İslâm akidesine inanan insan, kendi
nefsi, diğer insanlar ve yaratıcısı Allah Subhanehû ve Teâlâ ile olan tüm ilişkilerinde İslâm’ın belirlediği nizamlara
bağlanmakla mükelleftir. Zira her iki cihanda mutlu olmanın ve kurtuluşa
ermenin yegâne yolu budur. Bu bağlamda, hayatın her alanına ve insanın bütün
ilişkilerine hüküm belirleyen İslâm nizamının yürürlükte olmadığı bu zaman
diliminde, İslâm’ı dava edinip taşıması her Müslüman üzerinde farzdır.
Eğer bizler, İslâm ile hayatın
düzenlendiği bir devlette yani İslâmî bir toplumda yaşasaydık bu farziyeti
devlet üstlenecekti. Çünkü İslâm’ı bilfiil uygulamak ve dünyaya taşımak bizzat
devletin görevidir. İslâmî Devlet’te birey ve kitlelerin de davet etmeleri söz
konusudur ancak, bu davet iyiliği emretme ve kötülükten men etme genel farzı
kapsamında olur. Fakat bireysel, toplumsal ve devletle ilgili hükümleri ile bir
bütün olarak mükellef olduğumuz İslâm nizamının, yürürlükte olmadığı zamanlarda
sorumluluğumuz kalkmamaktadır. İfa etmekle yükümlü olduğumuz halde yerine
getiremediğimiz vecibelerin sorumluluğundan, engel olmamız gerekip de meydana
gelen münkerlerin vebalinden kurtulmanın tek yolu, bu vecibelerin kendileri ile
gerçekleştiği ve münkerlerin kendisi ile engellendiği şartları oluşturmaktır.
Bunun fıkıhtaki karşılığı “vacibin
kendisi ile tamamlandığı hususun da vacip olduğu” usûl kaidesidir. Dolayısı
ile İslâmî hayatın yeniden başlaması için İslâmî davet çalışmalarında
bulunmanın farz olduğu hususu herkesçe malumdur.
İslâmî davetin farziyeti ve keyfiyeti
ile ilgili oldukça kitap ve makale kaleme alınmıştır. İslâm’ı kendisine şiar
edinen hemen herkes bu neşriyatlardan okumuş ve bu mesele ile ilgili çokça
nasihat almıştır. Benim, bu makalede üzerinde durmak istediğim husus, davetin
farziyeti, önemi veya keyfiyeti meselesi değil, davetin sürekliliğinin
sağlanmasında yaşanan sorunlar olacaktır.
Öncelikle şunu hatırlatmak isterim ki
Müslümanlar, bugün itibari ile İslâm’a davetten ziyade İslâmî hayatın yeniden
başlatmasına davet etme durumundadırlar. İçinde yaşadığımız toplumda,
insanların çoğu zaten ya Müslüman’dır ya da kendilerini İslâm’a nispet
etmektedirler. Dolayısı ile yapılacak olan davet, iddia edilen Müslümanlığı her
yönü ile pratik hayatta inşa etmeye davettir. Bununla birlikte, Müslüman
olmayan ya da öyle olduğunu iddia edip akidesinde problemler olan veya tamamen
taklidi bir imana sahip olan insanlara yapılan davet bizzat İslâm’a davetten
sayılabilir. Ancak yapılan davet sonucunda tahkiki ve tevhidi bir imana sahip
olduktan sonra yine İslâmî bir hayatın başlatılmasına davet edilmeye devam
edilecektir. Çünkü sadece sahih bir İslâm inancına sahip olmak yeterli
değildir. Bu inancın gereği olarak her alanda İslâm’ın belirlediği nizamlara
göre yaşamak da bu inancın beraberinde olmalıdır.
İslâmî davet, böyle algılanmadığı
takdirde bireyin kendisinde bir takım İslâmî bilgiler ve davranışlar zuhur
ettikten sonra davet bitecek ve sürekliliğini kaybedecektir. Böylece birey, İslâm’ı
sadece bir takım bireysel ibadetlerden müteşekkil addedecek ve mevcut gayri İslâmî
hayat içinde yaşamını sürdürecektir.
Davette sürekliliğin oluşması için
birinci husus, bunun farziyetine inanmakla birlikte davetin metodunun bilinmesidir.
Bu mesele başlı başına bir kitap konusudur. Ancak kısaca ifade etmek gerekirse;
davet meselesi şer’î bir mesele olup, bu mesele ile ilgili hükümler şer’î hüküm
kaynaklarından alınmalıdır. İslâm’ın davet metodu, zamana ve mekâna göre, şahıs
ve konjonktüre göre değişmez. Dolayısı ile doğru bir davet metodunu takip
etmeyen davetçinin zamanla kulvar değiştirmesi, esen rüzgâra göre farklı
yönlere yönelmesi sonunda yaptığı şeyin davet olmaktan çıkmasıyla daveti bitmiş
olur. Davetteki süreklilik problemlerinde en fazla görülen husus budur. Bu
yüzden bir zamanların “radikal” davetçilerinin bugün başka davetçilerin önündeki
en büyük engelleri teşkil ettiklerini görmekteyiz.
İkincisi; İslâm’ı bir hayat nizamı
olarak algılayıp ama daha İslâmî şahsiyeti olgunlaşmadan davet etmeye başlayan
birey, aile ve çevresinden aldığı tepkilerden dolayı geri adım atarak davette
bulunmayı durdurur. Çünkü davet çalışmasını yapmakla tanınmış ama toplum
nezdinde karalanmış ve mahkûm edilmiş İslâmî yapıların bulunması, aile ve
çevrenin birey üzerinde baskı oluşturması için yeterli sebep teşkil etmektedir.
Üçüncüsü; davette bulunan bireyin dünyevi
kazanımlarından mahrum bırakılması, fiziki baskı ve tehdit görmesi veya
hapsedilmesi karşısında sabretmeyerek geri adım atmasıdır. Çünkü her insanın
birbirinden farklı da olsa zaafları vardır. Harici faktörler bu zaafları
kullanmaya başladıklarında, Rabbi ile bağını kuvvetli tutamayan, karşılaştığı
sıkıntının geçici ve bir imtihan olduğunu unutan birey tutunamayarak
dökülmektedir. Bunun için davetçi, tevhid bilinci ile birlikte İslâmî
şahsiyetin unsurları olan İslâmî zihniyet ve nefsiyetini güçlendirmek
durumundadır. Bu anlamda kaza ve kader meselesini, ecel, rızık, sabır ve
tevekkül kavramlarının manalarını içselleştirmek gerekmektedir.
Dördüncüsü; İslâmî bir şahsiyete
sahip olmakla birlikte, davet çalışmasında bulunan her birey neticede cahili topluma
eşdeğer bir toplumda yaşamaktadır. İnsanın yoğun bir şekilde günah ortamlarına
maruz kalması ve doğal yapısı ile ortamlardan etkilenmesi sonucunda gaflete
düşüp günah işlemesi mümkündür. Bu duruma düşen, yani istemediği halde bir
anlık gaflet ile günah işleyen bir davetçi kendisine olan saygısını yitirir.
Tövbe edip durumu telafi etmek yerine, kendisini bir ikilem içinde yiyip
bitirmeye başlar. Kendisini toparlayamayan bu davetçi böylece davet etmekten
geri kalır.
Beşincisi; İslâm’ı, her şeyden önce
kendisi için bir kurtuluş yolu olarak görmekten uzaklaşarak, diğer insanların
icabetlerine odaklanan davetçi, davetine icabet edilmediğinde ümitsizliğe düşüp
zamanla davetten vazgeçebilmektedir. Oysa Müslüman, ölümüne kadar nasıl ki
kıldığı namazları ile insanlardan lehte ya da aleyhte herhangi bir şey
beklemiyorsa davet keyfiyetini de bu minvalde ele almalıdır. Bir davetçi için
en tehlikeli durumlardan birisi de ümitsizliktir. İnsanları ümitsizliğe
sürükleyen davete icabet edilmemesinden daha başka birçok faktörler vardır.
Örneğin kalabalıklar içinde yalnızlaşılması, Müslümanlar ile fazla zaman harcanmaması,
İslâmî kaynaklardan uzaklaşılması, Allah’ın yardımını anlayamaması, kendi
sorumluluğunu kavrayamaması, günahların çok yaygınlaştığını görmesi, kalabalık
caddelere çıktığında gördüğü gayri İslâmî manzaradan etkilenmesi, aceleci
olması, yanlış üsluplar kullanması, insanların İslâmî bir toplumun oluşacağına
dair ümidini yitirmesine şahit olması gibi hususlar bunlardandır.
Altıncısı; ümitsizlik, insanı davetten
tamamen alıkoyduğu gibi doğru bir davet metodunu takip etmeyenlerin durumuna da
sürükleyebilir. Daha kısa zamanda daha fazla insana ulaşma kaygısı ile
davetçinin vereceği tavizler sonunda davetinin sükuta ermesi sözkonusu olabilir.
Yedincisi; davetçinin dava
arkadaşlarından veya kendisine ağabey, hoca, olarak baktığı insanlardan İslâm
şahsiyeti ile bağdaşmayan bir takım davranışları görmesi kendinde bir güven
bulanımı meydana getirerek davetten uzaklaşmasına neden olabilir. Davette güven
çok önemli olmakla birlikte muhasebe yapmanın önemi ve gerekliliği bilinmezse bu
daha başka bir sorun olarak karşımıza çıkar.
Sekizincisi; davetin İslâm’a ve İslâmî
fikirlere olmaktan çıkıp şahıslara, gruplara veya mezheplere yapılır hale
gelmesi davetçi için bitişin başlangıcı olur.
Dokuzuncusu; eğer davetçi, taşınması
gereken bir davetinin olduğu bilincinde olup, dertlere derman olan davetini
insanlara yeterince arz etmekten geri durursa kendisinde bulunan fikirlerin
ağırlı altında kalır. Çünkü edinen bu İslâmî fikirler ancak taşınmak için
vardır ve taşınmayan bu fikirler zamanla insana acı vermeye başlar. Kişi de bu
acıyı çekemez ve onları bırakır.
Onuncusu; davetçi, davetinde iyi bir
duruma gelir, ilmî seviyesi yükselir, ikna kabiliyeti artar ve amelî olarak
herkesin yapamadığı bir takım ameller icra eder. Birçok imtihanlardan başarı
ile çıkar. Öyle ki birçok davetçiye örnek ve öncü bir şahsiyet olur. Ama bununla birlikte belki kendisinin bile
fark etmediği bir şey daha geliştirir içinde. Bunlar benlik ve kibirdir. Bu
duyguların etkisine giren davetçi, bazen tevazu göstermesine rağmen işin
gerçeğinde kendisini davetin vazgeçilmezi olarak değerlendirmeye başlar. Bütün
başarıları kendisine mal eder. Hatalarını görmez olur. Kendisinin yokluğu ile
her şeyin biteceğini, hiçbir ilerlemenin olamayacağı vehmine kapılır. Bu duygu
ve düşüncelere esir düşen davetçi artık komalık bir hasta gibidir. Durumuna
veya mevkisine dokunulması halinde davetten geri kalması yüksek bir ihtimal
olur.
Davetin sürekliliğini engelleyen
bunlar dışında başka unsurlar da mevcuttur elbette. Ancak âcizane önemli
gördüğüm ve karşılaştığım vakalardan ilk aklıma gelenler bunlar oldu. Her bir madde kendi içinde daha detaylı
analizleri ve çözümleri barındırır. Bunu da siz okuyucuların takdirine bırakıyorum.
Sonuç olarak insan, günahsız ve
mükemmel olmadığının farkında olmalıdır. İnsan, bulunduğu ortamlardan
etkilenen, eksiklikleri ve zaafları olan bir varlıktır. Karşılaştığı sıkıntılar
karşısında zaman zaman sendeleyebilir. Hatalar yapar. Bazen moralsiz olur ve
durağanlaşır. Ancak bütün bunlar, hayatı içinde birer istisnalar olup, İslâm
ile tanıştıktan sonra İslâm üzere sabit kalma istikrarını bozmamalıdır. İnsanın
hayatta kalması için nasıl ki yeme ve içmeye ihtiyacı varsa, ölünceye kadar İslâm’a
davet üzere bulunması için İslâmî kaynaklardan sürekli beslenmesi
gerekmektedir.
Öğüt olsun diye Rabbimizin anlattığı
kıssalar, Kur’an’ın yarısına yakın kısmını kaplar. Özellikle davet eksenli bu
kıssalardan yeterince nasiplenirsek, hem davetin keyfiyetini hem de davette
süreklilik problemimizi kessin bir şekilde çözmüş olacağımıza inanıyorum. Ve’s
Selam…


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış