Nedense bu ülkede Cumhurbaşkanlığı
seçimleri hep sancılı ve sıkıntılı geçmiştir. Son Cumhurbaşkanlığı seçimlerini
hatırlayacak olursak Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı seçilmesi hiç de kolay
olmamıştır. Eğer ülkenin son 10-15 yıldır el değiştirdiğini düşünecek olursak,
bunun çok doğal olduğunu söyleyebiliriz. Zira statükocu yapı yukarıda geçen
zaman zarfında Cumhuriyet tarihi boyunca katışıksız sahip olduğu kurumların
birer birer elinden çıkmasından oldukça rahatsız ve bunun engellenmesi için
elinden gelen her şeyi yaptı ve yapıyor. Lakin bunu pek de başaramadı ve bugün
hemen her kurum elinden çıkmış durumda ve bir zamanlar üzerinde vesayet kurduğu
yapıların üzerinde artık başka bir vesayet söz konusu. İşte bu kurumların hiç
şüphesiz en önemlilerinden birisi Cumhurbaşkanlığı makamıdır. Bu kuruma her ne
kadar sembolik olarak bakılsa da öyle olmadığını hakkında yapılan mücadeleler
gösteriyor. Burada söz konusu olan devletin en tepesidir. Doğru mudur bilinmez
ama Lozan antlaşmasının bilinmeyen veya gizli diyebileceğimiz maddeleri
olduğundan bahsediliyor. Eğer şayet böyle bir şey söz konusu ise o vakit
Cumhurbaşkanlığı ile alâkalı madde veyahut maddelerin olduğu kesin gibi. Ancak
bununla ilgili bir veri bulamadığımdan dolayı bunun bir varsayım olduğunu
düşünmek zorundayım. Belki de ileride bununla ilgili dokümanlar ortaya çıkar ve
gelinen noktada sıkıntının mahiyeti netlik kazanır. Ancak bugün dünyanın süper
gücü olan ABD'nin Türkiye üzerinde AKP vasıtasıyla kurduğu vesayet ortadayken
nasıl oluyor da Cumhurbaşkanlığı seçimleri hâlâ sıkıntı arz ediyor doğrusu bu
çok düşündürücü.
Şimdilerde CHP ve MHP'nin ortak çatı
adayı olarak gösterilen Ekmeleddin İhsanoğlu da size düşündürücü gelebilir. İhsanoğlu'nun
kim olduğunu hangi uluslararası kuruluşlarda hizmet verdiğini, babasının kimin
arkadaşı olduğunu, hakkında ileri geri yapılan tüm yorumları bir kenara
bırakacak olursak eğer, ortada elde kalan net bir resim var ki o da
İhsanoğlu'nun İslâm'cı (!) kimliğidir. Zira herkes onu son adıyla İslâm
İşbirliği Teşkilatı'nın Genel Sekreteri olarak hatırlamakta. Bu göreviyle
hatırlamayanlar başka da hatırlayamazlar zaten. Zira Türkiye gündemine başka
bir vasıfla veya görevle girdiğini söylemek çok zordur.
Baştan hatırlatalım ki bu makale
Ekmeleddin İhsanoğlu'nun Erdoğan karşısında rakip olup olamayacağı hakkında
değildir. Hâl böyle olunca tekrar bir hatırlatalım ve kaldığımız yerden devam edelim.
Kabul edelim veya etmeyelim AKP
aracılığıyla Türkiye'nin siyasi ve toplumsal dokusu ciddi manada değişiklik arz
etti. Tabiri caizse geçmişin rayları sökülüp atıldı ve yerine yeni raylar
döşendi. Yani Türkiye artık dış siyasetinde tamamıyla ABD'ye bağlı bir çizgi
takip ediyor ve bunlar adeta kırmızı çizgiler mahiyetindedir. Yani gelinen
süreçte gündemi belirleyen ve yöneten ABD demokrasisidir. Laik Kemalist
demokrasisi değil. Şayet arasında bir fark mı var diye soracak olursanız tek
kelimeyle el-cevap: Hayır. Lakin gelmek istediğim yer şurasıdır. Fazla geriye
gitmeye gerek yok. Bununla ilgili daha önceki yazılarımıza bakabilirsiniz...
CHP'nin son 30 Mart yerel seçimlerini hatırlayın. Kılıçdaroğlu ayet ve hadisler
aktarıyor ve görüp tanımayan der ki "emri
bil maruf ve nehyi anil münker" yapıyor. İşte gelinen süreçte adı
geçen iki demokrasinin arasındaki fark budur. Güçlü ABD demokrasisi yılların kemikleşmiş
adeta fosilleşmiş CHP'sini "yeni" CHP'ye dönüştürebiliyor. Çünkü ABD
demokrasisi daima öteden beri Türkiye'de gücü eline geçirebilmek için halkın
dokusuna uygun sözde ve görünümünde İslâmî olan şahıslarla topluma inip İngiliz
vesayetini kırmaya çalışmıştır. En sonunda da yarım asırlık bir çabadan sonra
AKP ile muradına ermiştir.
İşte yıllardır dönüşüyormuş veya
nasıl desek evrim geçirdiğini ispat etmeye çalışan sözde Yeni CHP -denize düşen
yılana sarılır misali- laik Kemalist yapısıyla topluma hiç bir şekilde
inemeyeceğini anladıktan ve siyasi hiç bir kurumda gücü kalmadıktan sonra
Cumhurbaşkanlığı seçimini kendince böyle lehine çevirmeye çalışıyor. Yani bir
nevî kerhen dine alet oluyor ve adayı İhsanoğlu'nu da dine alet ediyor. Halbuki
yıllardır AKP ve Erdoğan'ı siyaseti dine alet etmekle suçlayan CHP'nin ta
kendisidir. Ama gelinen süreçte İslâm kisvesi kullanılmaksızın her hangi bir
başarı elde edilemeyeceğini artık CHP'de anladı.
İşte Ekmeleddin İhsanoğlu'nun da
adaylığını buradan okumak lazım diye düşünüyorum. Zira kendisi bu anlamda CHP
ve MHP için biçilmiş kaftandır. İhsanoğlu'nun yıllarca adında İslâm kelimesinin
geçtiği bir kuruluşta çalışmış olması ve dahası sadeliği ve o anlamda her hangi
bir menfi olayla ismi duyulmamış olması kendisini aday haline getiriyor.
İhsanoğlu'nun dünya görüşü ve fikirsel yapısını
en iyi "Yeni Yüzyılda İslâm
Dünyası" adlı eserinden öğrenebiliriz. Eserinden bazı alıntılar bize
kendisi hakkında ışık tutacaktır.
Ekmeleddin İhsanoğlu:
-İslâm dünyasının geleceği büyük ölçüde, iyi yönetişim
(good governance) prensiplerinin belirlenmesine ve ilerletilmesine ve hayat
tarzı olarak demokratik çoğulculuğa dayalı bir yönetimin kurulmasına
bağlı(dır).
-Demokrasinin önüne çıkabilecek engeller cesaretimizi
kırmamalı çünkü biliyoruz ki dünyada demokrasiye giden yolların hiçbiri
güllerle bezenmemişti. Tersine bunlar fedakârlıklarla, sabır ve kararlılıkla
aşılabildi. Çoğulcu demokrasi uygulamasıyla İslâm'daki yönetişimin temelleri
arasında esaslı bir karşıtlık bulunmuyor.
-... siyaset teorisyenlerinin ve uygulayıcılarının bir
yanda devamlı hareket halinde bulunan siyasi değişkenlerle diğer yanda değişmez
olan din prensipleri arasında ustaca bir dengeyi kurması gerekiyor. Siyasi
konuların dünyevi ve değişken olduğu, dinin ise mutlak semavi değerlere
dayandığı gözden uzak tutulmamalı.
-İslâm dünyasının geleceğini belirleyecek olan sosyo-ekonomik
kalkınma beraberinde modernleşmeyi ve onunla birlikte itidali yani ılımlı
ölçülülüğü de getirecektir. Dinin sosyal hayatta yerini alması ve siyasetle
ilişkisinin birbirine karışmama esasına bağlanmasıyla kurulacak bir denge İslâm
dünyasında ve onun dışındaki her yerde barışı ve düzeni sağlamaya katkıda
bulunabilir.
-Demokrasi geleneğine sahip ülkelerin güllerle bezeli
yollardan geçip gelmediği hatırlanırsa bir demokrasinin tesisi ancak iki temel
prensibin uygulamasıyla mümkün olabilir: Bunlardan birincisi toplum
meselelerinin ele alınışında iyi yönetişim, şeffaflık ve güven tesisi. İkincisi
de özenle oluşturulacak insan hakları akideleri içinde siyasi hürriyetlerin
kapsanması. Kilit önemdeki bu iki prensip yerine konmazsa Müslüman toplumların
siyasete aktif kesimleri için tek çıkar yol hedeflerini dinin çerçevesinde
aramak olacaktır. Bu senaryonun gerçekleşmesi halinde işler daha da karışabilir.
Bugünden daha zor hale gelebilir.
-Müslüman toplumların günümüz dünyasında kararlılıkla
ileri gidebilmeleri için siyaset alanı ile din alanı arasındaki ilişkiyi
bunları birbirine karıştırmayacak şekilde tanımlamaları gerekir. Bu ilişki
karşılıklı olarak yetkilerin ayrılığına dayanmalı, ayrıca çoğulculuğa yer
verilmeli ve bunu benimsemeli ve aynı zamanda siyasi gücün elden ele geçimi de
demokratik usullere elvermeli. Din alanının siyaset üzerindeki ve siyasetin din
üzerindeki kontrolü kaldırılmalı. Bu ikisini birbirinden ayıran çizgi net ve
açık olarak çizilmeli.
Yukarıda bahsi geçen kitabından
yapılan alıntılar aslında her şeyi net bir şekilde ortaya koyuyor. Laiklik,
Demokrasi, ılımlı İslâm ve İslâm ile yönetime karşı olma adına her şey
benimsenmiş durumda. Yani adaylığı konusunda fikirsel olarak bir değişikliğe
uğramaz ise o vakit “Yeni Türkiye” formatına uymuyor değil aslında.
Ancak burada dikkat çekici bir unsur
var ki o da İslâm. Öncelikle İslâm kisvesini kullananın öteden beri ABD
olduğunu söylersek çok da hatalı bir söz olmaz. Özellikle Menderes ile başlayan
ABD siyaseti devamında Özal ve netice itibariyle AKP ile süregeldi. İngiliz
siyasi kültürüyle yoğrulmuş bazı başka partilerde siyasette İslâm kisvesi
altında aktif rol almışlardır ancak o anlamda başarı elde edememişlerdir.
Ancak bir hakikat var ki o da yarım
asırdır çeşitli vesilelerle İslâm sürekli öyle veya böyle kullanılmış ve
Müslüman Türkiye halkı bu vesilelerle kandırılmıştır. Tabii ki ölümü görmüş
olan bir Türkiye halkı her haliyle sıtmaya razı gelecektir ve bu her zaman da
böyle olmuştur. Buna en büyük etkenlerden bir tanesi ise alternatifsizlik
belasıdır. İşte bu alternatifsizlik değil midir ki koyunun olmadığı yerde
keçiyi Abdurrahman kılan.
Şimdi buradan yola devam edecek olursak
eğer, bazı tezatlar ortaya çıkıyor ki bunların görülüp anlaşılması gerekir. Her
fırsatta İslâm'ın ve onun şanlı tarihinden bahsedilip övgüler yağdırılıyor.
Müslüman kimliğimizin öneminden dem vuruluyor ama nedense iş yönetime gelince
Laiklik, Demokrasi ve Cumhuriyetten zerre miktarı taviz verilmiyor. Bununla da
kalmayıp hem sayılan “değerlerden” vazgeçilmiyor hem de düne kadar kerhen ve
zorla bir nevî kabul edilen bu “değerlerden” vazgeçilmesini engelleyenler İslâm
kisvesi altında hareket ettiğini söyleyenlerdir. Ayrıca aynı kişiler tarafından
topluma adeta benimsetiliyor. Muhafazakar demokratlar tezatı bunun en belirgin
örneğidir. Bir zamanlar bu değerlere saldıranlar şimdi adeta bu “değerlerin”
teminatı haline geldiler ve geniş kitleleri de beraberlerinde sürüklediler. Bu
süreç ise ABD siyaseti yani ılımlı İslâm çizgisiyle hayat ve başarı
kazanmıştır. Gelinen nokta ise bunların artık bir hayat tarzı olarak
algılanması olmuştur. Yukarıda değindiğimiz ABD tarafından döşenmiş raylar işte
bu doğrultuda seyir etmektedir. Hâl böyle olunca CHP, “Yeni CHP” olmuş ve
kullanılmayan ve reddedilen İslâmî değerlerden dem vurulur olmuştur. Zira daha
önce de belirttiğimiz üzere CHP de artık İslâm kılıfı kullanılmaksızın bir
başarı elde edemeyeceğini anlamıştır. Nitekim Ekmeleddin İhsanoğlu'nun çatı
adayı olarak seçilmesinin anlamı bu minvalde netlik kazanmıştır umarım. CHP'yi
üslup noktasında değişikliğe iten saikler tamamıyla yukarıda geçen sebeplere
bağlıdır. Yoksa CHP altı okundan vazgeçmiş değildir ve yakaladığı ilk fırsatta
bunları eskide olduğu gibi hayata geçirebilme hayaliyle yaşamaktadır. Ancak
gelinen süreç bunu neredeyse imkânsız kılıyor.
Sonuç olarak bunlardan çıkarılması
gereken ders, başımızdaki yöneticilerin hiç bir zaman İslâm'ın tekrar hayat
bulmasını istemedikleridir ve inandıkları değerlerin devamında hayat bulması
için her fırsatta İslâm’ı kullanacak olmalarıdır.
Doğruların yanlışlardan ayırt
edilebildiği günün bir an önce gelmesi temennisiyle....


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış