Üç hafta önceydi. Tarih
20 Nisan 2014
Oturduğumuz mahalleye
yakın bir devlet hastanesinin acil servisinde çalışan bir personel anlatıyor:
-Her zamanki gibi bir
gündü. Genç, yaşlı kanamalı hastalar geliyordu servise. Günün yorgunluğu
üzerimde bir akşamı daha bulmuştuk. Vardiya arkadaşımla iş önlüklerimizi
değiştireceğimiz sırada, babasının kucağında henüz 3-4 yaşlarında bir kız
çocuğu bağrışmalar ve çığlıklar içinde acil servisten içeri alındı. Bütün
personel, hasta yakınları ve doktorlar sesin geldiği tarafa doğru
koşuşturdular. Bir babanın yürek burkan çığlıkları... Babanın çaresiz ve
hastaneyi inleten haykırışları tüm personellerin başını önüne eğdirmişti. O anı
hiç unutmam, gözyaşı dökmeyen etrafımda hiç kimseyi görmedim. Çocuğu kucağına
alan doktor durumu anlamış olmalı ki dayanamayıp onca hastanın içinde bir
yandan ağlarken bir yandan takatten düşmüş ve kendisini zayıf hisseden
kollarıyla çocuğun kanamasını durdurmaya çalışıyordu.
“Biz nasıl bu hale geldik” dedirtecek bu olay ve benzerleri Nisan
ayı içinde 4 kez tekrarlanmış. Hastane personelinin anlattığı bu vakıa da
beşincisiydi. Tek farkı bu çocuk henüz yaşıyordu. Son nefesinde gözleriyle
bakılan bir baba olmak, son nefesinde evladının acı çığlıklarına şahit olan bir
baba olmak nasıl bir duygudur acaba. O küçücük bedene o işkenceleri layık
görmek, o ahlaksızlığı yapmak hangi insanî, vicdanî ve İslâmî düşüncenin sonucu
olabilir ki! Bırakın İslâm'ı, hiçbir dinî öğreti, hiçbir toplumsal norm böyle
gayri insani bir kişilik ortaya çıkarabilir mi?
Oysaki bizler, her
oturup kalktığımız ortamlarda, “teslimiyet” “şer'î hükümlere bağlanmanın
ehemmiyeti” ve buna benzer konular işleyerek, mü’minler ile Allah arasındaki
alâkaları kurmaya çalışıyoruz. Tek ve bir olan, kuvvet ve kudret sahibi
Allah'ın tüm fiillerimizi kuşattığını, şahit olduğunu ve bizi gözettiğini, bize
şah damarımızdan daha yakın olduğunu dilimizle gücümüz yettiğince anlatmaya
çalışıyoruz.
Ancak bu vakıa tekrar
tekrar bize şahitlik etti ki; yaşadığımız toplumda öyle bireyler yetişiyor ki
bırakın Allah ile bağını kavramayı, kendi insan türüyle bile bağını koparmış ve
insanlık açısından şaz bir taife vücut bulmaya başlamış.
Türkiye genelinde 1 ayda
5 çocuk bu ahlaksızlığa maruz kaldı. Medya bu kadarını yansıtabildi belki de.
Acil servis çalışanı kanını donduran bu olay sonrası, tekrar benzer bir olayla
karşılaşmaya gücü olmadığını söyledi. Doğru, hangi değer yargısı, hangi
düşünce, hangi izan ve hangi vicdan sahibi böyle düşünmez ki!
Aradan dört gün geçmiş,
o boğucu hastane havası henüz devam ediyorken, beşinci gün insanın kanını
donduran yüreğini daraltan ve boğazını düğümleyen bir baba bağrışı ve elinde
henüz 1 buçuk yaşında bir bebek. Bu kez bu yavrucağa doktorlar müdahale
edemediler. Kadın doğum hastanesine sevk ettiler.
Öyle ya insanlığın
seviyesi bu kadar düşmüş müydü? Bu kadar yitirilmiş miydi İslâmî değerler.
Toplum olarak bu derece dibe vurmuş bir halde miydik?
Aslında bu olayı kaleme
alıp almama noktasında çok düşündüm. Mayası bozulmuş bu insanî değerlerimizi
sadece duygusal değil, aklî olarak sorgulayabilir ve aklı başında bir
değerlendirme yapabilir miyim diye.
Aslında şu an
yaşadığımız, belki de sadece televizyon ekranlarında seyretmekle yetindiğimiz
bu vakıanın bir benzerinin yarın yanı başımızda yaşanmayacağına dair hangi
olumlu gösterge var sormak lazım. Toplumumuzun gitgide gayri İslâmî bir yaşam
biçimine alıştırıldığını fark etmek için başka hangi olayları yaşamamız
gerekiyor? Gayri İslâmî bir yaşamın tek alternatif olarak sunulduğunu görmemiz
için, yeryüzünde daha kaç bin insanın Kapitalist batılılarca öldürülmesi
gerekiyor? Esasen, bu halimizi ifade ederken çok fazla istatistiki bilgiye
yahut bilimsel araştırma verilerine de ihtiyacımız yok. Doğru yerden ve ön
yargısız bakmak yetiyor. Ve bu toplum içinde yaşayan biz Müslümanlar, Ali İmran
suresi 104. ayette bahsedildiği gibi bir topluluk olmak zorundayız.
Bilelim ki felah bulan
bir toplum olmak istiyorsak, felah yolunu aydınlatacak, toplum ile gayri İslâmî
fikirlerin arasını ayrıştıracak bir cemai şuura sahip olmalıyız. Bilelim ki
kurtuluş yolu İslâm ile aydınlanır.
“Biz nasıl bu hale geldik?” sorusunun cevabı
aslında karanlığı tercih etmiş olmamız değil mi? Karanlık, bâtılı tercih
etmemiz, bâtıla rıza göstermemiz, hakkı bâtılla örtenlere sükût etmemiz değil
mi? Belki de en önemlisi Allah ile olan bağımızı zayıf bir bağ kılmamız, sonra
da ondan uzaklaşmayı tercih etmemizdir. Rabbimiz bize şah damarımızdan daha
yakınken biz ondan fersah fersah uzaklaşmayı yeğledik. Bu en büyük yıkım, en
büyük hasar ve iç dünyamızı karanlık bir odaya çeviren en önemli karar değil
mi?
Bir cürüm işlerken biraz
olsun vicdani rahatsızlık hissedememiş bir ruh hali nasıl bir kişiliğin
yansımasıdır, tasavvur edebiliyoruz değil mi? Rabbimizin şah damarımızdan daha
yakın olması, içimizden geçirmiş olduklarımıza dahi şahitlik ediyor olmasıdır.
Bu hal ile toplum içine çıkan bir şahsiyet bırakın haksız yere bir insanın
canına kıymayı, yetim bir çocuğun başını okşamayı bile sevap olarak telakki
edecektir. Hafaza meleklerinin insanın her an yapmış olduklarını yazdığı
şuuruna sahip bir insan her adımında sevabı umar ve adımlarını ona göre atar.
İşte şu hayati soruları
sormanın zamanıdır: “Peki; Rabbimiz bize
bu kadar yakın iken, biz nasıl olur da ondan bu kadar uzaklaştık?” “Kelime-i
Tevhid ile yüce yaratıcımız ile olan akitleşmemiz bize ne öğretti?” “Kendi
elimizle yaratıcımızla olan akdi feshetmek, hangi akıl sahibi insanın tercihi
olabilir?” “Rabbimizle olan akdimiz ne idi?”
“Ey yaratıcımız sen bizim Rabbimizsin. Buna iman ettik.
Bundan emin olduk. O zaman sen bizi Rab olarak terbiye et. Ey yüce yaratıcımız
Hüküm sana aittir. Buna iman ettik. Bundan emin olduk. Bizim üzerimizde istediğin
hükmü uygula. Ey yüce yaratıcımız, senin tek emir sahibi olduğuna iman ettik.
Bundan eminiz. Bize emreden tek otorite sen ol. Ey yüce yaratıcımız, Melik
sensin. Bütün mülkün maliki sensin. Bizler de senin mülkünüz, tasarrufumuz sana
aittir. Buna iman ettik. Bu hakkı yalnız sana veriyoruz” dedik ve akitleştik.
Yani ona iman ettikten
sonra, özgürlükten vazgeçip ona kulluk yapacağımıza söz verdik. Keyfi her türlü
davranışa ilahi emirlere bağlanma sözümüzle vazgeçtik. Değerli bir büyüğümüzün
şu misali, çok manidardır. Yeni doğmuş bir bebek düşünün. Olabildiğine aciz,
hiçbir şeye güç yetiremiyor. Hiçbir tercihi kendi başına yapamıyor. Ailesi onun
bakımını üstlenmiş ve onu her türlü tehlikeden koruyup kollamak için adeta
seferber olmuş. Gözleri sürekli onun üzerindedir. Ne zaman ki o bebek biraz
büyür ve bazı şeyleri kendi başına yapabilecek, kendi başına karar verebilecek
duruma gelir. “Siz bana artık
karışamazsınız” demeye başlar. İşte o zaman aile “nasılsa evladımıza artık söz geçiremiyoruz” deyip sadece nasihat
etmekle yetinmeye başlar.
İşte Müslüman da tıpkı o bebek gibidir.
Rabbine bağlılığı keskindir, kavidir. Rabbinin kendisini koruyup kolladığını,
kendisi hakkında en iyi karar verici olduğunu, hakkında indirdiği buyruklarının
dünya ve ahiret saadetini kazandıracağına imanı tamdır. Hayatta karşılaşacağı
her türlü zorluğu” Rabbine dayandığı takdirde başaracağına olan itimadı tamdır.
Bu hal üzere iken Rabbinin koruması ve güvencesi altına girmiştir.
Oysa zaman başkalaşıp
değişken ve insan ürünü hükümler popüler olunca, İslâm ile olan bağlarımız
zayıfladı. Teslim olmaktan vazgeçtik. Özgür olmayı tercih ettik. Bu kavram bize
çok sevimli gelmişti. Çünkü altın tepsilerde servis edilmişti.
Bizden görünenler, bizim
dilimizle konuşanlar münadileri olmuştu bu bâtıl fikirlerin. İştahımızı
kabartmış ve müptelası olmuştuk zamanın bu karanlık fikirlerinin. Demokrasi,
insan hakları, eşitlik ve daha nice süslü kelimeler... büyülenmiştik. Aklımız
düşünme yetisini kaybetmiş ve fikirlerimiz bulanmıştı. Sanal liderler halkı
uyutma aracına dönüşmüşlerdi. İrtica etmiştik insanlıktan, ortak akla...
Ve şöyle demeye
başlamıştık; “Ey yüce yaratıcımız. Sen
varsın, yaratıcımız olarak varsın. Hayatımızı çekip çeviren sensin. Ama
biliyoruz ki bu zaman başka... Teknoloji bize yeni şeyler öğretti. Kendi
başımıza düşünebiliyoruz. Biz de özgür irademizle yaşadığımız hayata artık yön
verebiliyoruz. Köhnemiş ve çağın gerisinde kalmış fikirler yenilenmeli. Senin
buyruğun ezelidir. Nizamın bakidir. Ama bu çağ bize yeni, farklı ve özgün şeyler
öğretti.”
Gerçekten öyle mi?
Madalyonun gerçek yüzü bu mu? Ters yüz olmuş kültürümüz nerede? Ellerimizin
arasından bir sabun gibi kayıp giden çocuklarımız nerede? Ümmet yok oluşun
kıyısına getirilirken âlimlerimiz nerede? Hem cismen hem fikren Ümmet katledilirken
kalkanımız nerede? Yüreğimiz yana yana acı çığlıklarını duyduğumuz babanın
feryadını duyacak halk nerede? Doktorun her damla gözyaşına, o küçük çocuk
ölürken duyduğu acıya derman olacak hesap sorucular nerede? Sus pus olmuş,
susturulmuş, güleç yüzleri solan bu insanların yüreğine su serpecekler nerede?
Kim sahip çıkacak
annelere, babalara, çocuklara... Kim sahip çıkacak madde bağımlısı yetimlere...
Gençliğinin baharını yaşayan gençleri internet kafelerden kim çekip çıkaracak?
Daha on sekizine varmadan uyuşturucudan ölen çocukları kim kurtaracak holding
patronlarından. Bedenleri üzerinde sigara söndüren canilerden kim kurtaracak bu
bebekleri.
Ben söyleyeyim. Vallahi
nübüvvet minhacı üzere Râşidi Hilâfet…
“Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın.
Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz.
O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler
olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi
kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle
açıklar.”
(Ali İmran103)


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış