Yaşadığımız bu zaman
diliminde, genel olarak İslâm coğrafyasında yaşananlar ve özelde beldemizde
meydana gelen hadiseler, Müslümanları derinden sarsmaktadır. Geçtiğimiz
haftalarda özellikle Güneydoğu illerinde, IŞİD bahanesi ile yaşanan gayri
insani saldırılar sonrası Müslümanların, bir kez daha etraflıca düşünmeleri
gerektiğine inanıyorum. Çünkü bu saldırıları yapanlar, kâfir batılılar değil,
bu Ümmet’in evlatları idi.
İnsanlık tarihinin aynı
zamanda hak ile bâtılın mücadele tarihi olduğunu söylüyoruz ki bu doğrudur.
Yüce Rabbimiz, İslâm öncesi Rasul ve Nebilerin yaşadıklarını birer öğüt olsun
diye bizlere hatırlatırken, her hak taraftarının ne yapması gerektiğini ve
karşılaşacağı manzaraları bize resmeder. Firavun’dan, Nemrut’tan, Karun’dan, fil sahiplerinden,
Uhdut ashabından ve daha birçok zalimden ve yaptıklarından haberdar olduk. Aynı
şekilde Ebu Cehillerin şahsında bütün küfür ehlinin İslâm’a ve Müslümanlara
karşı nefretini ve bu nefretten doğan saldırılarını da biliyoruz.
Küfür ehlinin amansız
saldırıları neticesinde, Hakk’ın taraftarı olan Müslümanlar, bundan yaklaşık
yüz sene önce yenildiler. Canlarını, mallarını ve tüm kutsallarını koruyan
kalkan kırıldı. Böylece günümüzde, İslâm’ın iktidarda olmamasının doğurduğu
felaketler ile boğuşuyoruz. Müslümanlar, otoritesiz kaldıktan sonra hak-bâtıl
mücadelesi gereğince kâfirlerin zulümlerine maruz kaldılar ve halen her türlü
zulmü görmektedirler. Benzer şekilde kâfirlerin kandırdığı Ümmet’in
evlatlarından da eziyet görmektedirler. Öyle ki bu eziyetler, kâfirlerin
yaptıklarını aratmaz oldu.
Beldemizdeki zulümlerin,
Cumhuriyetin kurulması ile başladığını biliyoruz. Kâfirler ile işbirliği yapan
hainlerin, iktidarı ele geçirdikten sonra kurdukları sistemler ile bir değirmen
gibi Müslümanları nasıl öğüttüklerini de biliyoruz. İslâm ve Müslümanlara karşı
adeta savaş halini alan devletin, Kürt halkına karşı zulmü üç kat daha fazla
olmuştur. Çünkü onlar hem Müslüman, hem Şeyh Said Efendi liderliğinde mevcut
küfür sistemlerine karşı kıyam etmiş ve hem de Türk olmayan farklı bir millet
idiler.
Sonunda bu mağduriyeti
giderme, Kürt halkını da diğer halkların sahip olduğu haklara sahip bir halk ve
devlet sahibi kılma iddiası ile PKK kuruldu. PKK, örgütlemesine başlarken
taraftar bulmak için halkın fikrî ve dini değerlerine açıktan saldırmadı ve
herkesin hissettiği devlet zulmünü kullandı. Daha önceden de benzeri bazı
yapılar tarafından temeli atılan ulusalcılık anlayışı, PKK tarafından
yaygınlaştırılarak belli kesimlerde milli duygular oluşturuldu. Kadrolarına
dâhil ettikleri fertlere, Kürt halkı için öngördükleri komünist ideolojiyi
öğretip benimsettiler.
Örgütün tarihçesine
girmeden şunu hatırlatmak istiyorum. Örgütün, devlet ile girdiği çatışma sürecinde
mağduriyetler daha da artmıştır. Birçok çatışmaya bizzat halkı dâhil ederek,
devletin halka yönelik gerçekleştirdiği büyük zulümlere halkın tanıklık
etmesini sağladı. Böylece örgüt, kısa sürede halkın belli bir kısmının
desteğini almayı başardı. Örgüt, ne zaman durgunlaşsa, zayıflamaya yüz tutsa
hep yeni mağduriyetler oluşturma yoluna gitti. Çünkü benimsediği ideolojiyi
halka mal edemedi. Dolayısı ile varlığını devam ettirebilmek için zulümlerin
sürekli devam etmesi gerekiyordu. Öyle ki kargaşa ve kandan beslenen ve zulmün
var olması ile varlığını devam ettirecek duruma geldi. Tıpkı Türk milliyetçilerinin, asker ve polis
cenazelerinin artması ile güçlenmesi gibi.
Örgüt güçlendikçe gayri İslâmî
fikirlerini daha yüksek bir sesle ifade etmeye başladı. Böylece, önceleri
Marksist fikirlerle, sonraları ultra laik ve milliyetçi duygular ile binlerce
Kürt gencini İslâm’dan uzaklaştırdı. Hatta İslâm düşmanı haline getirdi. Halen,
örgüte destek veren halkın büyük bir kısmı örgütün İslâm düşmanlığını bilmez.
Fasit fikirlerinden haberdar değildir. Halk, devlete olan güvenini kaybettiği
için örgüte kendilerinin haklarını savunan ve Türk Devleti’nin zulümlerinden
kurtaracak bir yapı nazarıyla bakmaktadır. Bu sayede halkın kayda değer bir
kısmı, hem devletin ve Türk milliyetçilerinin Kürtlere karşı bakışı sayesinde
hem de örgütün Kürtleri temsil etme refleksi sayesinde milliyetçi duygulara sahip
olmuştur.
Sözün kısası, Türkiye Devleti’nin
yetmiş seksen yıl uğraşıp da bozamadığı, İslâm’dan uzaklaştıramadığı Kürt
halkını, örgüt yirmi yılda bozmayı başardı. İslâm’a bağlılıkları ile öne çıkan
Kürt halkından, kayda değer bir kısmının örgüt etrafında toplanması veya en
azından yaptıklarına karşı sessiz kalması üzüntü vericidir.
Bu yazıda, yaşanan son
olayları analiz etme niyetinde değilim. Beni düşündüren, bu Ümmet’in evlatlarının
düşürülmüş olduğu bu ruh hali ve Müslümanların gidişata seyirci kalmasıdır.
Bir yandan devlet, bütün
kurum ve kuruluşları ile diğer taraftan ise Müslümanlar arasında teşekkül etmiş
gayri İslâmî yapılar, hep birlikte İslâm Ümmeti’nin evlatlarını İslâm’dan
uzaklaştırmak için ellerinden geleni yaptılar. Müslümanlar okullarda ve
kışlalarda adeta kısırlaştırılmaya tâbi tutuldular. Özellikle iletişim
araçlarının azami derecede kullanıldığı bu zaman diliminde, doğruları tam yüz
seksen derece ters yüz edip insanların algılarını istediği gibi değiştirebilen
medya ile neler yapabildiklerini görüyoruz. Sonuçta Müslümanların büyük bir
kısmı İslâm’dan gafil olunca, insanların sahip olduğu kıymetlere saygı da
kalmadı. Allah’tan sakınma azaldı, ahiret bilinci yitirilmeye ve vicdanlar
körelmeye başladı.
Peki, karşı karşıya
kaldığımız tablo bu iken ve bütün bunlar yaşanırken şuurlu ve kültürlü Müslümanlar
sorumluluklarının farkında mıdırlar? Ya da soruyu şöyle de sorabiliriz: Ümmet’in
evlatlarının İslâm’dan uzaklaştırılması, onların elleri ve dilleri ile
Müslümanlara zarar verilmesinde Müslümanların sorumluluğu yok mudur?
Bilinçli Müslümanların,
genel nüfusa oranla sayılarının az olduğunu biliyoruz. Medya güçlerinin zayıf
ve şartların genel anlamda aleyhlerine olduğunu da görüyoruz. Devlet aynı küfür
devleti, sistem aynı zalim sistem olmasına rağmen, hükümetteki partiye
Müslümanların hüsnü niyet ile yaklaşmalarının işin tuzu biberi olduğunu da
biliyoruz. Sabahtan akşama kadar, günlerce, haftalarca, aylarca Müslümanların
önündeki engellerden ve mazeretlerden bahsetsek bitmez, bitiremeyiz. Öyle ya
yılladır bu mazeretleri kendi önümüze kendimiz koymuyor muyuz? Ancak, derdest edilmemişsek, ayaklarımıza
pranga, dillerimize kilit vurulmamışsa, kayda değer bir mazeretimiz yok
demektir.
Unutmayalım ki
insanlığın son ve tek çaresi olan bu dava, bir kişi ile başladı. Evet, önce “oku” dedi, sonra قُمْ فَأَنذِرْ “kalk ve uyar” dedi Rabbi O’na. O da
okudu, anladı, yaşadı ve kalkıp uyardı. Kimse, O’nun döneminde dava taşımanın
daha kolay olduğunu zannetmesin. O kutlu Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in neler yaşadığını ve neler yaptığını
biliyoruz. Aynı şekilde biz, o zamanki cahili toplumun gerçeğini de hayat
şartlarını da biliyoruz. Küfür ahzabının sinsi oyunlarını ve Müslümanlara karşı
nasıl ittifak edip saldırdıklarını da biliyoruz. Buna ilaveten iletişim
araçları dilleri olan, ulaşım araçları at ve develer olan küçük bir topluluğun,
nasıl kısa bir süre içinde dünyanın süper devleti haline geldiğini de
biliyoruz. O günün şartlarında bunlar olmuşsa bugün de pekâlâ olabilir.
İslâm’ı dert edinen
Müslümanların, kendilerine şu soruları sormaları gerektiğini düşünüyorum:
Biz İslâmî hayatı geri
getirmeyi/yeniden başlatmayı ölüm-kalım meselesi olarak mı görüyoruz, yoksa
sadece temenni mi ediyoruz?
Yani bizler Müslümanlar
olarak İslâmî hayatı temenni mi ediyoruz, yoksa ona ulaşmayı murad mı ediyoruz?
Temenni ile murad arasında çok kalın bir çizgi var. Temenni eden oturur, Murad
eden yürür ve koşar.
İslâmî dava, bizim için
gaye mi, yoksa belli vakitlerde kendisi ile meşgul olduğumuz bir hobi mi?
Biz İslâm’ı, her şeye
rağmen hak bir dava olarak mı taşıyoruz, yoksa sadece tedeyyün içgüdümüzü mü
tatmin ediyoruz?
Bu sorulara müspet
anlamda cevap verenlerimizin, meydana gelen münkerlerin vebalinden kurtulacağına
inanıyoruz. Aksi takdirde, kurtuluşa erenlerden olma umudu ile hayatımıza devam
ediyorsak, kendimizi kandırıyoruzdur. Çünkü küfür, her gün fevç fevç Müslüman
evlatlarını bataklığa doğru sürüklüyorken, bizim sadece üzülüp buğz etmekle,
kınamakla yetinmemizin kayda değer bir karşılığı yoktur. Çünkü bizim elimizden
ve dilimizden daha fazla şey gelebilmektedir.
Bir mahalleyi ateşten
koruyabilecek gücümüz varken, sadece bir evi kurtarmanın kazancı ile avunamayız.
Çünkü bu durumda biz onlarca evin yanmasına göz yummuş oluyoruz. Dipsiz bir
kuyuya doğru yürümekte olan kör bir insanı gördüğümüzde, sadece söz ile
uyarmamız onu kurtarmaya yetmeyebilir. Koşarak önüne geçmeliyiz. Kısacası,
ihmalkârlığımızdan dolayı İslâmî hayatın geri gelmesinin gecikmesi, Müslüman
evlatlarının bâtıl yollara sapmasının vebalini taşımaktan kurtulamayız.
قُمْ فَأَنذِرْ “kalk ve uyar” dediğinde Rabbimiz, “ey
Hatice uyku vakti geçti, istirahat dönemi geride kaldı” diyordu Rasulullah
SallAllahu Aleyhi ve Sellem. Şunu
kesinlikle biliyoruz ki güzellik emek ister. اقْرَأْ “oku” ile başlayan sürecimizin قُمْ
فَأَنذِرْ“kalk ve uyar” ile devam etmesi gerekir. “Yumuşak ve hikmetli
sözler” ile yeri geldiğinde “kafaları çatlatırcasına” anlatmaya
devam etmeliyiz. Günün sabahında olmadı ise akşamında gidelim. Açıkça,
gerekirse gizlice, yeri geldiğinde sessizce ve bazen haykırarak hakkı anlatmaya
devam etmeliyiz. Sadece okuyan değil, yürüyen Kur’an’lar olmaya çalışalım.
Belli aralıklarla İslâmî
sohbetlere katılmak veya ayda yılda bir İslâmî eser okumak, arada bir denk
geldiğinde İslâm’dan konuşmak yetmez. Bu ameller ile toplumun değişimi
gerçekleşmez ve İslâmî bir toplum vücuda gelmez. Bâtıl bütün güçleri ile küfür
uğrunda mücadele ederken bizim bireysel ya da “cılız” ameller ile Müslümanları
uyandırmamız mümkün değildir. Ki Allah’ın razı olduğu, kıymet verdiği amellerin,
Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in
ve ashabının gerçekleştirdiği ameller olduğunu unutmayalım.
Şüphesiz İslâm davası
için canını dişine takıp, Rabbimizden gelen bütün bela ve musibetleri iman
ettiği kazadan sayan, dosdoğru yoldan sapmayan Müslümanlar da az değil. Rabbim
bunların sayısını daha da artırsın ve bizleri onlara dâhil etsin (Âmin). Ancak İslâm
şuuruna varıp da meydana gelen ateşin büyüklüğü karşısında kovalarla su taşıyabilme
kudretine sahip olduğu halde bardak ile su taşıyanlarımız da çoktur. Hakeza İslâm’ı
bir bütün olarak hayata indirme farziyeti karşısında, İslâm’ın sadece belli
kısımları ile amel edenlerimiz de çoktur.
Bu bağlamda ben, bütün
bu olumsuzlukların yaşanmasında, Müslümanların üzerlerine düşün sorumluluklarını
tam olarak yerine getirmedikleri için paylarına bir vebalin düştüğüne
inanıyorum. Bunun için bu acı hadiseler karşısında, kendime ve bu kardeşlerime
hatırlatmada bulunmak istedim. Umulur ki fayda verir.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış