemizde meydana gelen hadiseler, Müslümanları derinden sarsmaktadır. Geçtiğimiz haftalarda özellikle Güneydoğu illerinde, IŞİD bahanesi ile yaşanan gayri insani saldırılar sonrası Müslümanların, bir kez daha etraflıca düşünmeleri gerektiğine inanıyorum. Çünkü bu saldırıları yapanlar, kâfir batılılar değil, bu Ümmet’in evlatları idi.

İnsanlık tarihinin aynı zamanda hak ile bâtılın mücadele tarihi olduğunu söylüyoruz ki bu doğrudur. Yüce Rabbimiz, İslâm öncesi Rasul ve Nebilerin yaşadıklarını birer öğüt olsun diye bizlere hatırlatırken, her hak taraftarının ne yapması gerektiğini ve karşılaşacağı manzaraları bize resmeder. Firavun’dan,  Nemrut’tan, Karun’dan, fil sahiplerinden, Uhdut ashabından ve daha birçok zalimden ve yaptıklarından haberdar olduk. Aynı şekilde Ebu Cehillerin şahsında bütün küfür ehlinin İslâm’a ve Müslümanlara karşı nefretini ve bu nefretten doğan saldırılarını da biliyoruz.

Küfür ehlinin amansız saldırıları neticesinde, Hakk’ın taraftarı olan Müslümanlar, bundan yaklaşık yüz sene önce yenildiler. Canlarını, mallarını ve tüm kutsallarını koruyan kalkan kırıldı. Böylece günümüzde, İslâm’ın iktidarda olmamasının doğurduğu felaketler ile boğuşuyoruz. Müslümanlar, otoritesiz kaldıktan sonra hak-bâtıl mücadelesi gereğince kâfirlerin zulümlerine maruz kaldılar ve halen her türlü zulmü görmektedirler. Benzer şekilde kâfirlerin kandırdığı Ümmet’in evlatlarından da eziyet görmektedirler. Öyle ki bu eziyetler, kâfirlerin yaptıklarını aratmaz oldu.

Beldemizdeki zulümlerin, Cumhuriyetin kurulması ile başladığını biliyoruz. Kâfirler ile işbirliği yapan hainlerin, iktidarı ele geçirdikten sonra kurdukları sistemler ile bir değirmen gibi Müslümanları nasıl öğüttüklerini de biliyoruz. İslâm ve Müslümanlara karşı adeta savaş halini alan devletin, Kürt halkına karşı zulmü üç kat daha fazla olmuştur. Çünkü onlar hem Müslüman, hem Şeyh Said Efendi liderliğinde mevcut küfür sistemlerine karşı kıyam etmiş ve hem de Türk olmayan farklı bir millet idiler.

Sonunda bu mağduriyeti giderme, Kürt halkını da diğer halkların sahip olduğu haklara sahip bir halk ve devlet sahibi kılma iddiası ile PKK kuruldu. PKK, örgütlemesine başlarken taraftar bulmak için halkın fikrî ve dini değerlerine açıktan saldırmadı ve herkesin hissettiği devlet zulmünü kullandı. Daha önceden de benzeri bazı yapılar tarafından temeli atılan ulusalcılık anlayışı, PKK tarafından yaygınlaştırılarak belli kesimlerde milli duygular oluşturuldu. Kadrolarına dâhil ettikleri fertlere, Kürt halkı için öngördükleri komünist ideolojiyi öğretip benimsettiler. 

Örgütün tarihçesine girmeden şunu hatırlatmak istiyorum. Örgütün, devlet ile girdiği çatışma sürecinde mağduriyetler daha da artmıştır. Birçok çatışmaya bizzat halkı dâhil ederek, devletin halka yönelik gerçekleştirdiği büyük zulümlere halkın tanıklık etmesini sağladı. Böylece örgüt, kısa sürede halkın belli bir kısmının desteğini almayı başardı. Örgüt, ne zaman durgunlaşsa, zayıflamaya yüz tutsa hep yeni mağduriyetler oluşturma yoluna gitti. Çünkü benimsediği ideolojiyi halka mal edemedi. Dolayısı ile varlığını devam ettirebilmek için zulümlerin sürekli devam etmesi gerekiyordu. Öyle ki kargaşa ve kandan beslenen ve zulmün var olması ile varlığını devam ettirecek duruma geldi.  Tıpkı Türk milliyetçilerinin, asker ve polis cenazelerinin artması ile güçlenmesi gibi.

Örgüt güçlendikçe gayri İslâmî fikirlerini daha yüksek bir sesle ifade etmeye başladı. Böylece, önceleri Marksist fikirlerle, sonraları ultra laik ve milliyetçi duygular ile binlerce Kürt gencini İslâm’dan uzaklaştırdı. Hatta İslâm düşmanı haline getirdi. Halen, örgüte destek veren halkın büyük bir kısmı örgütün İslâm düşmanlığını bilmez. Fasit fikirlerinden haberdar değildir. Halk, devlete olan güvenini kaybettiği için örgüte kendilerinin haklarını savunan ve Türk Devleti’nin zulümlerinden kurtaracak bir yapı nazarıyla bakmaktadır. Bu sayede halkın kayda değer bir kısmı, hem devletin ve Türk milliyetçilerinin Kürtlere karşı bakışı sayesinde hem de örgütün Kürtleri temsil etme refleksi sayesinde milliyetçi duygulara sahip olmuştur.

Sözün kısası, Türkiye Devleti’nin yetmiş seksen yıl uğraşıp da bozamadığı, İslâm’dan uzaklaştıramadığı Kürt halkını, örgüt yirmi yılda bozmayı başardı. İslâm’a bağlılıkları ile öne çıkan Kürt halkından, kayda değer bir kısmının örgüt etrafında toplanması veya en azından yaptıklarına karşı sessiz kalması üzüntü vericidir.

Bu yazıda, yaşanan son olayları analiz etme niyetinde değilim. Beni düşündüren, bu Ümmet’in evlatlarının düşürülmüş olduğu bu ruh hali ve Müslümanların gidişata seyirci kalmasıdır.

Bir yandan devlet, bütün kurum ve kuruluşları ile diğer taraftan ise Müslümanlar arasında teşekkül etmiş gayri İslâmî yapılar, hep birlikte İslâm Ümmeti’nin evlatlarını İslâm’dan uzaklaştırmak için ellerinden geleni yaptılar. Müslümanlar okullarda ve kışlalarda adeta kısırlaştırılmaya tâbi tutuldular. Özellikle iletişim araçlarının azami derecede kullanıldığı bu zaman diliminde, doğruları tam yüz seksen derece ters yüz edip insanların algılarını istediği gibi değiştirebilen medya ile neler yapabildiklerini görüyoruz. Sonuçta Müslümanların büyük bir kısmı İslâm’dan gafil olunca, insanların sahip olduğu kıymetlere saygı da kalmadı. Allah’tan sakınma azaldı, ahiret bilinci yitirilmeye ve vicdanlar körelmeye başladı.

Peki, karşı karşıya kaldığımız tablo bu iken ve bütün bunlar yaşanırken şuurlu ve kültürlü Müslümanlar sorumluluklarının farkında mıdırlar? Ya da soruyu şöyle de sorabiliriz: Ümmet’in evlatlarının İslâm’dan uzaklaştırılması, onların elleri ve dilleri ile Müslümanlara zarar verilmesinde Müslümanların sorumluluğu yok mudur?

Bilinçli Müslümanların, genel nüfusa oranla sayılarının az olduğunu biliyoruz. Medya güçlerinin zayıf ve şartların genel anlamda aleyhlerine olduğunu da görüyoruz. Devlet aynı küfür devleti, sistem aynı zalim sistem olmasına rağmen, hükümetteki partiye Müslümanların hüsnü niyet ile yaklaşmalarının işin tuzu biberi olduğunu da biliyoruz. Sabahtan akşama kadar, günlerce, haftalarca, aylarca Müslümanların önündeki engellerden ve mazeretlerden bahsetsek bitmez, bitiremeyiz. Öyle ya yılladır bu mazeretleri kendi önümüze kendimiz koymuyor muyuz?  Ancak, derdest edilmemişsek, ayaklarımıza pranga, dillerimize kilit vurulmamışsa, kayda değer bir mazeretimiz yok demektir.

Unutmayalım ki insanlığın son ve tek çaresi olan bu dava, bir kişi ile başladı. Evet,  önce “oku” dedi, sonra قُمْ فَأَنذِرْ “kalk ve uyar” dedi Rabbi O’na. O da okudu, anladı, yaşadı ve kalkıp uyardı. Kimse, O’nun döneminde dava taşımanın daha kolay olduğunu zannetmesin. O kutlu Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in neler yaşadığını ve neler yaptığını biliyoruz. Aynı şekilde biz, o zamanki cahili toplumun gerçeğini de hayat şartlarını da biliyoruz. Küfür ahzabının sinsi oyunlarını ve Müslümanlara karşı nasıl ittifak edip saldırdıklarını da biliyoruz. Buna ilaveten iletişim araçları dilleri olan, ulaşım araçları at ve develer olan küçük bir topluluğun, nasıl kısa bir süre içinde dünyanın süper devleti haline geldiğini de biliyoruz. O günün şartlarında bunlar olmuşsa bugün de pekâlâ olabilir.

İslâm’ı dert edinen Müslümanların, kendilerine şu soruları sormaları gerektiğini düşünüyorum:

Biz İslâmî hayatı geri getirmeyi/yeniden başlatmayı ölüm-kalım meselesi olarak mı görüyoruz, yoksa sadece temenni mi ediyoruz?

Yani bizler Müslümanlar olarak İslâmî hayatı temenni mi ediyoruz, yoksa ona ulaşmayı murad mı ediyoruz? Temenni ile murad arasında çok kalın bir çizgi var. Temenni eden oturur, Murad eden yürür ve koşar.

İslâmî dava, bizim için gaye mi, yoksa belli vakitlerde kendisi ile meşgul olduğumuz bir hobi mi?

Biz İslâm’ı, her şeye rağmen hak bir dava olarak mı taşıyoruz, yoksa sadece tedeyyün içgüdümüzü mü tatmin ediyoruz?

Bu sorulara müspet anlamda cevap verenlerimizin, meydana gelen münkerlerin vebalinden kurtulacağına inanıyoruz. Aksi takdirde, kurtuluşa erenlerden olma umudu ile hayatımıza devam ediyorsak, kendimizi kandırıyoruzdur. Çünkü küfür, her gün fevç fevç Müslüman evlatlarını bataklığa doğru sürüklüyorken, bizim sadece üzülüp buğz etmekle, kınamakla yetinmemizin kayda değer bir karşılığı yoktur. Çünkü bizim elimizden ve dilimizden daha fazla şey gelebilmektedir.

Bir mahalleyi ateşten koruyabilecek gücümüz varken, sadece bir evi kurtarmanın kazancı ile avunamayız. Çünkü bu durumda biz onlarca evin yanmasına göz yummuş oluyoruz. Dipsiz bir kuyuya doğru yürümekte olan kör bir insanı gördüğümüzde, sadece söz ile uyarmamız onu kurtarmaya yetmeyebilir. Koşarak önüne geçmeliyiz. Kısacası, ihmalkârlığımızdan dolayı İslâmî hayatın geri gelmesinin gecikmesi, Müslüman evlatlarının bâtıl yollara sapmasının vebalini taşımaktan kurtulamayız.  

قُمْ فَأَنذِرْ “kalk ve uyar” dediğinde Rabbimiz, “ey Hatice uyku vakti geçti, istirahat dönemi geride kaldı” diyordu Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem. Şunu kesinlikle biliyoruz ki güzellik emek ister. اقْرَأْ “oku” ile başlayan sürecimizin  قُمْ فَأَنذِرْ“kalk ve uyar” ile devam etmesi gerekir. “Yumuşak ve hikmetli sözler” ile yeri geldiğinde “kafaları çatlatırcasına” anlatmaya devam etmeliyiz. Günün sabahında olmadı ise akşamında gidelim. Açıkça, gerekirse gizlice, yeri geldiğinde sessizce ve bazen haykırarak hakkı anlatmaya devam etmeliyiz. Sadece okuyan değil, yürüyen Kur’an’lar olmaya çalışalım.

Belli aralıklarla İslâmî sohbetlere katılmak veya ayda yılda bir İslâmî eser okumak, arada bir denk geldiğinde İslâm’dan konuşmak yetmez. Bu ameller ile toplumun değişimi gerçekleşmez ve İslâmî bir toplum vücuda gelmez. Bâtıl bütün güçleri ile küfür uğrunda mücadele ederken bizim bireysel ya da “cılız” ameller ile Müslümanları uyandırmamız mümkün değildir. Ki Allah’ın razı olduğu, kıymet verdiği amellerin, Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in ve ashabının gerçekleştirdiği ameller olduğunu unutmayalım.

Şüphesiz İslâm davası için canını dişine takıp, Rabbimizden gelen bütün bela ve musibetleri iman ettiği kazadan sayan, dosdoğru yoldan sapmayan Müslümanlar da az değil. Rabbim bunların sayısını daha da artırsın ve bizleri onlara dâhil etsin (Âmin). Ancak İslâm şuuruna varıp da meydana gelen ateşin büyüklüğü karşısında kovalarla su taşıyabilme kudretine sahip olduğu halde bardak ile su taşıyanlarımız da çoktur. Hakeza İslâm’ı bir bütün olarak hayata indirme farziyeti karşısında, İslâm’ın sadece belli kısımları ile amel edenlerimiz de çoktur.

Bu bağlamda ben, bütün bu olumsuzlukların yaşanmasında, Müslümanların üzerlerine düşün sorumluluklarını tam olarak yerine getirmedikleri için paylarına bir vebalin düştüğüne inanıyorum. Bunun için bu acı hadiseler karşısında, kendime ve bu kardeşlerime hatırlatmada bulunmak istedim. Umulur ki fayda verir.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz