Hakiki bir Müslüman
olabilmek için elbette ki en önemli husus muttaki olmaktır. Çünkü Müslüman
Rabbiyle ilk yaptığı ve varlığının sonuna kadar devam edecek olan
akitleşmesinde, kendisini Rahman'ın kollarına teslim etmiştir. “İllallah” diyerek ve bütün korkularından
soyutlanarak “Amenna ve saddakna” düsturuyla
âlemlere meydan okudu “Asıl korkulması
gereken bir tek ve ancak Allah'tır” diyerek.
Hani gecenin
karanlığında kimseler etrafta yokken bir yol kesici bir anda karşına çıkar ya!
Elindeki silahı sana doğrultur ve komutlar vererek seni tehdit eder ve sen
canını kurtarma pahasına ne derse yaparsın ya! İşte öyle bir şey. O an hem
ondan korkmuşsundur hem de ona teslim olmuşsundur.
İşte insan da şu koca âlemde
kendisini yalnız ve çaresiz hissettiği o an, derin tefekkür onu yaratıcıyla
buluşturur. Bir yandan, “Rabbim beni
boşuna yaratmamış” diyerek korkuyla ümit arasında hakikate kapı aralarken,
bir yandan da gerçek hayatın nefesini alıp verir ve hayatı verene teslim olması
gerektiğini anlamıştır.
O, artık teslimiyetin
gereği olarak da O’nun vereceği komutlara uygun hareket etmeye başlamış ve
ancak hayatının iplerini yaratana teslim etmesi gerektiğinin şuuruna varmıştır.
Çünkü o artık muttaki olan bir Müslümandır.
O, artık varlık âlemine
ve hayata gücü yeten yaratıcısının ondan istediği şekilde bakıp, hayata yön
vermeye başlarken, daha iyi, daha kaliteli, garantisi ömür boyu bitmeyecek olan
Müslümanlardan olmak istiyordu. Ömür boyu garantisi olan tek marka ise sadece
takva idi. Evet, doğru olan da bu idi. Rabbinden gelen beyanlar da bu yöndeydi.
Bütün mükâfatların, Cennetlerin ve ırmakların en iyisi onlar için, yani
muttakiler için hazırlamıştı.
“Şüphesiz muttaki olanlar,
Rablerinin kendilerine verdiğini alarak Cennetlerde ve pınar başlarında
olacaklar. Çünkü onlar, bundan önce dünyada ihsanda bulunup güzel davrananlardı.
Gece boyunca da pek az uyurlardı. Onlar seher vakitlerinde istiğfar ederlerdi.
Onların mallarında dilenip isteyen ve (iffetinden dolayı istemeyip de) yoksul
olan için bir hak olduğunu kabul ederlerdi.” (Zariyat 15-19)
“De ki, size bunlardan daha hayırlısını
bildireyim mi? Takva sahipleri için Rableri yanında, içinden ırmaklar akan
ebediyen kalacakları Cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin üstünde) Allah’ın
rızası, hoşnutluğu vardır. Allah kullarını hakkıyla görendir. Ki onlar, Ey
Rabbimiz! İman ettik, artık bizim günahlarımızı bağışla, bizi ateş azabından
koru, derler. Sabrederler, doğru dürüst olurlar, huzurda boyun bükerler, infak
ederler (hayırda harcarlar) ve seher vaktinde Allah’tan bağışlanma dilerler.” (Ali
İmran 15-17)
Bir hadiste Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurur:
“Arabın Arap olmayana hiçbir üstünlüğü yoktur.
Üstünlük ancak takva iledir.” (Ahmed b. Hanbel) Ve yine şöyle buyurur.
“İnsanın cennete girmesine en çok sebep olan
şey, onun Allah’a karşı duyduğu takvasıdır.” (Ahmed b. Hanbel)
İşte bu müjdeleri duyan
binlerce muttaki, bir yandan bizlere ışık tutan gökteki yıldızlar olurken, bir
yandan da İslâm tarihine adlarını altın harflerle yazdırdılar. Onlar muttaki
olmanın (Allah’tan en çok sakınanlardan
olmanın) ne anlama geldiğini, neyi ifade ettiğini çok iyi biliyorlardı.
Bilimsel ve teknolojik olarak insanlığın çığır
açtığı, ancak fikren saflığın, berraklığın yok olduğu bu çağda, vahyin
çerçevesine giremeyecek fikirler, görüşler ve anlayışlar ortaya çıktı.
Bukalemun gibi bulunduğu yere ve ortama göre şekillenen, renk alan bir kişilik
oluştu. Her an yön değiştiren ve sağa sola yalpalanan bir Müslüman zihniyeti
oluştu. Her kafadan bir ses, her telden bir saz çalan olduk.
Öyle ki; amel bakımından
çok ibadet yapan, binlerce tespih çeken, sosyal hayatın gerçeklerinden elini
ayağını çekerek yıllarını nefsini tezkiye etmek için harcayan muttakiler çıktı!
Etrafında şahit olduğu
münkeri düzeltme gayreti yerine “Önce
kendimi düzeltmem gerek” diyerek evine kapanan muttakiler çıktı!
Her bir televizyon
programı karşılığında binlerce lira almalarına rağmen şer'î hükümleri iki elin
parmakları kadar az gösteren âlim muttakiler çıktı!
Allah'ın adını ağzına
alarak, dilinde Kelime-i Tevhid olan Müslümanı, kasapların koyunu boğazladığı
gibi başını gövdesinden ayıran kimseler muttaki oldu!
Tarihinin her safhasında
kâfirlerden uzak durmuş ve Müslümanlarla savaşarak kendine İslâmî devrimci
diyen mezhepçi devlet kurucular muttaki oldu!
Halkının yüzde yetmişi
açlık sınırının altında olan bir devlet başkanı, ülkenin en zenginlerinden biri
iken, İslâmî Devlet’i getiren muttaki lider oldu!
Ülkesindeki savaştan
kaçan, evini, malını, mülkünü geride bırakıp din kardeşi diye bildiği komşusuna
sığınanları hiç bir ahlaki norm ile örtüşmeyecek, kendi ayıplarını örtmek adına
kapı dışarı edenlere ses çıkarmayan liderler muttaki oldu! Oysa onlar miting
meydanlarının, kimseye pabuç bırakmayan güçlü liderleriydi değil mi?
Dahası küfür nizamına oy
vermenin, destek olmanın, Müslümanlığın gereği olduğunu, vacip olduğunu, vebal
olduğunu söyleyenler muttaki kanaat önderleri oldu değil mi?
Kendisini bir davetçi
olarak görüp, sağlam bir fikre sahip olduktan sonra namaz gibi farz-ı ayn olan
bir hükmü yerine getirmekte gevşeklik gösterenler kendi kendilerini muttaki
zanneder oldu değil mi?
Hâsılı kelam, yukarıda
verdiğimiz birçok örneği toplumumuz maalesef muttakiler sınıfına koyar. O
kimselere hürmet eder ve saygı gösterir. Çünkü yüce kitabımızda Rabbimiz takva
sahiplerinden defalarca bahsetmiş ve övmüştür.
Peki gerçekte muttaki
kimlere denir?...
“Rabbinizin mağfiretine (bağışına) ve takva
sahipleri için hazırlanmış olan, genişliği gökler ve yer kadar olan Cennet’e
kavuşmak için yarışın, koşun. O takva sahipleri ki, bollukta da, darlıkta da
Allah için infak edip harcarlar; öfkelerini yenerler ve insanları affederler.
Allah da muhsinleri, güzel davranışta bulunanları, iyilik yapanları sever. Yine
onlar, bir kötülük yaptıklarında, ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı
hatırlayıp hemen günahlarından dolayı tövbe istiğfar eder, bağışlanma isterler.
Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki? Yine onlar, işledikleri
kötülüklerde bile bile ısrar etmezler. İşte bunların mükâfatı, Rablerinin mağfireti
ve içinde ebedi kalacakları altından ırmaklar akan cennetlerdir. Böyle amel
edenlerin mükâfatı ne güzeldir!” (Ali İmran 133-136)
Hadis-i şerifte:
“Helâl belli, haram da bellidir. Fakat bu ikisi
arasında şüpheli şeyler vardır. Bu nedenle şüphelerden korunan, dini ve ırzını
temiz tutmuş olur. Şüphelere düşen harama da düşer; Nasıl, koruluğun kenarında
koyun otlatan çobanın koyunlarının her an koruluğa girme ihtimali varsa.
Haberiniz olsun ki, her melikin korusu vardır. Allah’ın korusu da haramlardır.” (Buhari, Müslim)
buyurulmuştur.
Takva, Hz. Ali'ye göre: “Günahlara devam etmeyi ve yaptığı
ibâdetlerle avunup aldanmayı bırakmaktır.” “Dünyada insanların efendisi cömertler; ahirette de müttakilerdir.”
Hasan Basri'ye göre ise: “Allah'tan
başkasını Allah'a tercih etmemek ve bütün işlerin Allah'ın kudretinde olduğunu
bilmektir.”
Ömer b. Hattab RadiyAllahu Anh Ubeyd b. Kab'a takvanın mahiyeti hakkında soru
sorunca. Ubeyd;
“Dikenli bir yolda hiç yürüdün mü? diye sormuş.
Hz. Ömer: Evet, demiş.
Ubeyd ikinci soruyu da yöneltir: Peki böyle bir yolda
yürürken ne yaptın?
Hz. Ömer: Elbiselerimi topladım ve mümkün olduğu kadar
korundum, deyince
Ubeyd: İşte takva budur, cevabını vermiş.” (Kurtubi)
“Muttakiler madde ötesi âleme inanırlar. Takva, nefsi
korkulandan korunağa almaktır. Takva, büyük günahlardan korunmak, farzları
yapıp haramlardan sakınmaktır. Takva, Mevla’nın seni yasakladığı şeylerde
görmemesidir. Takva, iki şeyin arasını
ayırmaktır.”
(İbni Kesir)
“Elif Lâm Mim. Bu, kendisinde şüphe
olmayan, muttakiler için bir hidayet kaynağı ve kılavuz olan bir kitaptır. O
muttakiler ki, gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz
mallardan infak ederler. Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilen
kitap ve peygamberlere ve Ahiret Günü’ne iman ederler. Onlar Rablerinden bir
hidayet üzeredirler ve felaha, kurtuluşa erenler ancak onlardır.” (Bakara
1-5)
Muttaki kelimesi
tefsirlerde özetle bu şekilde geçiyor. Birçok tefsir kaynağında da buna benzer
şekilde geçer.
O kadar ucuz ve kolay
değilmiş takvalı olmak! Dikkat edin, Bakara Suresi’nin üçüncü ayetinde geçen
gayba iman çok önemlidir. İman ve amelin merkezine gayba imanı koymak
zorundayız. Ona iman olmazsa olmaz. Ona iman, yakin bir iman olmak zorundadır.
Allah Rasulü bir
savaşta, Hz. Ali'yi müşriklere haberi ulaştıracak casus bir kadını yakalaması
için gönderir ve “git o kadının yanında sakladığı mektubu al getir” der. Hz. Ali, kadını yakalar. Bir türlü mektubu
bulamaz ve hemen kılıcını çıkarıp kadının boynuna dayayarak;
“Ya mektubu verirsin ya da canından olursun” der ve kadın
saçının örükleri arasına sakladığı mektubu Hz. Ali'ye verir.
Kadın sorar: Mektubun bende olduğundan nasıl bu kadar emin
oldun, der.
Hz. Ali cevaben: O
(Hz. Muhammed) söylemişse doğru söylemiştir, der.”
Bu öyle bir imandır ki;
gözlerin gördüğünün daha ötesinde bir görüş ve imandır. İşte bu minval üzere
Rabbimizin haber verdiklerine ve vadettiklerine bu hal üzere inanırsak muttaki
olabiliriz.
Son olarak, dönüp bir
kez daha kendimize bakalım. Müslüman olarak takvanın neresindeyiz. Kavram
olarak mefhumunu kavradık mı? Pratikte ne kadarını sergileyip yansıtabiliyoruz.
Rabbimizin bizlere vadettiklerinin gecikmesinin sebebi bizlerin hakikatte muttaki
kullar olmayışımızdan ötürü olmasın! Yamalı bohça gibi bir söküğü kapatırken,
diğer yandan açılan başka bir söküğe yetişemeyişimiz bu takva eksikliğinden
olmasın!
Takva Allah’ın ipine
sımsıkı tutunmaktır,
Takva yaptığı amelden kibirlenmemektir,
Takva karanlıkta yol
almaktır. İnsanlar arasında garip kalmaktır.
Takva Mevla’nın
azabından değil O’nu kırmaktan üzmekten sakınmaktır.
Takva hiç bir zaman
kendini yalnız hissetmemektir.
Takva yaradılış gayesini
bir an olsun unutmamaktır.
Takva fedakârlıkta ve
cömertlikte haddi aşmaktır.
Takva Allah için sevmek
ve yine O’nun için buğz etmektir.
Ve takva ehil Müslüman
olup, gücünün sırrını keşfederek başarıya ulaşmaktır.
Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem bir yolculuk esnasında, bir kuyu
başında durup dinlenmek için yol arkadaşlarıyla birlikte mola verirler.
Sahabelerden biri kuyuya gidip bir kova su çıkarmak ister. Ancak bir türlü
kovayı dolu olarak çıkaramaz. Her defasında kovayı kuyunun duvarlarına vurarak
ve sallayarak çıkardığı için kovanın içindeki suyun yarısı tekrar dökülür. Olup
bitenleri seyreden Allah Rasulü yanındaki Sahabeye “İşte ümmetim için öyle bir zaman
gelecek ki onlar da Allah yolunda bir şeyler yapmak isteyecekler ancak şu
kovayı boş çıkaran adam gibi bir yandan yaparken bir yandan da yıkacaklardır”
buyurur.
“İhsan, Allah’ı görüyormuş gibi hareket
etmendir. Sen O’nu görmüyorsan da, şüphesiz O seni görmektedir.” (Buhari, Müslim)
Çok Engebeli İnişli
Yokuşlu Bir Yoldur,
Dikenli Bir Yolda
Yürümek Kadar Çetrefilli Ve Zordur,
Her Müslümanın Nazarı O
Yolun Sonudur,
Oysa Takva Erleri O Yolu
Çoktan Geçmiş Ve Aşmıştır.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış