Kimi zaman balyoz ile
vurmak karıncaları öldürmek için yetmeyeceği gibi kimi zaman da koskoca bir
fili öldürmek için tek bir iğne yetebilir. Zira karınca vurulan balyozun
boşluklarına ya da bulunduğu yerin çukurlarına saklanabilir. Dolayısıyla da
balyozun basınç etkisine maruz kalmaktan kurtulur. Aynı şekilde fillerde hayati
önem taşıyan damarlarından birisi iğne ile delindiğinde zamanla ölüme doğru
gitmesi söz konusu olabilir. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli husus
karşı konulacak gücün büyüklüğü değil, onu bertaraf edecek amelin hikmetli bir amel
olmasıdır.
İslâm ümmetinin tam da
bu noktada yaşadığı güçlükler karşısında takınması gereken tavır ve davranışların
hikmetli olması zaruri hale gelmiştir. Zira İslâm Ümmeti Hilâfet’in ilgası ile
birlikte içine düştüğü içler acısı durumun telafisi adına bir türlü doğru adımı
atamamıştır.
Her ne kadar İslâm Ümmeti
içerisinde aydın akıllar, güçlü dimağlar ve muhlis fertler barındırsa da genel
kamuoyunu elinde bulunduran kapitalist ideolojinin acımasızca saldırısına maruz
kalmaktadır. Atılan adımlar bir şekliyle mecrasından uzaklaştırılmakta, yapılan
hamleler bir yolu bulunarak bozulmaya mahkûm edilmektedir. Bozulma diyoruz zira
tertemiz niyetler, sistemin itici gücü ve Müslümanların da çoğunluğa uyma
arzusundan dolayı bozulmakta, fesada uğramaktadır. İslâmî hedeflerle yola çıkan
her kişi ve grubun sistem için tehlikesiz ve etkisiz hale getirilmesi, geçmiş
yaşantı ve deneyimlerinin unutturulması, bâtıl üzere seyreden çoğunluklara
özendirilmesi yahut yönlendirilmesi bu saldırının en büyük silahlarıdır. Nihai
hedef ise fikrî ve siyasi olarak İslâm Ümmetini “balık hafızalı” bir Ümmet
haline getirmektir. Balıklar kendisine uzatılan oltanın saniyeler öncesinde
başka balıkları avladığını görmesine rağmen çok kısa sürede bu durumu unutup
atılırlar ve aynı akıbete uğrayarak avlanırlar. Tıpkı bu örnekte olduğu gibi
Müslümanlar demokrasi, laiklik ve insanın kanun koyması gibi birçok bâtıl fikir
içerisinde büyük kayıplar yaşamasına, zulümlere maruz kalmasına hatta defalarca
aldatılmasına rağmen yine bu bâtıl fikirlerden medet umması ve bu yollar ile
hedefe ulaşacağını düşünmesi sizce ne ifade ediyor?
Örneğin T.C. eski Başbakanı,
yeni Cumhurbaşkanı R. Erdoğan ABD’nin isteğiyle gittiği Mısır’da yeni kurulan
İhvan hükümetine “Laik olun” vurgusu
yapmamış mıydı? Yine aynı kişi kendi halkını “Biz 10 yıllık iktidarımızda halkın gazını aldık, aşırılıkları
törpüledik” diyerek aşağılamadı mı? Yine aynı kişi gerek ABD ve İsrail ile
iyi ilişkilerinden taviz vermezken, Suriye’deki samimi mücahitleri aynı
devletlerin isteği ile terör listesine dâhil etmedi mi? Peki dünden bugüne ne
değişti? Gazze’yi altmış küsur yıldır mütemadiyen bombalayan istisnasız her
Ramazan ayında bölgeye kan kusturan “İsrail” ile şu an itibariyle sorunsuz bir
ilişki içindeyiz? Aynı devlet 12 vatandaşını sorumsuzca öldürmesine rağmen T.C.
hükümetinin göstermiş olduğu tavır 6 ay sürmedi ve hemen eski dostane
ilişkilere geri dönüldü. Yine Suriye’de muhalifleri destekleyeceğini ve Esad’ın
bulunduğu mevkiden defedilmesi için çaba sarf edeceğini söylemesinin üzerinden
4 yıl geçmesine rağmen değişen ne oldu? Irak’ta yeni bölünmelere müsaade
etmeyeceklerini söylemelerinin üzerinden çok geçmeden soruyorum, Irak’ın kaça
bölündüğünü bileniniz var mı? Mısır’da Sisi taraftarlarının desteklediği
Mübarek döneminde Ortadoğu’da abilik görevi Mısır hükümetine verilmişti.
Erdoğan döneminde aynı görev AKP hükümetine de verildi. Zaman zaman Suudi
krallığı da Ortadoğu’daki karmaşaya müdahil edildi. Peki, gelinen noktada
Ortadoğu’nun ne hale geldiğini bileniniz var mı? Hallaç pamuğuna dönen bölgede
dengeler alt üst olmuşken Mısır’da aynı yüzler, Suudi Arabistan’da aynı yüzler
ve her şeye rağmen Türkiye’de de maalesef aynı yüzler seçimleri kazanmakta ve
konumlarını muhafaza etmektedirler. İşte Türkiye için yukarıda saydığımız
birçok vakıadan sonra T.C. Başkanını böylece seçmiş oldu. Geçtiğimiz yıllarda
olduğu gibi bu seçim sonrasında da ABD başkanlarının sonuçlardan duyduğu
memnuniyeti bilmesine rağmen Türkiye halkı için değişen çok da bir şey
olmayacak.
Buradan hareketle şunu
çok net söyleyebiliriz: İslâm Ümmeti Hilâfet Devletini kaybettikten sonra büyük
bir travma yaşamıştır. Yaşadığı bu travma Ümmetin geneline sirayet eden bir
hafıza kaybı meydana getirdi. Geçmişte yaşanan acı tecrübeler, maruz kalınan
ihanetler, uğranılan zulümler sanki hiç yaşanmamış gibi doğru bir amele,
Allah’ın razı olacağı bir reaksiyona dönüşemedi. Bu tabii ki yalnızca hafıza
kaybı ile açıklanabilecek bir durum değildir. Zira Ümmete liderlik yapan
yöneticilerin, büyük devletlerin ağına takılması, onlara uşaklık ve
hizmetkârlıkta yarışa girmesi içinden daha da çıkılmaz bir hale soktu. Çünkü Ümmet
başsız ve sahipsiz bir halde ne yapacağını bilemez hale gelerek afalladı.
Dolayısıyla dünya devletlerinin büyük çoğunluğunun sığındığı limanı olan demokrasi,
çaresiz kalan Ümmetin çaresi haline getirildi. Yine aynı Ümmet muhtevasına
bakmaksızın büyük devletlerin her yaptığını
taklit eder hale getirildi. Bu ise içerisinde bulunduğumuz ruh halini en doğru
şekilde yansıtan bir durumdu. Tıpkı sürüden kopmayan koyun gibi. Doğru ile
yanlış, hak ile bâtıl belki de hiçbir devirde bu kadar karışmamıştı. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bu konu
ile ilgili şu hadisi şerifi meşhurdur:
“İnsanlara öyle aldatıcı
seneler gelecek ki o zaman yalancılar doğrulanacak, doğru sözlüler de
yalanlanacaklardır. O zaman hainlere itimat edilecek, emin olanlar da ihanetle
suçlanacaklardır. İşte o zaman Ruveybida konuşacaktır. Denildi ki: Ruveybida da
kimdir? Dedi ki: Kamunun işleri hakkında söz sahibi olan müptezel adamdır!” (İbnu Mace)
Kendisine çare olacağını
düşündüğü her durumda bindiği dalı kesilen, yaslandığı ağacı devrilen ve
güvendiği dağa kar yağan Ümmet’in içerisinde tabii ki bu durumdan kurtaracak
güçte fertler bulunmaktadır. Bu fertlerin güçleri yettiği halde mazeret
üretmeleri asla kabul edilemez. Çünkü onların hali şu misaldeki adamın hali
gibidir:
“Bir tepe başında durduğu halde büyük bir insan kitlesinin
otsuz, susuz bir çölde yolunu kaybetmiş, kum yığınlarına sığınarak, gördüğü
seraplarla susuzluğunu gidermek için çırpındıklarını görür ve onlara kurtuluş
yollarını gösterir. Öyle ki bu insan kitlesi için zor ile kolay, hidayet ve
delalet, doğru ve yanlış arasında fark yoktur. Bu şaşkınlık ve çaresizlik hali
ellerindeki sınırlı azık ve suyun tükenmesine kadar sürer. Ardından çoluk çocuk
yol boyunca dökülmeye başlarlar. Sığındıkları her yerden aç kurtlar tarafından
saldırıya uğramaktadırlar. Hatta bazıları ciğerparelerini kurtlara
kaptırmışlardır. Bu sebeple yürekleri yanıyor. Bu vaziyette yalnızca kurtların
ulumalarının duyulduğu ıssız bir yere gelmişlerdir. Artık toptan helak
olacaklarına yakinen inanmışlardır. İşte bu noktada geri dönerler ve Allah’tan
yardım dilemeye koyulurlar.”
İslâm Ümmeti ve Ümmet’in
içindeki güç ehli olan böylesi kimselerin bu hali 1924’te Hilâfet’in resmen
ilga edilmesiyle büyüyen bir ivme kazandı. İlk önce Müslümanların kutsal
beldelerine saldıran kâfirler, en mühim yerlerinden Kudüs’ü işgal etti. Her yıl
peyderpey Filistin’e saldıran Yahudilerin karşısına cılız sesleriyle çıkan İslâm
Ümmeti ertesi yıl aynı akıbete bir daha maruz kaldı. Her yıl bir önceki yılı
aratmayacak şekilde devam eden katliamlar, Müslümanların hafızalarını
tazelemeye yetmedi. T.C. Başbakanı’nın Müslümanları heyecanlandıran söylemleri
yer yıl yenilenmesine rağmen bir türlü hayat bulamadı. Örneğin defalarca
Gazze’ye gideceğini söylemesine rağmen kimse bu sözde vaatleri yüzüne vurmadı,
belki de kimse hatırlamadı. Yeni başbakan Ahmet Davutoğlu’nun bir başka mazlum
belde olan Arakan’da hıçkırıklara boğulduğunu dün gibi hatırlamaktayız ama
Arakan’da zulüm azalmış değil. Peki Mısır, Suriye ve diğer beldelerde olanlar,
onlarca kınama bildirilerine, onlarca tehdit söylemlerine rağmen azalmayan
Müslüman kıyımları, dökülen Müslüman kanları ve kirletilen Müslüman beldeler
hafızamızın ne durumda olduğunu görmemiz için yeterli değil mi?
Bizleri yıllarca ölümden
korkup sıtmaya razı olmayı kabul eden insanlar olarak gördüler, haksız da
sayılmazlar. Zira uzun vadeli hedefler koydular. 2023, 2053, 2071 derken
bizleri de bizden sonraki nesilleri de sonu gelmeyecek beklentilere mahkûm
ettiler. Böylece kolayca ağızlarına geleni söylediler, söylediklerini kolayca
inkâr ettiler ve sonra bambaşka söylemler ile ihanetlerine yenilerini
eklediler.
Bizler de maalesef
çoğunluğun anladığı şekliyle demokrasi dümeninde yol aldık. Fikirlerimiz,
mefhumlarımız, hal ve tavırlarımız İslâmî olsa da, demokrasi denilen yolda daha
ileriye en ileriye gitmenin yarışına giriştik ve böylece “sürü”leştik,
kaybettik.
Toplumsal bir
özeleştiriden sonra toplumsal bir yeniden doğmanın yolları da gösterilmeli ki şimdi
de buna çalışacağım.
Peygamberimiz SallAllahu Aleyhi ve
Sellem;
“Mümin
aynı delikten iki defa sokulmaz” (Muttefikun aleyh) hadis-i şerifi ile
ve aynı şekilde; “Müminin ferasetinden korkun, zira o baktığında Allah’ın nuru ile bakar”
(Tirmizi, Suyuti) ifadesiyle Müslümanların kâfirler karşısında vakıaya
mutabık tepkiler vereceğini, aydın bakışı ile doğru ameller işleyeceğini
bildirmiştir. Zira O SallAllahu Aleyhi ve
Sellem Ümmetine fazlasıyla güvenmektedir. Peki Ümmetin bu suskunluğu, bu
çaresizliği nasıl olur da doğru neticeler doğurur, hak bâtıla galebe çalar?
Öncelikle bilinmelidir
ki, hak ile bâtıl tercihinde çoğunluğun seçimi yahut mahalle baskısı da denilen
toplumsal baskılar asla ciddiye alınmamalı ve tercih yapmaya zorlamamalıdır.
Rabbini razı etme çabası gösteren bir avuç insan bile olsa bu çabadan asla
taviz verilmemelidir.
“İslâm garip başladı,
başladığı gibi (bir hale) dönecektir. Ne mutlu gariplere.” (Müslim, İbni Mace)
Bugün adına yeni dünya
düzeni dedikleri ve içerisinde İslâm’a dair hiç bir şeyin barınamayacağı ileri
demokrasi için icat edilen çılgın projeler ve onun çılgın savunucuları asla
Müslümanların maslahatlarını düşünmezler. Onların uzun vadeli projeleri
arasında asla İslâm’a ve Müslümanlara yer yoktur. Hatta bu konuda Müslümanlara
düşmanlık içerisindedirler. Zira bugünün yöneticileri “Hilâfetin kurulmasına asla müsaade etmeyeceğim” diyenler ile sıkı
ilişki içerisindeler. On binlerce Müslümanın katledildiği bir dünyada iki elin
parmaklarını geçmeyecek kadar Ezidi öldüğünde harekete geçenlerle birlikte
harekete geçiyorlar. Batıya özenme ve yaranma konusunda yarış halindeler.
Hiçbir zaman ve zeminde Müslüman bedenlere uymayan ölçüleri (demokrasi,
laiklik, özgürlük vs.) bir şekliyle yamayıp, uydurmaya çalışıyorlar. Eğreti
fikirlerini utanmadan pazarlayıp allayıp pulluyorlar. İşledikleri bunca cürme
rağmen her fırsatta bir şekliyle Müslümanların sempatisini kazanmayı
başarıyorlar. Çünkü onların en iyi yaptığı iş toplumsal hafızayı sıfırlayarak yeni
beyinleri doldurmaktır.
Şimdi bize lazım olan yegâne
ihtiyacın aydın düşünce ile sebat ederek bizlere ihanet eden taifelerin kirli
çamaşırlarını gün yüzüne çıkarmak, onların planlarını deşifre etmek ve
atacakları sinsice adımları daha atmadan bertaraf etmektir. Ümmet’e lazım olan
fikrî ve siyasi uyanıklığı kazandırmak, bir bütün olarak Allah’ın ipine sımsıkı
sarılanlardan olmaktır. Her türlü bölme ve parçalamaya dönük hedeflerini bir
vücudun azaları gibi hareket ederek boşa çıkarmalıyız. Ümmet’in böylesi bir
kurtuluşu ancak İslâmî bir otorite olan Hilâfet ile mümkündür. Hilâfet’in
varlığı yeniden büyük kitlelerin aynı hedefe hizmet eden, aynı güç ile
düşmanına meydan okuyan, aynı yönetici ile tek bir yönetim altında kuvvet
birliği sağlayan Ümmet olarak dünya sahnesinde varlığımızı güçlü bir şekilde
tescil edecektir. Müslüman beyinlerle dalga geçen hain ve kukla yöneticilerin
hadlerini bildirecek bir Halife’nin varlığı hiç şüphesiz ki, kapitalist kâfirleri
korkudan titreyeceği bir hale mahkûm edecektir.
“Sakın Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma. Ancak
Allah onlarla hesaplaşmayı korkudan gözlerinin donakalacağı bir güne
erteliyor.”
(İbrahim 42)


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış