Allahu Teâlâ Kâfir olan
ehl-i kitabın müminlere karşı tutum ve durumunu anlattıktan sonra onlardan iman
edenlerin durumunu anlatmaya dönüyor:
ليسوا سواء من أهل الكتاب أمة قائمة يتلون آيات
الله ءاناء الليل وهم يسجدون. يؤمنون بالله واليوم الآخر ويأمرون بالمعروف وينهون
عن المنكر ويسارعون في الخيرات وأولئك من الصالحين. وما يفعلوا من خير فلن يكفروه
والله عليم بالمتقين.
“Onlar bir değildir; ehl-i kitaptan bir grup vardır ki gece
saatlerinde kıyamdadır (ayaktadır), Allah’ın ayetlerini okurlar ve secde
ederler. Allah’a ve ahirete iman ederler, marufu emrederler, münkeri
nehyederler ve hayırlı işleri yapmada koşuşuyorlar. Bunlar salih olan kimselerdir.
Ne hayırlı iş yaparlarsa karşılıksız bırakılmaz. Allah takva sahiplerini
bilir.” (113-114-115)
Bu ayetler Yahudilerin
en büyük âlimlerinden Abdullah bin Selam’la bir takım Yahudiler Hz. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e iman edip
İslâm’a girdikleri zaman indirildi. Zira daha önce açıkladığımız 110. ayette
buna değinerek şöyle demiştik: “ehli
kitap iman etseydi kendileri için hayır olur, onlardan iman etmiş olanlar var,
fakat çoğu kâfirdir.” İşte iman
etmiş olanlar Müslüman oldular. Gece saatlerindi Kur’an ayetlerini okurlar,
namaz kılarlar. Zira secde etmek namaz kılmak için bir kinaye olarak
kullanılır. Ayrıca kıyamda
bulunur(ayaktadır), Kur’an okur ve secde ederler deyince namazın kılma
keyfiyetini anlatır. Çünkü kıyam, Kur’an okumak ve secde etmek namazın rükünleridir.
Bu nedenle namaz kılmaya namazı ikame etmek denilir. Kıyam ve ikame etmek aynı
köktendir. قام “Kame” kalktı. أقام “akame” ikame etti, yerine getirdi manalarındadır. Namaz kılan ayağa kalkarak,
Kur’an okur, rükû eder ve secde eder. Bazen namaz kılanlar yerine rükû edenler
olarak geçer. Rükû etmek secde etmek gibi namaz kılmaya bir kinayedir. Mümin
kimse Allah’a ve ahirete iman ettiği için namazı kılar, yoksa kılmazdı. Bu
ayette önce onlar namaz kılar dedi, sonra Allah’a ve ahirete iman ederler,
dedi. Oysa önce Allah’a ve ahirete iman ederler ve ondan sonra namaz kılarlar,
demeliydi. Fakat bunun sebebi, Allah’a ve ahirete iman ettikleri için namaz
kıldıklarını göstermek ve vurgulamak istenmesidir. Bunlar gerçek mümindir ve
onların namazları gerçektir, münafıklar gibi değildir. Zira münafıklar Allah’a
ve ahirete inandıkları için namaz kılmazlar, gösteriş için kılarlar. Allah bunu
birçok ayette tenkit etti. Misal olarak; Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Safiyye bintu Huyey adlı bir Yahudi
kadınla evlendi. Bu kadın Müslüman oldu; sair Müslüman hanımlar gibi namaz
kılmaya ve sair şer’î ahkâmı yerine getirmeye başladı, buna rağmen Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in diğer
hanımları bu kadının Müslümanlığından şüpheleniyorlardı. Rasulullah bunu
bilince onlara dedi ki; bu kadın gerçek mümindir. Allahu Teâlâ kitabında bunu
pekiştirdi, zira Müslümanlar eskiden Yahudi olan biri İslâm’a girerse ondan
şüphelenirler; acaba nifakça ve İslâm’a zarar getirmek için mi Müslüman oldu?!
Demeye başlarlar. Çünkü Yahudiler bu siyaseti izlediler ve daha önce bu surede
72. ayette açıkladığımız gibi Allahu Teâlâ onların bu sinsi üsluplarını açığa
vurarak şöyle dedi:
وقالت طائفة من اهل الكتاب آمنوا بالذي أنزل على
الذين آمنوا وجه النهار واكفروا آخره لعلهم يرجعو
“Ehl-i kitaptan bir grup şöyle dedi: müminlere indirilene (Kur’an’a)
sabahleyin inanın ve akşamleyin kâfir olun, onu inkâr edin. Belki onlar
dinlerinden dönerler.” (Ali İmran 72)
Müslümanları şüpheye
düşürerek İslâm’dan vazgeçirmeye çalıştılar. Şöyle dediler; biz kitap ehliyiz,
ilim ve fikir sahibiyiz, İslâm’a girdik,
baktık, doğru değil, boştur, doğru olsaydı o dinde kalırdık. Böylece
kitabı bilmeyen, ilim ve fikir sahibi olmayan ve cahil kimseleri İslâm’dan
çevirmeye çalıştılar. Hem de Kur’an’ı Kerim İsrailoğullarının eski
peygamberlere tutumları ve dönekliklerini anlattı. Ayrıca Araplar, Yahudilerin
sinsi hareketlerini biliyorlardı ve onlarla tecrübeleri vardı. Bu nedenle Yahudilerin
İslâm’a girip mümin olduklarından şüpheleri vardı. Allah Celle Celâlehû bunu çürütmedi fakat onlardan İslâm’a girip mümin
olan kimseler vardır, bunlar azdır, ama çoğu kâfirdir, size zarar getirmeye
çalışırlar, dedi (bkz. Ali İmran 111. ayet). Buna göre ey müminler dikkatli
olun, onlardan gerçekten İslâm’a girip mümin olanlardan emin olun. Bunlar namaz
kıldıktan sonra eğer marufu emreder ve münkeri nehyederlerse ve hayırlı işleri yapmada
diğer müminlerle yarışırlarsa gerçek mümin olduklarından emin olun. Bunun
manası İslâm’a çağırmaya ve daveti yüklenmeye başlamalarıdır. Bir insan İslâm’a
çağırmaya başlarsa; İslâm uğrunda canıyla ve malıyla fedakârlık göstermeye
başladı demektir. Bunu ancak samimi mümin yapar. Bu nedenle Abdullah bin Selam
İslâm davetini yüklendi, Yahudilerin bütün hahamlarını İslâm’a çağırdı.
Rasullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e
dedi ki; Ya Rasulullah bütün hahamları çağır ve beni onlara sor. Rasulullah
onları çağırdı ve onlara eski bir haham olan Abdullah bin Selam’ı sordu? Daha
onun İslâm’a girdiğini bilmiyorlardı, bu nedenle onlar gerçeği göstererek şöyle
dediler: Abdullah bin Selam bizim en büyük ve en iyi âlimimizdir. Abdullah bin
Selam bir perde arkasında saklanmıştı, Onlar böyle deyince onların karşısında
dikilip iki şahadeti getirdi ve onları Rasullah’a iman etmeye çağırdı. Onlar
onu lanetledi ve Abdullah bin Selam’a yalancı dediler. Ayrıca Abdullah bin
Selam ve onun grubu cihada katıldılar. Böylece hayırlı işlerde koşuşuyorlardı.
Bunlar yalnız namaz kılmakla ve iman ettik demekle yetinip kalsalardı, marufu
emrederek ve münkeri nehyederek İslâm’ı uygulamaya çağırmasalardı, mallarıyla
ve canlarıyla İslâm uğrunda fedakârlık göstermeselerdi insan onlardan şüphelenirdi.
İşte Müslüman böyle davranıp işleri yapınca, yaptığı hayırlı işlerin
karşılığını görür, sevabını alır ve Cennet’e Allah’ın rahmetiyle girer. Salih
(iyi) kimse ve takva sahibi sayılır. Nitekim gerçek takva sahiplerini bilen
Allah’tır. Allah’tan korkarak ve ahireti düşünerek hayırlı işleri yapan
kimselerin gerçeklerini ancak Allah bilir. Biz zahiren insanın bu durumda
olduğunu görürsek ondan şüphelenmeyiz ve Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bize emrettiği gibi hüsnü zan
besleyerek ona mümin, salih ve takvalı kimse deriz. Zira Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Kâbe
etrafında tavaf yaparken şöyle buyurdu: “Kâbe’ye
hitap ederek; sen ne kadar hoşsun ve senin kokun ne kadar hoştur, sen ve senin
hürmetin (değerin) ne kadar büyüktür! Fakat müminin hürmeti (değeri) daha
büyüktür. Muhammed’in canını elinde tutana yemin ederim ki; Allah indinde
müminin hürmeti senin hürmetinden daha büyüktür. Şöyledir; onun malı, kanı ve
onun hakkında ancak hayırla zannedilir. (Ona karşı hüsnü zannı beslemektir.)”
(İbni Mace) Ters hareketi görmedikçe zannı galip olan bu kimse mümindir,
takvalıdır, deriz. İslâm’a, hâkimiyetine ve devletine çağırmazsa, onun uğrunda
malıyla ve canıyla fedakârlık göstermezse onun takvasından emin olamayız. Eğer
İslâm’a ters fikirlere de kabul gösterirse veya çağırırsa ondan şüpheleniriz.
Zira Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve
Sellem döneminde münafıklar Yahudileri ve diğer kâfirleri savunuyorlardı,
bir kısmı gizlice onları dost ediniyorlardı. İslâm’a çağırmıyorlardı, İslâm
uğrunda mallarıyla ve canlarıyla fedakârlık göstermiyorlardı. Bazen nifakça tek
tük şeyler yaptılar, ama mallarıyla ve canlarıyla İslâm uğrunda fedakârlık
yapanlarla alay ediyorlardı, onların niyetleri hakkında şüpheler
getiriyorlardı. İşte, Allah bize böyle hakikatleri göstererek ölçüleri ortaya
koyar ki samimi mümin ile sahte mümini birbirinden ayıralım, kanmayalım, kâfirlerin
veya münafıkların veyahut sahte kişilerin tuzağına düşmeyelim. Bu şekilde mümin
uyanık olur. Bu, ölçüleri bilmiyorsa uyanık olamaz, saf olur, kolayca
kandırılır ve tuzağa düşürülür.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış