EHVEN-İ ŞER’DEN KUTSAL SEÇİME

Aydın Usalp

İslâm, insanoğlunun karşılaştığı her meseleye dair hüküm ve çözüm beyan etmiş ve iman edenler için bu hüküm ve çözümlere tâbi olunması gerektiğini bildirmiştir. İslâm’ı anlamayan veya öyle olmadığını düşünen zümreler için doğru bir istikametten saptıkları söylenemez. Çünkü bu zümreler, hiçbir zaman doğru yol üzere olmadılar. İslâm nizamının, üzerine bina olunduğu akideye iman etmiş ve tevhid bilincine sahip olmuş  -her ne kadar bütüncül bir fikriyata, net ve sabit bir metoda sahip olmasalar bile- bu tevhid ilkesi bağlamında bir hayat sürdürme uğraşı içinde olan samimi Müslümanların ve çoğu İslâmî camiaların ise her geçen gün daha fazla sisteme entegre olduklarına üzüntüyle tanıklık ediyoruz. Bu durum, Müslümanların ümmet bilincine ulaşmalarını geciktirmekle birlikte yarınlara dair umutları azaltmaktadır. Doğru bir istikamet üzere olmaktan ziyade, daha rahat hareket edebilmeyi önceleyen, tavizlere dayalı kısa vadeli kazançların peşinden koşanlar, maalesef küfre dayalı sistemlerin ömürlerini ve Müslümanların İslâmî hayat ile buluşma zamanını uzattıklarının farkında değildirler.

Türkiye’deki Müslümanlar, özellikle seçim süreçlerinde sistem ile olan ilişkilerini tartışırlardı. Bu yazıyı kaleme almamdaki tetikleyici unsur, son iki seçim öncesinde bu tartışmaların giderek azaldığını gözlemem oldu. Eskiden, özellikle seçim önceleri Müslümanlar arasında oy kullanma veya bir partiye destek verilmesi meseleleri hakkında yaygın bir şekilde hararetli tartışmalar yaşanırdı. Oy kullanılması gerektiğini düşünenlerin sığındıkları ve sık bir şekilde kullandıkları kavram  “ehven-i şer” kavramı olurdu. Eskisi kadar olmasa da bu kavram halen kullanılmaktadır. Müslümanların özellikle son seçimlere nasıl kutsiyet atfettiklerine değinmeden önce, ehven-i şer kavramı hakkında malumatı olmayan okurlarımız için kısa bir özet yapmakta fayda görüyorum.

Ehven-i şer, doğru ifadesi ile “Ehven-i Şerreyn” kavramı/ilkesi ilk defa Osmanlı devletinin son dönemlerinde kanunlar manzumesi halinde hazırlanan Mecelle’de kullanılmıştır. Asıl adı “Mecelle-i Ahkâm-i Adliye” olan bu kanun, fikrî gerilemenin yaşandığı, Batı hayranı bazı şahısların Avrupa devletlerinden kanun ithal etmek istemeleri sonucunda, samimi bazı âlimlerin, İslâm’a dayalı bir kanun yapma uğraşı neticesinde oluşturulmuştur. Çünkü Osmanlı, İslâm’ı anlama ve uygulama noktasında bazı eksikliklerine rağmen, İslâm’dan başka bir şeye iltifat etmemiş ve hukukunu İslâm’a dayandırma noktasında çaba sarf etmiştir. Mecelle de bu duyarlığın sonucunda meydana getirilmiştir. Ahmed Cevdet Paşa başkanlığında, ondan fazla âlimin oluşturduğu ilmî bir heyet tarafından, İslâm hukukuna bağlı kalınmaya çalışılarak hazırlanan Mecelle, 1851 maddesi olan bir kanundur. Bugünkü Medeni Kanun kapsamına giren meseleleri ele alan ve İslâm’a göre düzenlenmeye çalışılmış olan Mecelle, 1877 yılında Halife Abdülhamit zamanında tatbik edilmeye başlanmış ve Cumhuriyet’in ilanından sonra 1926’da yürürlükten kaldırılmıştır.

Ehven-i şer kavramı, Mecelle’nin 29. maddesinde geçmektedir. Bundan önceki iki madde ile anlam bütünlüğü oluşturmaktadır. Sırasıyla bu maddeler şöyledir:

Madde 27 - Zararı eşed, zarar-ı ehaf ile izale olunur. (Daha şiddetli zarar, daha hafif zararla giderilir.)

Madde 28 – İki fesad tearuz ettiğinde ehaffı irtikâp olunur. (İki kötülük çakışınca daha hafif olanı işlenerek, büyüğünün çaresine bakılır.)

Madde 29 –Ehven-i şerreyn ihtiyar olunur. (İki şerden, daha hafif olanı seçilir.)

Yukarıda ifade ettiğim gibi Mecelle, Osmanlı Devleti’nin fikren gerilediği dönemde İslâm’a dayandırılarak hazırlanmaya çalışılmıştır. Ancak, maddelerinin tamamen İslâm’a uygun olduğu veya kendisinin İslâmî bir kaynak olduğu söylenemez. Makalemize konu olan bu üç maddenin ne kadar İslâm fıkhına uygun oldukları tartışılmakla birlikte, üç maddenin ortak ifadesi olan “ehven-i şerreyn ihtar olunur” un anlamı, günümüzde Müslümanların kendisine yükledikleri anlamdan çok farklıdır. Çünkü ehven-i şer, günümüzdeki yaygın ifadesi ile “kötünün iyisi”; iki kötü, zarar verici durumla karşı karşıya kalındığında, büyük zararı def edebilmek için daha az zararlı olan şeyi tercih etmektir. Burada önemli olan vurgu şudur: kişinin başka bir seçeneği yoksa yani karşılaştığı iki zararlı husustan başka bir şeyi seçme hakkı kalmamışsa, zaruret sebebiyle iki kötülükten daha hafif olanını seçmektir. Diğer maddeler ile birlikte düşünüldüğünde bundan başka bir anlam da çıkmamaktadır.

Diğer taraftan, kişinin hayırlı veya şer olmayan bir alternatifi varsa kötünün hafif olanını tercih edemez. Çünkü büyük olsun, küçük olsun şer olan, haram olan her şeyden sakınmak dinimizin emridir. Müslüman; günahın büyüğünden, küçüğünden, açığından ve gizlisinden sakınmak zorundadır. İkrah olmadığı müddetçe, İslâm’ın haram olarak belirlediği bir ameli yapmak, Allah katında günahtır ve cezayı gerektirdiği herkesçe malumdur. Ayrıca biz biliyoruz ki Rabbimiz insanları, günah işlemek zorunda bırakmaz. Çünkü Allah, hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez. Bununla birlikte Rabbimiz, güçsüz kaldığımız durumlarda bizim için ruhsatlar belirlemiştir. Ruhsatları insanlar değil, ancak Allah belirler ve her sıkıntılı durumun ruhsatı farklıdır. Bazı insanlar daha da ileri giderek ehven-i şer kaidesini ruhsatlar ile ilişkilendirmektedir ki bu kaidenin İslâm’daki ruhsatlarla hiçbir alakası bulunmamaktadır. Çünkü Allah tarafından verilen bir ruhsata göre hareket etmek zaten şer değildir.

Ameli anlamda, kişinin alternatifsiz iki kötü arasında kaldığında hem aklen hem vicdanen daha az kötü olanı tercih etmesi makbuldür. Bu kaideyi ölçü alan kişilerin şunu kesinlikle göz önünde bulundurmaları gerekmektedir. Ehven-i şer kaidesi ancak alternatifsiz, çaresiz kalma durumunda başvurulabilir. Örneğin sürgün veya zindan cezalarından birini seçme durumunda olanın, sürgünü tercih etmesi, sürülen yerler arasında tercih durumu varsa daha az kötü yeri tercih etmesi, derdest edilip hapse atılacak bir insana, daha iyi şartlara sahip bir hapishaneyi ya da odayı seçme gibi bir olanak sağlandığında daha az kötüyü tercih etmesi, her hâlükârda öldürülecek bir insana, ateşe atılmak veya silah ile ölme tercihi verilecekse kişinin daha az acı vereni tercih etmesi vb. durumlarda ehven-i şere uyulabilir. Ancak bir Müslümanın, susuzluktan ölme gibi bir riski olmadığı halde durup dururken, ‘biranın alkol oranı şaraptan daha azdır’, deyip bira içmesi ehven-i şer olur mu?

Bugünkü Müslümanların bu kavrama yükledikleri anlam son örneğe bire bir uymaktadır. Çünkü bu kavramın en çok kullanıldığı konu, Müslümanların bir partiyi destekleme meselesidir. Oysa mevcut sistemde bulunan partiler, İslâmî partiler değildirler. Bu partiler küfür olan kapitalist nizamın parçaları olup, yönetime ancak kapitalist bir yol ile gelebilmekte ve iktidar olduklarında mevcut küfür sistemini uygulamaktan başka çareleri de yoktur. Dolayısı ile bir Müslüman’ın kalkıp bu gayri İslâmî partilerden herhangi birine destek vermesi asla caiz değildir. Peki, herhangi bir Müslüman, bu partilerden birini desteklemek zorunda bırakılmış mıdır? Kafasına silah dayayıp, ölme ya da oy verme tercihleri arasında veya iffetini kirletme ile oy verme şerleri arasında bırakılmış mıdır? Kesinlikle hayır! Herkes bilmektedir ki kişilerin oy vermeme gibi bir tercihi bulunmaktadır. Daha doğrusu İslâm’ın emri gereği böylesi haram bir amelden uzak durulması gerekmektedir. Allah muhafaza bu işin sonu şirke kadar gider.

Şer’î anlamda bir çıkış yolu bulunmayınca, bu sefer mantıki yollara başvururlar. “Şu parti gelmezse diğeri gelir, o daha kötü” diyerekten, şeytanın bu amellerini kendilerine süslü gösterdiklerinin farkına varamıyorlar. Oysa söz konusu İslâm dışı küfür bir sistem olduktan sonra bunun neresi daha az zararlı olacak ki?

Bu meselede daha vahim olanı, insanların ehven-i şer kaidesini akideler arasında da yapmaya kalkışmalarıdır. Demokratik ya da Liberal Kapitalizm’i Komünizm’e tercih etmek gibi gaflete düşenler var. Oysa İslâm dışında bütün ideolojiler küfür olup, küfrün iyisi kötüsü olmaz. Küfrün veya şirkin ılımlısı ya da daha az zararlısı yoktur. İslâm’ın tevhid ilkesine aykırı hiçbir hususun daha az kötüsü yoktur. İman ile küfür arasında beyazdan kırmızıya doğru bir derecelendirme yapılamaz. 

Sanırım ehven-i şer hakkında bu kadar açıklama kâfidir. Ancak niyeti üzüm yemek olmayan kişilere laf anlatmanın bir faydası da yoktur. Fakat âlim kisvesi altında milyonlarca Müslüman’ı bu tür laflarla kandıran ve onlara gayri İslâmî küfür sistemlerini benimseten insanlar eksik olmuyor. Öyle ki yıllarca aynı masallarla Müslümanları kandırmayı başardılar. Makalemin başında ifade ettiğim gibi, her geçen gün sistemin bir parçası haline gelen Müslümanlar artık mevut sistem ve gayri İslâmî partiler için kötünün iyisi kavramını dahi kullanamaz duruma gelmişlerdir. Çünkü ehven-i şer diye tarif ettikleri şeylerin, kendileri için şer olmaktan çıktığına inanmaya başladılar.

Gayri İslâmî, küfür nizamı olan Kapitalizm, Demokrasinin seçim üslubu ile sürekli olarak kan tazelemektedir. Böylece necis olan nizamlarını halka onaylatarak, halkın rızasıymış gibi göstermektedir. Nizamı sorgulatmayan, sürekli vitrindeki insanları değiştirmek sureti ile nabza göre şerbet sunmaktadır. Özellikle son on yıldır Türkiye’de iktidar olan AKP’nin, neredeyse bütün İslâmî STK ve cemaatleri küfür olan sistem ile barıştırdığını sistemin birer parçası haline getirdiğini görmekteyiz. Bu durum herkesçe malum olup ayrıca İslâmî olan ve olmayan birçok siyaset bilimci, sosyolog ve yazar tarafından da dile getirilmektedir. Kısmen mesafeli duranlar bile, AKP’nin Cemaat ile arasının bozulması akabinde kendilerine bir pay sağlamak adına hızlı bir şekilde AKP’yi desteklemeye başladılar.

Son iki seçimde, özellikle cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde pek çok sözüm ona âlim, akademisyen, gazeteci-yazar, cemaat lideri ve STK’lar seçim olayını Müslümanlar için bir ölüm kalım meselesi şeklinde değerlendirdiler.  Bu seçim ile “tarih yeniden yazılacak”, “ümmetin seçimi”, “Müslümanlığın kurtuluşu”, “Türkiye ve Ortadoğu için önemli dönüm noktası” türünden laflar havada uçuştu. Erdoğan’a oy vermeyenin imanından şüphe etmesi gerektiğini söyleyen yerel âlim bozuntularından tutun, sözüm ona Dünya Âlimler Birliği Başkanı sıfatı ile “Erdoğan’la birlikte olmamızı ve onu desteklememizi Allah emretmektedir” mealinde söylemde bulunan uluslararası âlimlere kadar birçok tanınmış şahsiyetler bu seçime adeta iman-küfür mücadelesi rolünü biçtiler.  Birçok ayet ve hadisi de fasid emelleri için korkusuzca alet ettiler. Küfür bir nizamdaki seçime İslâmî bir kutsiyet atfederek adeta “kutsal seçim” dedirttiler.

AKP’yi desteklemeyi, ehveni şerden çıkarıp İslâmî bir vecibe haline getirenlerin bir an için durup düşünmeleri gerekir. Küfür nizamının özgürlükler fikriyatı gereğince AKP ile bir takım özgürlüklerin arttığını görebiliyoruz. Ancak Müslümanlara yarayan bir takım özgürlükler olduğu gibi İslâm’ın haram kıldığı birçok sapık davranışın da özgür bırakıldığını görmek gerekiyor. Daha da önemlisi Müslümanların lehine yapılan bir takım düzenlemelerin İslâm adına değil Demokrasi adına yapıldığı, İslâmî hayat nizamının halen yasak ve sistem açısından cezayı gerektiren ameller olduğunu görmüyor musunuz?

Daha önceki seçim sonralarında yapılan balkon konuşmasında geçtiği gibi bu son seçim sonrasında da Erdoğan, seçim zaferi sarhoşluğu ile bugün bu şehir şu şehir kazandığı gibi Gazze kazanmıştır, Şam kazanmıştır vs. birçok dünya şehir isimlerini sayarak onların da kazandığını söyledi. Peki, gerçekten şu anda hangi şehir kazanıyor? Şam başta olmak üzere, Gazze ve diğer İslâm şehirleri Müslüman kanına doyarken, kazananın Washington, Londra, Tel Aviv ve kâfirlerin diğer kentleri olmadı mı?

AKP veya başka bir vesile ile herhangi bir şekilde İslâm dışı sistemlere yanaşan, onları seven, benimseyen Müslümanların, siyasi haber ve makaleleri okudukları kadar Kur’an’ı, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hayatını, akide ve tevhid ile ilgili kitapları tekrar okumalarını şiddetle tavsiye ederim. Bir baksınlar, başladıkları noktadan ne kadar sapmışlardır.

Allah Subhanehû ve Teâlâ, bütün insanlık için bir rahmet, bir nur ve nimet olarak indirdiği dini, bütün sorunlarımızı çözen, bize her hâlükârda ne yapmamızı bildiren tas tamam kılınmış bir dindir. İslâm’ı esas kılıp O’na uymayan, kendi heva ve hevesine göre hareket edenlerin sonu hüsrandır.

“Yoksa onlar, hâlâ İslâm'ın karşıtı cahiliye kanunları ile mi yönetilmek istiyorlar? Şüpheden uzak, doğru ve gerçek bilgiyi tanıyarak kabul edip inanmış bir toplum için Allah'tan daha güzel kanun koyucu olabilir mi?” (Maide 50)

 


Yorumlar

  1. Mehmet Avcı

    Kardeşim sen ehvenüşer meselesini doğru anlamışsın ama tatbikatın yanlış. Burada ehvenüşşer kendimize uygulanmayacak. Genele uygulanacak. Şöyle. Eğer sen oy kullanmamakla seçimler iptal olup şeriat gelecekse haklısın. burda ehvenüşer olmaz. Daha hayırlı bir ihtimal çıktı. Maalesef sen oy kullansan da kullanmsan da seçimler olacak ve bir parti başa geçecek. Herkes o partinin icraatlarına muhatap olacak. İşte ehvenüşer burda devreye konulur. El kesen mi gelsin parmak kesen mi. El gideceğine parmak gitsin tabiki. Sen kenarda durup izlersen parmak kesene razı olmazsan, kardeşlerinin elleri kesilmesine de razı mı olacaksın. Vicdanın kabul eder mi. İnsanların çoğu ıslah ve irşad olsa baştakiler bu sağlam müminlerden seçilse yavaş yavaş küfür sistemi yıkılacak. Yoksa başka yolu yok. Ha başka yol var iç savaş çıkarmak. Bunun İslam'a ne kadar zarar verdiğini Suriye, ırak ve Mısır'da gördünüz. 15 temmuzda gördünüz. Umarım ders çıkarırsınız. Müslğmanın anarşi ve fitne ve iç savaşla işi olmaz.

  2. Şefaat Firdes

    Allah ecrini versin kardeşim aklımdaki soruların cevabını aldım Allah razı olsun

  3. MUSTAFA CANDAN

    ALLAH RAZI OLSUN KARDEŞİM COK GUZEL ACIKLADINIZ RABBİM SENIN GIBI DEGERLI KARDESLERIMIN SAYISINI ARTIRSIN ALLAHÜMME AMİN

Yorum Yaz