Bir ramazan ayında daha
yine dergilerimizde Filistin’i yazmak zorunda kalıyoruz. Bir ramazan ayında
daha yine katil İsrail varlığını tüm Müslümanlar olarak lanetleniyoruz. Bir
ramazan ayında daha çaresiz ve umutsuz bakışlarla yöneticileri yardıma çağırıyoruz.
Ama nafile… Yine ellerimiz havada kalıyor. Yüzümüz yere düşüyor. Bir ramazan
ayında daha yine yokluğunu yüreklerimizde, zayıf ellerimizde ve yere yığılacak
kadar fersiz dizlerimizde hissediyoruz.
Yokluğunu hissettiğimiz
şey, bir yetimin hissettiklerinden farklı değil. Yokluğunu hissettiğimiz şey
bir imam. Yokluğunu hissettiğimiz şey bir koruyucu. Yokluğunu hissettiğimiz
şey, sırtımızı rahatça dayayabileceğimiz sağlam bir duvar. Yokluğunu
hissettiğimiz şey, ağır darbelere dahi dayanıklı çelik bir çatı. Yokluğunu
hissettiğimiz şey, varlığına güvenerek özgürce Allah’a karşı kulluğumuzu yaşayabileceğimiz
bir irade. Yokluğunu hissettiğimiz şey, kenetlenmeye çok ihtiyacı olan bu
yorgun vücuda bir baş. Yokluğunu hissettiğimiz şey bir Halife… Raşid bir
Halife…
İşte O’nun yokluğunda
mübarek bir ayda mübarek topraklara yine bomba yağıyor. Hem de bu topraklardan
kovulan ve lanetlenen Yahudilerin işgalci varlığı tarafından. Kudüs dediğimizde
aklımıza gelen ilk şey O’nun kutsiyetidir. Nitekim Allah Subhanehû ve Teâlâ İsra Suresi’nin ilk ayetinde bu toprakların kutsiyetini
İslâm akidesi ile ilişkilendirmiş ve hükmünü ortaya koymuştur.
“Kendi kulunu (Muhammed’i) bir gecede Mescid-i Haram’dan (Kâbe’den)
yola çıkararak kendisine bazı mucizelerimizi gösterelim diye, çevresini kutsal
kıldığımız Mescid-i Aksa’ya (Kudüs’e) ulaştıran Allah, her türlü noksanlıktan
münezzehtir. O her şeyi işiten ve her şeyi görendir.” (İsra 1)
Ayette anlatıldığı gibi
Mescid-i Aksa miraç hadisesinin üssü, Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in göğe yükselişini gerçekleştirdiği
kalkış noktasıydı. Ve sonra İslâmî fetihler Arap Yarımadasını tamamen kuşatınca
H.15 M. 636 yılında dönemin Halifesi Ömer RadiyAllahu
Anh Kudüs’ün anahtarlarını Patrik Sophronius’dan aldı. Halife Ömer RadiyAllahu Anh Kudüs’ün anahtarlarını
teslim aldığında mabetlerini koruma ve Kudüs’ün güvenliğini sağlamak adına
halka yazılı bir emanname sundu. Bunun karşılığında bu mübarek topraklarda
Yahudilerden hiçbir kimseye oturma izni verilmemesi konusunda halktan söz
alıyor. Nasranîler ise cizyelerini ödemek koşulu ile emniyet ve huzur içinde bu
topraklarda uzun yıllar yaşıyorlar. Haçlılar bu mübarek topraklarda uzun yıllar
kan dökerek hüküm sürseler de Salahuddin Eyyubi gibi cesur komutanlar Hilâfet’in
orduları ile mübarek topraklardan haçlı pisliğini temizlemeyi başarmışlardı.
Kudüs, H.15. asırda İslâm
toprağı olmuş, İslâm hükümlerinin yürürlükte olduğu bir şehir olmuştu.
Güvenliği Müslümanlar tarafından sağlanan, üzerinde yaşayanların İslâm
tabiiyetini taşıdıkları ve tarih boyunca Müslümanların canla başla savuna
geldikleri bir İslâm diyarı olmuştu. Bundan dolayı Kıyamet saati gelinceye
kadar herhangi bir işgal durumunda Kudüs’ün korunması ve savunması bütün
Müslümanlar üzerine farzdır. Çünkü bu mübarek toprakları diğer İslâmî
beldelerden ayıran şey bu toprağın İslâm’ın ilk kıblesi olan kutsal yer
olmasıdır.
Geldiğimiz noktada
Filistin sorunu diye adlandırılan şey iki taraf arasında geçen siyasi bir hesaplaşmanın
doğurduğu Yahudi varlığı sorunudur. Burada birinci taraf bütün Müslümanlardır.
İkinci taraf ise Yahudiler ve onlara destek olan Nasranî dünyasıdır. O halde
Filistin bütün Müslümanlar olarak bizim ortak meselemizdir. Bu mesele sadece
Araplara ait bir mesele olmadığı gibi, sadece Hamas’ın kısmî olarak yönetimde
olduğu Gazze meselesine de hasredilmemelidir. Çünkü bu topraklar topyekûn bütündür
ve parçalara ayrılarak değersizleştirilemez.
“Gazze’yi Kurtarmaya
Yürüyemiyoruz” dedim. Hiç sordunuz mu niçin Gazze? Niçin Filistin değil? Niçin
tüm Kudüs değil de sadece Gazze diye. Evet, öyle parçalandık öyle parçalandık
ki, bütünden parçalara öyle bölündük ki, bölünen ve parçalanan sadece
topraklarımız olmadı. Düşüncelerimiz de parçalandı. Zihinlerimizdekiler de
bölündü. Adeta bir atom parçacığına dönüştük. Ama güçsüz ve etkisiz küçük
parçacıklar. Evet, ben dahi meramımı, gündemin ana konusunu (Gazze’yi) daha somut anlatabilmek için “Gazze’yi
Kurtarmaya Yürüyemiyoruz” dedim. Hâlbuki Gazze sadece 1948’de işgal edilen
topraklardan sadece bir parça. Kudüs, Batı Şeria, Ramallah, el-Halil… Bunlar
işgal altında değil mi? İşgal altında ama Müslümanlar olarak bizim daralan
zihinlerimize, küçülen düşüncelerimize artık sadece Gazze sığıyor. Buna rağmen
Müslümanlar olarak Gazze’ye bile birlikte yürüyemiyoruz. Gerçi Suriye ve
Mısır’a yürüyebildik mi ki Gazze’ye yürüyelim.
Somut bir yürüyüşten
bahsetmiyorum. Zaten buradan Gazze’ye, Şam’a, Kahire’ye yürünmez de… Kim hadi
kalkın yürüyoruz Gazze’ye diyorsa olmayacak şeye çağırıyordur. Çünkü Gazze’ye,
Şam’a ve Kahire’ye ordular yürütülür. Tarihte hep böyle olmuştur. Hiçbir zafer
halkın topyekûn sınırlara yürümesi ile kazanılmamıştır. Ben Şam’daki zulme
karşı, Kahire’deki zulme karşı ve Gazze’deki zulme karşı yürümeyi kastediyorum.
Yürüyoruz ama birlikte yürüyemiyoruz. Haydi, yürüyün ordular dediğimizde ise
“olmayacak şeye çağırıyorsunuz” diye eleştiriliyoruz. O şeyin olmayacağını
belirleyen şey ise reel politikadan başka bir şey değil. Evet, İslâmî kitleler
ve gruplar yaşadıkları ülkelerin yönetimlerinin yürüttüğü siyaseti “reel
politikayı” ne zaman sorgulama ve sert bir şekilde muhasebe etmeye
başlayabilirlerse o zaman Gazze’ye birlikte yürüyebiliriz. Ama şimdi
yürüyemiyoruz.
Nasıl yürüyelim ki, daha
dün Suriye’de çocukları katleden, kadınların iffetini şebbihalara teslim eden,
âlimleri işkence ile şehit eden, canlı canlı gençleri toprağa gömen, şehirlerde
taş üstünde taş bırakmayan ve dahi taş toprak, ağaç, yaprak canlı cansız tüm
varlığı yok etmeye çalışan Baas rejimine muhafızları ve milisleri ile destek
veren İran’a, sırf mezhebî körlükleri sebebi ile destek verenler vardı. Suriye
devrimi sürecinde ABD ile aynı müttefiklik üzerinde Baas’a destek veren bu
İran’a, Türkiye’de hâlâ belirli kesimler destek veriyorlar. Ellerindeki
argümanları ise şu: “Filistin direniş
cephesine Suriye rejimi güya destek veriyormuş. Dolayısıyla eğer Suriye rejimi
yıkılırsa direniş zarar görürmüş.” Güler misin? Ağlar mısın?
Şimdi, Amerika ile
Suriye devriminin soyunu kurutmaya çalışan bu sözde İslâm Cumhuriyeti İran’ın
Suriye’deki katillerini destekleyen Müslüman gruplar, Filistin direnişinin de
“yılmaz savunucuları” olmaları hasebi ile haydi Gazze için yürüyoruz deseler,
onlarla beraber yürüyebilir misiniz? Ancak İran’ın Irak ve Suriye’de işlediği
cürümlerden beri olduklarını ve hata ettiklerini açıklamaları sonrası düşünülebilir…
Şimdi Siz meydanlarda “Ey Müslümanlar; Biz gasıp Yahudi varlığı
İsrail’i kınamıyoruz. Biz, bu saldırılara karşı suspus olanları kınıyoruz!
Yağmayacağı kesin olan, ama gürlemekten dahi aciz kalanları kınıyoruz! Söz
üretip somut adımlar atmayanları kınıyoruz! Ordularını kışlalarda tutarak
terörist İsrail’in kalbine korku salamayan korkakları kınıyoruz! Müslüman kanı
bulaşmış kâfirlerin kanlı ellerini tutanları kınıyoruz! Mavi Marmara
şehitlerini üç kuruş tazminata satanları kınıyoruz. Müslümanların ilk kıblesi
ve kutsalı olan Aksa’yı işgal ettiği halde Yahudi ile istihbarat işbirliği
antlaşması yapanları kınıyoruz! Askerî ve ekonomik işbirliği içerisinde
olanları kınıyoruz! Yahudi varlığı İsrail’in Büyükelçi ve konsoloslarını hâlâ
ülkesinde barındıran tüm ülkelerin yöneticilerini kınıyoruz.” dediğinizde,
diğerleri kalkıp neredeyse son yirmi yıldır söylenen şarkının “aman Türkiye çok zor bir süreçten geçiyor
istikrarı bozacak eylem ve sözlerden uzak durmak gerek” sözlerini
tekrarlayıp Türkiye iktidarına toz kondurmamak için var gücü ile çalışıyorsa
yürümek doğal olarak zorlaşıyor.
Yine siz meydanlarda
kalkıp “Ey Müslümanlar! Biz diyoruz ki;
ABD’nin şer planı olan “İki Devletli çözüme Hayır! Filistin için tek çözüm, tek
devlet RAŞİDÎ HİLÂFET” dediğinizde,
başka biri de “Ey Müslümanlar! Filistin
için çözüm, ne olduğu belli olmayan, ayakları yere basmayan projeler değildir.
Filistin için çözüm, İhvan, Hamas ve İslâmî harekettir” diyorsa doğal
olarak bu halde yürümek zor oluyor maalesef. Ezcümle konuşabiliyorsunuz. Ama
konuştuğunuz gibi yürüyemiyorsunuz.
Siz Filistin meselesi
başta olmak üzere İslâm beldelerinde son yüzyılda yaşanan tüm sorunların,
zulümlerin, katliamların, işgallerin, talanların ve sömürülerin tek sebebinin
otoritesizlik olduğunu, İslâm’ın yönetim otoritesinin ise Raşidî Hilâfet
olduğunu tüm şer’î delilleri ile ortaya koyup sonra da Ümmetin vahdetini
yeniden sağlayacak Hilâfet’in ikamesi için çağrı yaptığınızda; başka biri de
ortaya somut hiçbir proje ve çözüm koymadan, ilginç bir önyargı ve yönlendirme
ile Ümmetin vahdetinin sağlanması konusunda sizi sırf Hilâfet’e çağrı
yaptığınız için taassupçulukla suçluyorsa nasıl birlikte yürüyeceksiniz?
Peki, yürümek için ne
yapmanız lazım? Demokratik parlamento seçimlerine katılma, 1948 sınırlarını
tanıma, Hain FKÖ ile her türlü müzakere ve uzlaşmaya yanaşma gibi siyasetleri
yapsa da “Hamas’a Selam Direnişe Devam”
demelisiniz. Irak ve Suriye’de işlediği olanca cinayet ve katilliğine rağmen
sırf kendilerinden birkaç füze ve silah desteği aldığı için İran ve Hizbullah
hakkında net karar ve tavrını hâlâ daha ortaya koymayan ve aksine “İran ve Hizbullah ile olan ilişkimiz
sanılanından daha sıkıdır.” şeklinde açıklama yapan Hamas’ı bu siyasi
hatalarına rağmen destekleyeceksiniz ki birlikte yürüyebilesiniz. Hâlbuki
mesele birkaç füze veya silah meselesinden öte bir şeydir. Zira eğer mesele
silah olsaydı ve Hamas Suriye devrim gruplarına açık ve net desteğini sunup
İran ve Hizbullah’a sırtını dönseydi Suriye’den mücahitler Hamas’a İsrail’i iyi
hırpalayacak güçte silah yardımını çok rahat yapabilirlerdi.
Ama eğer siz bunları
değil de: “Şüphesiz Filistin için çözüm,
1948'de işgal edilen ile 1967'de işgal edilenler arasında bir fark olmaksızın
nehirden denize kadar Filistin'in bir bütün olarak ele alınmasıdır. Zira Filistinin
küçük bir parçasından taviz veren bir kimsenin daha büyük parçalarından taviz
vermesi kolay olur. Aksa'ya yardım etmek, orduları savaş için harekete
geçirmeleri çağrısıyla yöneticilerin karşısına dikilmekle olur. Böylece ordu,
bir süs eşyası olarak kutlamalar için kışlalara çakılıp kalmaz. Bilakis iki
güzellikten birine nail olmak ve iki kıblenin ilkini kurtarmak için harekete
geçer.” derseniz o zaman birlikte yürüyemiyorsunuz.
Peki, reel politikadan
ne bekliyor Müslümanlar? Reel politika denilen şey Türkiye’nin BM ve BMGK‘ne Filistin
için bir çözüm önerisi sunması ve bu çözüm önerisinin belki bir ihtimal kabul
edilmesidir. O öneri de nedir? 1967 sınırları üzerinde ortak mutabakat ve
Gazze’ye ambargonun kaldırılması…
Biz, Hamas’ın muhlis
liderleri böyle sinsi bir oyuna gelmesin, Filistin 1967 sınırları ile İsrail
varlığını tanımasın diye didinip duruyoruz. Eğer birlikte yürüyemeyişimizin
sebebi bu hassasiyetimiz ise biz hassasiyetlerimizden ve Müslümanların
muhlislerine nasihat ederek onları uyarmaktan geri durmayacağız.
Evet, İzzettin el-Kassam
tugayları Kudüs direnişinde öncü birliklerdir. Ecirlerini yalnız Allah’tan
umarak şahadet yolunda yürüyen erlerdir. Allah onların şehadetlerini kabul
etsin. Allah sıkıntılarını gidersin. Şeyh Ahmet Yasin ve Rantisi Filistin
topraklarından işgalci Yahudi varlığının kökünden temizlenmesi için Allah
yolunda şehit oldular. Şimdi onların takipçileri aynı yolda devam ediyorlar.
Bütün bunlar Hamas’ın 2006’da parlamento seçimlerine girerek öncelikle FKÖ,
sonra İsrail varlığı ve ABD gibi kâfir devletlerin sinsi planlarının uygulanma
zemininde siyaset yapma hatasını örtbas etmemelidir. Hamas’ın muhlis
liderlerinin Müslümanların samimi ve cesur muhasebesi olmadan Filistin için
doğru istikamette yürümesi zordur.
Her kim Filistin'i,
Kudüs'ü ve Aksa'yı seviyorsa! Her kim mübarek el-Mesra ve'l Miraç arzını seviyorsa!
Her kimin Yahudilerin Aksa'daki cürümlerinden dolayı saçları dökülüyorsa! Her
kimin Yahudilerin Aksa'da itikâfa giren kimselere yönelik vahşi davranışından
dolayı damarlarındaki kanı kaynıyorsa! O halde gerçekten mümin ise, bir an
evvel yardıma koşsun ve Müslüman ordularını savaş için harekete geçmeye
çağırsın. Eğer yöneticiler karşı gelirse onları değiştirip arkasında savaşılan
ve kendisiyle korunulan mümin, mücahit Raşid Halife olan bir yöneticiyi
getirsin... Zira Yahudilerle savaşmak için orduların harekete geçmesi ve
askerlerin onun altında toplanmasından başka bir yol yoktur. Evet, Yahudi
varlığını yok etmenin, Kudüs'ü kurtarmanın ve Filistin'i bir bütün olarak İslâm
diyarına döndürmenin bundan başka bir yolu yoktur.
Bölük pörçük olduk.
Birlikte kol kola yürüyemeyişimizin sebebi biz değiliz. Bizi ulusal bayrakların
gölgesinde oyalayanlar, Meydanlarımızı ulusal bayraklar ile süsleyenler
birlikte yürümemize engel oluyorlar. Meydanlar Ümmet’e yetecek kadar geniş.
İktidarlar meydanları dahi karantina altına almaya kalkışıyorlarsa, bilelim ki
biz meydanların hakkını gerçekten veriyoruz.
Müslümanların
protestoları, ateşli konuşmaları ve savaş meydanlarında tekbir çığlıkları
atmaları işgalin gölgesinde değil, mübarek toprakların kurtuluşu gölgesinde
olur İnşaAllah.
"Muhakkak ki Allah, Kaviyy'dir, Aziz'dir." (Hacc 40)


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış