İslâm, insanoğlunun
karşılaştığı her meseleye dair hüküm ve çözüm beyan etmiş ve iman edenler için
bu hüküm ve çözümlere tâbi olunması gerektiğini bildirmiştir. İslâm’ı anlamayan
veya öyle olmadığını düşünen zümreler için doğru bir istikametten saptıkları söylenemez.
Çünkü bu zümreler, hiçbir zaman doğru yol üzere olmadılar. İslâm nizamının,
üzerine bina olunduğu akideye iman etmiş ve tevhid bilincine sahip olmuş -her ne kadar bütüncül bir fikriyata, net ve
sabit bir metoda sahip olmasalar bile- bu tevhid ilkesi bağlamında bir hayat
sürdürme uğraşı içinde olan samimi Müslümanların ve çoğu İslâmî camiaların ise
her geçen gün daha fazla sisteme entegre olduklarına üzüntüyle tanıklık
ediyoruz. Bu durum, Müslümanların ümmet bilincine ulaşmalarını geciktirmekle birlikte
yarınlara dair umutları azaltmaktadır. Doğru bir istikamet üzere olmaktan
ziyade, daha rahat hareket edebilmeyi önceleyen, tavizlere dayalı kısa vadeli
kazançların peşinden koşanlar, maalesef küfre dayalı sistemlerin ömürlerini ve
Müslümanların İslâmî hayat ile buluşma zamanını uzattıklarının farkında
değildirler.
Türkiye’deki
Müslümanlar, özellikle seçim süreçlerinde sistem ile olan ilişkilerini
tartışırlardı. Bu yazıyı kaleme almamdaki tetikleyici unsur, son iki seçim
öncesinde bu tartışmaların giderek azaldığını gözlemem oldu. Eskiden, özellikle
seçim önceleri Müslümanlar arasında oy kullanma veya bir partiye destek
verilmesi meseleleri hakkında yaygın bir şekilde hararetli tartışmalar
yaşanırdı. Oy kullanılması gerektiğini düşünenlerin sığındıkları ve sık bir
şekilde kullandıkları kavram “ehven-i
şer” kavramı olurdu. Eskisi kadar olmasa da bu kavram halen kullanılmaktadır.
Müslümanların özellikle son seçimlere nasıl kutsiyet atfettiklerine değinmeden
önce, ehven-i şer kavramı hakkında malumatı olmayan okurlarımız için kısa bir
özet yapmakta fayda görüyorum.
Ehven-i şer, doğru
ifadesi ile “Ehven-i Şerreyn” kavramı/ilkesi ilk defa Osmanlı devletinin son dönemlerinde
kanunlar manzumesi halinde hazırlanan Mecelle’de
kullanılmıştır. Asıl adı “Mecelle-i Ahkâm-i Adliye” olan bu kanun, fikrî
gerilemenin yaşandığı, Batı hayranı bazı şahısların Avrupa devletlerinden kanun
ithal etmek istemeleri sonucunda, samimi bazı âlimlerin, İslâm’a dayalı bir
kanun yapma uğraşı neticesinde oluşturulmuştur. Çünkü Osmanlı, İslâm’ı anlama
ve uygulama noktasında bazı eksikliklerine rağmen, İslâm’dan başka bir şeye
iltifat etmemiş ve hukukunu İslâm’a dayandırma noktasında çaba sarf etmiştir.
Mecelle de bu duyarlığın sonucunda meydana getirilmiştir. Ahmed Cevdet Paşa
başkanlığında, ondan fazla âlimin oluşturduğu ilmî bir heyet tarafından, İslâm hukukuna
bağlı kalınmaya çalışılarak hazırlanan Mecelle, 1851 maddesi olan bir kanundur.
Bugünkü Medeni Kanun kapsamına giren meseleleri ele alan ve İslâm’a göre
düzenlenmeye çalışılmış olan Mecelle, 1877 yılında Halife Abdülhamit zamanında
tatbik edilmeye başlanmış ve Cumhuriyet’in ilanından sonra 1926’da yürürlükten
kaldırılmıştır.
Ehven-i şer kavramı,
Mecelle’nin 29. maddesinde geçmektedir. Bundan önceki iki madde ile anlam
bütünlüğü oluşturmaktadır. Sırasıyla bu maddeler şöyledir:
Madde 27 - Zararı eşed, zarar-ı ehaf ile izale olunur. (Daha
şiddetli zarar, daha hafif zararla giderilir.)
Madde 28 – İki fesad tearuz ettiğinde ehaffı irtikâp olunur.
(İki kötülük çakışınca daha hafif olanı işlenerek, büyüğünün çaresine bakılır.)
Madde 29 –Ehven-i şerreyn ihtiyar olunur. (İki şerden, daha
hafif olanı seçilir.)
Yukarıda ifade ettiğim
gibi Mecelle, Osmanlı Devleti’nin fikren gerilediği dönemde İslâm’a dayandırılarak
hazırlanmaya çalışılmıştır. Ancak, maddelerinin tamamen İslâm’a uygun olduğu
veya kendisinin İslâmî bir kaynak olduğu söylenemez. Makalemize konu olan bu üç
maddenin ne kadar İslâm fıkhına uygun oldukları tartışılmakla birlikte, üç
maddenin ortak ifadesi olan “ehven-i
şerreyn ihtar olunur” un anlamı, günümüzde Müslümanların kendisine
yükledikleri anlamdan çok farklıdır. Çünkü ehven-i şer, günümüzdeki yaygın
ifadesi ile “kötünün iyisi”; iki kötü, zarar verici durumla karşı karşıya
kalındığında, büyük zararı def edebilmek için daha az zararlı olan şeyi tercih
etmektir. Burada önemli olan vurgu şudur: kişinin başka bir seçeneği yoksa yani
karşılaştığı iki zararlı husustan başka bir şeyi seçme hakkı kalmamışsa,
zaruret sebebiyle iki kötülükten daha hafif olanını seçmektir. Diğer maddeler ile
birlikte düşünüldüğünde bundan başka bir anlam da çıkmamaktadır.
Diğer taraftan, kişinin
hayırlı veya şer olmayan bir alternatifi varsa kötünün hafif olanını tercih
edemez. Çünkü büyük olsun, küçük olsun şer olan, haram olan her şeyden sakınmak
dinimizin emridir. Müslüman; günahın büyüğünden, küçüğünden, açığından ve
gizlisinden sakınmak zorundadır. İkrah olmadığı müddetçe, İslâm’ın haram olarak
belirlediği bir ameli yapmak, Allah katında günahtır ve cezayı gerektirdiği
herkesçe malumdur. Ayrıca biz biliyoruz ki Rabbimiz insanları, günah işlemek
zorunda bırakmaz. Çünkü Allah, hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını
yüklemez. Bununla birlikte Rabbimiz, güçsüz kaldığımız durumlarda bizim için
ruhsatlar belirlemiştir. Ruhsatları insanlar değil, ancak Allah belirler ve her
sıkıntılı durumun ruhsatı farklıdır. Bazı insanlar daha da ileri giderek ehven-i
şer kaidesini ruhsatlar ile ilişkilendirmektedir ki bu kaidenin İslâm’daki
ruhsatlarla hiçbir alakası bulunmamaktadır. Çünkü Allah tarafından verilen bir
ruhsata göre hareket etmek zaten şer değildir.
Ameli anlamda, kişinin
alternatifsiz iki kötü arasında kaldığında hem aklen hem vicdanen daha az kötü
olanı tercih etmesi makbuldür. Bu kaideyi ölçü alan kişilerin şunu kesinlikle
göz önünde bulundurmaları gerekmektedir. Ehven-i şer kaidesi ancak
alternatifsiz, çaresiz kalma durumunda başvurulabilir. Örneğin sürgün veya
zindan cezalarından birini seçme durumunda olanın, sürgünü tercih etmesi,
sürülen yerler arasında tercih durumu varsa daha az kötü yeri tercih etmesi,
derdest edilip hapse atılacak bir insana, daha iyi şartlara sahip bir
hapishaneyi ya da odayı seçme gibi bir olanak sağlandığında daha az kötüyü
tercih etmesi, her hâlükârda öldürülecek bir insana, ateşe atılmak veya silah
ile ölme tercihi verilecekse kişinin daha az acı vereni tercih etmesi vb.
durumlarda ehven-i şere uyulabilir. Ancak bir Müslümanın, susuzluktan ölme gibi
bir riski olmadığı halde durup dururken, ‘biranın
alkol oranı şaraptan daha azdır’, deyip bira içmesi ehven-i şer olur mu?
Bugünkü Müslümanların bu
kavrama yükledikleri anlam son örneğe bire bir uymaktadır. Çünkü bu kavramın en
çok kullanıldığı konu, Müslümanların bir partiyi destekleme meselesidir. Oysa
mevcut sistemde bulunan partiler, İslâmî partiler değildirler. Bu partiler küfür
olan kapitalist nizamın parçaları olup, yönetime ancak kapitalist bir yol ile
gelebilmekte ve iktidar olduklarında mevcut küfür sistemini uygulamaktan başka
çareleri de yoktur. Dolayısı ile bir Müslüman’ın kalkıp bu gayri İslâmî
partilerden herhangi birine destek vermesi asla caiz değildir. Peki, herhangi
bir Müslüman, bu partilerden birini desteklemek zorunda bırakılmış mıdır?
Kafasına silah dayayıp, ölme ya da oy verme tercihleri arasında veya iffetini
kirletme ile oy verme şerleri arasında bırakılmış mıdır? Kesinlikle hayır!
Herkes bilmektedir ki kişilerin oy vermeme gibi bir tercihi bulunmaktadır. Daha
doğrusu İslâm’ın emri gereği böylesi haram bir amelden uzak durulması
gerekmektedir. Allah muhafaza bu işin sonu şirke kadar gider.
Şer’î anlamda bir çıkış
yolu bulunmayınca, bu sefer mantıki yollara başvururlar. “Şu parti gelmezse diğeri gelir, o daha kötü” diyerekten, şeytanın
bu amellerini kendilerine süslü gösterdiklerinin farkına varamıyorlar. Oysa söz
konusu İslâm dışı küfür bir sistem olduktan sonra bunun neresi daha az zararlı
olacak ki?
Bu meselede daha vahim
olanı, insanların ehven-i şer kaidesini akideler arasında da yapmaya kalkışmalarıdır.
Demokratik ya da Liberal Kapitalizm’i Komünizm’e tercih etmek gibi gaflete
düşenler var. Oysa İslâm dışında bütün ideolojiler küfür olup, küfrün iyisi
kötüsü olmaz. Küfrün veya şirkin ılımlısı ya da daha az zararlısı yoktur. İslâm’ın
tevhid ilkesine aykırı hiçbir hususun daha az kötüsü yoktur. İman ile küfür
arasında beyazdan kırmızıya doğru bir derecelendirme yapılamaz.
Sanırım ehven-i şer
hakkında bu kadar açıklama kâfidir. Ancak niyeti üzüm yemek olmayan kişilere
laf anlatmanın bir faydası da yoktur. Fakat âlim kisvesi altında milyonlarca
Müslüman’ı bu tür laflarla kandıran ve onlara gayri İslâmî küfür sistemlerini
benimseten insanlar eksik olmuyor. Öyle ki yıllarca aynı masallarla
Müslümanları kandırmayı başardılar. Makalemin başında ifade ettiğim gibi, her
geçen gün sistemin bir parçası haline gelen Müslümanlar artık mevut sistem ve
gayri İslâmî partiler için kötünün iyisi kavramını dahi kullanamaz duruma
gelmişlerdir. Çünkü ehven-i şer diye tarif ettikleri şeylerin, kendileri için
şer olmaktan çıktığına inanmaya başladılar.
Gayri İslâmî, küfür
nizamı olan Kapitalizm, Demokrasinin seçim üslubu ile sürekli olarak kan tazelemektedir.
Böylece necis olan nizamlarını halka onaylatarak, halkın rızasıymış gibi
göstermektedir. Nizamı sorgulatmayan, sürekli vitrindeki insanları değiştirmek
sureti ile nabza göre şerbet sunmaktadır. Özellikle son on yıldır Türkiye’de
iktidar olan AKP’nin, neredeyse bütün İslâmî STK ve cemaatleri küfür olan
sistem ile barıştırdığını sistemin birer parçası haline getirdiğini görmekteyiz.
Bu durum herkesçe malum olup ayrıca İslâmî olan ve olmayan birçok siyaset
bilimci, sosyolog ve yazar tarafından da dile
getirilmektedir. Kısmen mesafeli duranlar bile, AKP’nin Cemaat ile arasının
bozulması akabinde kendilerine bir pay sağlamak adına hızlı bir şekilde AKP’yi
desteklemeye başladılar.
Son iki seçimde,
özellikle cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde pek çok sözüm ona âlim, akademisyen,
gazeteci-yazar, cemaat lideri ve STK’lar seçim olayını Müslümanlar için bir
ölüm kalım meselesi şeklinde değerlendirdiler.
Bu seçim ile “tarih yeniden
yazılacak”, “ümmetin seçimi”,
“Müslümanlığın kurtuluşu”, “Türkiye
ve Ortadoğu için önemli dönüm noktası” türünden laflar havada uçuştu.
Erdoğan’a oy vermeyenin imanından şüphe etmesi gerektiğini söyleyen yerel âlim
bozuntularından tutun, sözüm ona Dünya Âlimler Birliği Başkanı sıfatı ile “Erdoğan’la
birlikte olmamızı ve onu desteklememizi Allah emretmektedir” mealinde
söylemde bulunan uluslararası âlimlere kadar birçok tanınmış şahsiyetler bu
seçime adeta iman-küfür mücadelesi rolünü biçtiler. Birçok ayet ve hadisi de fasid emelleri için
korkusuzca alet ettiler. Küfür bir nizamdaki seçime İslâmî bir kutsiyet
atfederek adeta “kutsal seçim”
dedirttiler.
AKP’yi desteklemeyi,
ehveni şerden çıkarıp İslâmî bir vecibe haline getirenlerin bir an için durup
düşünmeleri gerekir. Küfür nizamının özgürlükler fikriyatı gereğince AKP ile
bir takım özgürlüklerin arttığını görebiliyoruz. Ancak Müslümanlara yarayan bir
takım özgürlükler olduğu gibi İslâm’ın haram kıldığı birçok sapık davranışın da
özgür bırakıldığını görmek gerekiyor. Daha da önemlisi Müslümanların lehine
yapılan bir takım düzenlemelerin İslâm adına değil Demokrasi adına yapıldığı, İslâmî
hayat nizamının halen yasak ve sistem açısından cezayı gerektiren ameller
olduğunu görmüyor musunuz?
Daha önceki seçim
sonralarında yapılan balkon konuşmasında geçtiği gibi bu son seçim sonrasında
da Erdoğan, seçim zaferi sarhoşluğu ile bugün bu şehir şu şehir kazandığı gibi
Gazze kazanmıştır, Şam kazanmıştır vs. birçok dünya şehir isimlerini sayarak
onların da kazandığını söyledi. Peki, gerçekten şu anda hangi şehir kazanıyor?
Şam başta olmak üzere, Gazze ve diğer İslâm şehirleri Müslüman kanına doyarken,
kazananın Washington, Londra, Tel Aviv ve kâfirlerin diğer kentleri olmadı mı?
AKP veya başka bir
vesile ile herhangi bir şekilde İslâm dışı sistemlere yanaşan, onları seven, benimseyen
Müslümanların, siyasi haber ve makaleleri okudukları kadar Kur’an’ı, Rasulullah
SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in
hayatını, akide ve tevhid ile ilgili kitapları tekrar okumalarını şiddetle
tavsiye ederim. Bir baksınlar, başladıkları noktadan ne kadar sapmışlardır.
Allah Subhanehû
ve Teâlâ,
bütün insanlık için bir rahmet, bir nur ve nimet olarak indirdiği dini, bütün
sorunlarımızı çözen, bize her hâlükârda ne yapmamızı bildiren tas tamam
kılınmış bir dindir. İslâm’ı esas kılıp O’na uymayan, kendi heva ve hevesine
göre hareket edenlerin sonu hüsrandır.
“Yoksa onlar, hâlâ İslâm'ın karşıtı cahiliye kanunları ile
mi yönetilmek istiyorlar? Şüpheden uzak, doğru ve gerçek bilgiyi tanıyarak
kabul edip inanmış bir toplum için Allah'tan daha güzel kanun koyucu olabilir
mi?” (Maide
50)


Yorumlar