DAVETTE SÜREKLİLİK SORUNU

Aydın Usalp

İslâm akidesine inanan insan, kendi nefsi, diğer insanlar ve yaratıcısı Allah Subhanehû ve Teâlâ ile olan tüm ilişkilerinde İslâm’ın belirlediği nizamlara bağlanmakla mükelleftir. Zira her iki cihanda mutlu olmanın ve kurtuluşa ermenin yegâne yolu budur. Bu bağlamda, hayatın her alanına ve insanın bütün ilişkilerine hüküm belirleyen İslâm nizamının yürürlükte olmadığı bu zaman diliminde, İslâm’ı dava edinip taşıması her Müslüman üzerinde farzdır.

Eğer bizler, İslâm ile hayatın düzenlendiği bir devlette yani İslâmî bir toplumda yaşasaydık bu farziyeti devlet üstlenecekti. Çünkü İslâm’ı bilfiil uygulamak ve dünyaya taşımak bizzat devletin görevidir. İslâmî Devlet’te birey ve kitlelerin de davet etmeleri söz konusudur ancak, bu davet iyiliği emretme ve kötülükten men etme genel farzı kapsamında olur. Fakat bireysel, toplumsal ve devletle ilgili hükümleri ile bir bütün olarak mükellef olduğumuz İslâm nizamının, yürürlükte olmadığı zamanlarda sorumluluğumuz kalkmamaktadır. İfa etmekle yükümlü olduğumuz halde yerine getiremediğimiz vecibelerin sorumluluğundan, engel olmamız gerekip de meydana gelen münkerlerin vebalinden kurtulmanın tek yolu, bu vecibelerin kendileri ile gerçekleştiği ve münkerlerin kendisi ile engellendiği şartları oluşturmaktır. Bunun fıkıhtaki karşılığı “vacibin kendisi ile tamamlandığı hususun da vacip olduğu” usûl kaidesidir. Dolayısı ile İslâmî hayatın yeniden başlaması için İslâmî davet çalışmalarında bulunmanın farz olduğu hususu herkesçe malumdur.

İslâmî davetin farziyeti ve keyfiyeti ile ilgili oldukça kitap ve makale kaleme alınmıştır. İslâm’ı kendisine şiar edinen hemen herkes bu neşriyatlardan okumuş ve bu mesele ile ilgili çokça nasihat almıştır. Benim, bu makalede üzerinde durmak istediğim husus, davetin farziyeti, önemi veya keyfiyeti meselesi değil, davetin sürekliliğinin sağlanmasında yaşanan sorunlar olacaktır.

Öncelikle şunu hatırlatmak isterim ki Müslümanlar, bugün itibari ile İslâm’a davetten ziyade İslâmî hayatın yeniden başlatmasına davet etme durumundadırlar. İçinde yaşadığımız toplumda, insanların çoğu zaten ya Müslüman’dır ya da kendilerini İslâm’a nispet etmektedirler. Dolayısı ile yapılacak olan davet, iddia edilen Müslümanlığı her yönü ile pratik hayatta inşa etmeye davettir. Bununla birlikte, Müslüman olmayan ya da öyle olduğunu iddia edip akidesinde problemler olan veya tamamen taklidi bir imana sahip olan insanlara yapılan davet bizzat İslâm’a davetten sayılabilir. Ancak yapılan davet sonucunda tahkiki ve tevhidi bir imana sahip olduktan sonra yine İslâmî bir hayatın başlatılmasına davet edilmeye devam edilecektir. Çünkü sadece sahih bir İslâm inancına sahip olmak yeterli değildir. Bu inancın gereği olarak her alanda İslâm’ın belirlediği nizamlara göre yaşamak da bu inancın beraberinde olmalıdır.

İslâmî davet, böyle algılanmadığı takdirde bireyin kendisinde bir takım İslâmî bilgiler ve davranışlar zuhur ettikten sonra davet bitecek ve sürekliliğini kaybedecektir. Böylece birey, İslâm’ı sadece bir takım bireysel ibadetlerden müteşekkil addedecek ve mevcut gayri İslâmî hayat içinde yaşamını sürdürecektir.

Davette sürekliliğin oluşması için birinci husus, bunun farziyetine inanmakla birlikte davetin metodunun bilinmesidir. Bu mesele başlı başına bir kitap konusudur. Ancak kısaca ifade etmek gerekirse; davet meselesi şer’î bir mesele olup, bu mesele ile ilgili hükümler şer’î hüküm kaynaklarından alınmalıdır. İslâm’ın davet metodu, zamana ve mekâna göre, şahıs ve konjonktüre göre değişmez. Dolayısı ile doğru bir davet metodunu takip etmeyen davetçinin zamanla kulvar değiştirmesi, esen rüzgâra göre farklı yönlere yönelmesi sonunda yaptığı şeyin davet olmaktan çıkmasıyla daveti bitmiş olur. Davetteki süreklilik problemlerinde en fazla görülen husus budur. Bu yüzden bir zamanların “radikal” davetçilerinin bugün başka davetçilerin önündeki en büyük engelleri teşkil ettiklerini görmekteyiz.

İkincisi; İslâm’ı bir hayat nizamı olarak algılayıp ama daha İslâmî şahsiyeti olgunlaşmadan davet etmeye başlayan birey, aile ve çevresinden aldığı tepkilerden dolayı geri adım atarak davette bulunmayı durdurur. Çünkü davet çalışmasını yapmakla tanınmış ama toplum nezdinde karalanmış ve mahkûm edilmiş İslâmî yapıların bulunması, aile ve çevrenin birey üzerinde baskı oluşturması için yeterli sebep teşkil etmektedir.

Üçüncüsü; davette bulunan bireyin dünyevi kazanımlarından mahrum bırakılması, fiziki baskı ve tehdit görmesi veya hapsedilmesi karşısında sabretmeyerek geri adım atmasıdır. Çünkü her insanın birbirinden farklı da olsa zaafları vardır. Harici faktörler bu zaafları kullanmaya başladıklarında, Rabbi ile bağını kuvvetli tutamayan, karşılaştığı sıkıntının geçici ve bir imtihan olduğunu unutan birey tutunamayarak dökülmektedir. Bunun için davetçi, tevhid bilinci ile birlikte İslâmî şahsiyetin unsurları olan İslâmî zihniyet ve nefsiyetini güçlendirmek durumundadır. Bu anlamda kaza ve kader meselesini, ecel, rızık, sabır ve tevekkül kavramlarının manalarını içselleştirmek gerekmektedir.  

Dördüncüsü; İslâmî bir şahsiyete sahip olmakla birlikte, davet çalışmasında bulunan her birey neticede cahili topluma eşdeğer bir toplumda yaşamaktadır. İnsanın yoğun bir şekilde günah ortamlarına maruz kalması ve doğal yapısı ile ortamlardan etkilenmesi sonucunda gaflete düşüp günah işlemesi mümkündür. Bu duruma düşen, yani istemediği halde bir anlık gaflet ile günah işleyen bir davetçi kendisine olan saygısını yitirir. Tövbe edip durumu telafi etmek yerine, kendisini bir ikilem içinde yiyip bitirmeye başlar. Kendisini toparlayamayan bu davetçi böylece davet etmekten geri kalır.

Beşincisi; İslâm’ı, her şeyden önce kendisi için bir kurtuluş yolu olarak görmekten uzaklaşarak, diğer insanların icabetlerine odaklanan davetçi, davetine icabet edilmediğinde ümitsizliğe düşüp zamanla davetten vazgeçebilmektedir. Oysa Müslüman, ölümüne kadar nasıl ki kıldığı namazları ile insanlardan lehte ya da aleyhte herhangi bir şey beklemiyorsa davet keyfiyetini de bu minvalde ele almalıdır. Bir davetçi için en tehlikeli durumlardan birisi de ümitsizliktir. İnsanları ümitsizliğe sürükleyen davete icabet edilmemesinden daha başka birçok faktörler vardır. Örneğin kalabalıklar içinde yalnızlaşılması, Müslümanlar ile fazla zaman harcanmaması, İslâmî kaynaklardan uzaklaşılması, Allah’ın yardımını anlayamaması, kendi sorumluluğunu kavrayamaması, günahların çok yaygınlaştığını görmesi, kalabalık caddelere çıktığında gördüğü gayri İslâmî manzaradan etkilenmesi, aceleci olması, yanlış üsluplar kullanması, insanların İslâmî bir toplumun oluşacağına dair ümidini yitirmesine şahit olması gibi hususlar bunlardandır.

Altıncısı; ümitsizlik, insanı davetten tamamen alıkoyduğu gibi doğru bir davet metodunu takip etmeyenlerin durumuna da sürükleyebilir. Daha kısa zamanda daha fazla insana ulaşma kaygısı ile davetçinin vereceği tavizler sonunda davetinin sükuta ermesi sözkonusu olabilir. 

Yedincisi; davetçinin dava arkadaşlarından veya kendisine ağabey, hoca, olarak baktığı insanlardan İslâm şahsiyeti ile bağdaşmayan bir takım davranışları görmesi kendinde bir güven bulanımı meydana getirerek davetten uzaklaşmasına neden olabilir. Davette güven çok önemli olmakla birlikte muhasebe yapmanın önemi ve gerekliliği bilinmezse bu daha başka bir sorun olarak karşımıza çıkar.

Sekizincisi; davetin İslâm’a ve İslâmî fikirlere olmaktan çıkıp şahıslara, gruplara veya mezheplere yapılır hale gelmesi davetçi için bitişin başlangıcı olur.

Dokuzuncusu; eğer davetçi, taşınması gereken bir davetinin olduğu bilincinde olup, dertlere derman olan davetini insanlara yeterince arz etmekten geri durursa kendisinde bulunan fikirlerin ağırlı altında kalır. Çünkü edinen bu İslâmî fikirler ancak taşınmak için vardır ve taşınmayan bu fikirler zamanla insana acı vermeye başlar. Kişi de bu acıyı çekemez ve onları bırakır.

Onuncusu; davetçi, davetinde iyi bir duruma gelir, ilmî seviyesi yükselir, ikna kabiliyeti artar ve amelî olarak herkesin yapamadığı bir takım ameller icra eder. Birçok imtihanlardan başarı ile çıkar. Öyle ki birçok davetçiye örnek ve öncü bir şahsiyet olur.  Ama bununla birlikte belki kendisinin bile fark etmediği bir şey daha geliştirir içinde. Bunlar benlik ve kibirdir. Bu duyguların etkisine giren davetçi, bazen tevazu göstermesine rağmen işin gerçeğinde kendisini davetin vazgeçilmezi olarak değerlendirmeye başlar. Bütün başarıları kendisine mal eder. Hatalarını görmez olur. Kendisinin yokluğu ile her şeyin biteceğini, hiçbir ilerlemenin olamayacağı vehmine kapılır. Bu duygu ve düşüncelere esir düşen davetçi artık komalık bir hasta gibidir. Durumuna veya mevkisine dokunulması halinde davetten geri kalması yüksek bir ihtimal olur.

Davetin sürekliliğini engelleyen bunlar dışında başka unsurlar da mevcuttur elbette. Ancak âcizane önemli gördüğüm ve karşılaştığım vakalardan ilk aklıma gelenler bunlar oldu.  Her bir madde kendi içinde daha detaylı analizleri ve çözümleri barındırır. Bunu da siz okuyucuların takdirine bırakıyorum.

Sonuç olarak insan, günahsız ve mükemmel olmadığının farkında olmalıdır. İnsan, bulunduğu ortamlardan etkilenen, eksiklikleri ve zaafları olan bir varlıktır. Karşılaştığı sıkıntılar karşısında zaman zaman sendeleyebilir. Hatalar yapar. Bazen moralsiz olur ve durağanlaşır. Ancak bütün bunlar, hayatı içinde birer istisnalar olup, İslâm ile tanıştıktan sonra İslâm üzere sabit kalma istikrarını bozmamalıdır. İnsanın hayatta kalması için nasıl ki yeme ve içmeye ihtiyacı varsa, ölünceye kadar İslâm’a davet üzere bulunması için İslâmî kaynaklardan sürekli beslenmesi gerekmektedir.

Öğüt olsun diye Rabbimizin anlattığı kıssalar, Kur’an’ın yarısına yakın kısmını kaplar. Özellikle davet eksenli bu kıssalardan yeterince nasiplenirsek, hem davetin keyfiyetini hem de davette süreklilik problemimizi kessin bir şekilde çözmüş olacağımıza inanıyorum. Ve’s Selam…


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz