Türkiye’de her yıl
olduğu gibi bu yıl da coşkulu bir şekilde geçen Kutlu Doğum etkinlikleri, sistematik
olarak son 7-8 yıldır birçok şehirde ve ilçede düzenlenmektedir. Hatta kimi
yerlerde yüz binlere varan katılımlar olmaktadır. Bu anma programlarında Kur’an
tilaveti yapılır, salavatlar çekilir, mevlitler okutulur, ilahiler söylenir,
Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in
doğum yıldönümüne binaen konuşmalar yapılır ve kalabalık, tekbirler ve atılan
sloganlar eşliğinde dağılarak evlerine döner. Burada dikkat etmemiz gereken
husus, bu etkinliklerde toplanan insanların ‘’Yürüyen Kuran’’ konumundaki kutlu
Elçinin, bu misyonunun ve hayat mücadelesinin kapsamlı bir biçimde anlatılmamasından
dolayı etkinliklerden bir verim alamamasıdır.
Ben bu makalede Kutlu Doğum
etkinliklerinin fıkhî ve siyasi durumundan bahsetmeyeceğim. Benim üzerinde
duracağım konu, makalenin başlığında da geçtiği gibi Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i sevmenin
ne olduğu ve neleri gerektirdiğidir. Bu ayki makalemde sizlerle Asr-ı Saadet’ten
Suriye kıyamına uzanan esintileri paylaşacağım. Şu da var ki, bu yazıdan dolayı
bazı kardeşlerimiz kızabilir, eleştiride bulunabilir. Fakat bizler hakkı
söylemediğimiz için yarın mahşerde Rabbimizin huzurunda çetin bir hesaba tâbi
tutularak azaba müstahak olmaktansa, kendimizi tahkir edip yüzü kara olan
insanlardan olmaktansa, ağabeylerimizin kızmasına razıyız. Sözlerimiz
muhataplarımızı incitebilir ama haddi aşmadan doğruları söylemek üzerimize
vacip olduğundan dolayı kardeşlerimiz için üzücü de olsa hakikatleri söylemek
zorundayız. Köklü Değişim Dergisi olarak hiçbir zaman kınayıcının kınamasından
korkmadık ve “Suskunluğun Kırılma Noktası” şiarı ile çıktığımız bu yolda suskunluğun
ihanet olduğunu bilerek susmamaya ve haktan yana olmaya devam edeceğiz.
Türkiye’de birkaç İslâmî
grup dışında herkes Suriye kıyamına karşı sessiz, çoğu kişi orada neler
olduğunu bile bilmiyor. Basiretle olaylara bakamayan cemaat liderleri ve İslâmî
medya “Biz orada Müslümanların pisi pisi ölmesine üzülüyoruz, orada İslâmî bir
uyanış yok, biz Esed’e karşıyız, halkın yanındayız fakat…” gibi söylemlerde
bulunarak kendilerini ve mensuplarını aldatmaktadır. Hâlbuki güneşin aydınlığı
gibi açık olan bir kıyam var orada. 4. yılına giren ve Kutlu Doğum
programlarının da ilgisiz kaldığı ya da yeterince üzerinde durmadığı Suriye
kıyamı; Ümmet’in sessizliğine, kâfirlerin ve yerli işbirlikçilerinin ihanetine
ve her türlü ambargoya rağmen birçok zafere imza attı. Suriyeli mücahit
kardeşlerimiz bu uğurda birçok kayıp verdi ama bu kayıplar tersine mücadelenin
azmini perçinleyerek mücadeleyi daha geniş bir kesime yaydı. Tabii ki
bahsettiğimiz kayıp, ödenen bedellerdir. Yoksa gerçek manada bir kayıptan söz
edilmesi mümkün değildir; çünkü zafere inanan insanlar kaybettiklerini
umursamazlar, bilakis bu yolda çektikleri çileler onlar için kutsaldır.
Geçtiğimiz yıl “Kutlu Doğum” kutlamaları öncesinde Suriyeliler Cuma
gösterilerinin adını “Rasulullah'ı Sevenler Suriye'de Doğranıyor Cuması” olarak
belirledi. Suriye’yi takip etmeyen Müslümanlar bu Cuma gösterilerinden de
habersizdi. Takip etmiş olsalardı, bir ihtimal yürekleri sızlardı ve
kendilerini hesaba çekerlerdi. “Acaba bizler mi Rasulullah’ı SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i seviyoruz
yoksa onlar mı seviyor?” diye sorarlardı vicdanlarına. Vicdan bu, yalan
söyleyemez. Dikilir karşılarına ve şöyle cevap verirdi: “Sen, Allah’ı ve O’nun Elçisini
sevdiğini iddia eden adam! Hangi sevgi bedel ödemedi? Hangi seven, sevilen
uğruna birçok şeyden vazgeçmedi? İşte bak, orada, yanı başında duruyor gerçek
seven… Canıyla da malıyla da Allah Subhanehû
ve Teâlâ’nın emrine uyarak O’nun kanunlarını yeryüzüne hâkim kılmak için
savaşıyor. Yani Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in yaptığını yapıyor! Hayalen yaptığımız bu vicdan
muhakemesinden daha önemli ve sözü geçen bir şey var ki o da Rabbimizin
kelamıdır:
“İnsanlar, amenna (iman ettik) demekle imtihan edilmeden
bırakılacaklarını mı sandılar? Ve andolsun ki onlardan öncekileri de imtihan
ettik. Allah sadıkları da (doğru söyleyenleri de) tekzip edenleri de
(yalancıları da) mutlaka bilir.” (Ankebût 2-3)
“Yoksa Allah sizden, cihad edip Allah, Rasul ve müminlerden
başkasını kendilerine sırdaş edinmeyenleri ortaya çıkarmadan, kendi halinize
bırakılacağınızı mı sandınız? Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Tevbe 16)
Bu ayetler de bize
gösteriyor ki; “inandık, sevdik” gibi amelde bulunmadığımız iddialarla ancak
hüsrana uğrarız, bunu pratiğe dökmemiz lazım. Başka bir deyişle; iman bir
sözleşmedir ve biz “LA İLAHE İLLALLAH” diyerek bu sözleşmeye sadece imza atmış
oluruz. Ancak sözleşmedeki hükümleri yani Allahu Teâlâ’nın ayetlerini ne zaman
ki hayatımızda uygularsak işte o zaman sözleşmenin gereğini yerine getirmiş
oluruz. Bu sözleşmenin binlerce ayetinden biri olan Hucurat Suresi’nin 10. ayetinde:
“Mü’minler ancak kardeştir.’’ diyor Allah Subhanehû ve Teâlâ.
Şimdi dünyanın dört bir
yanında Müslümanları hedef alan katliamlara sessiz kalan kardeşlerime şunu
sormak istiyorum: Hiç mi Kur’an’da bu ve buna benzer ayetleri okumadık? Hiç mi
Allah’ı ve Rasulü’nü sevmenin “ÜMMET” bilinci taşımayı gerektirdiğini, mü’min
kardeşimizin acılarını paylaşmanın İslâmî bir vecibe olduğunu ayetlerde
okumadık? Rasulullah’ın hayatını okumadık mı? Sahabenin aralarında ördüğü
demirden bağı hiç mi ruhumuza nakşetmedik? Tevbe Suresi’nin 24. ayeti bize
Allah’ı ve Rasulü’nü her şeyden çok sevmemiz gerektiğini, hiçbir şeyi Allah’tan,
Rasulü’nden ve Allah yolunda cihad etmekten daha çok sevmememiz gerektiğini
söylediği halde, bizler Allah’ı ve Rasulü’nü severek Allah yolunda kıyam eden
kardeşlerimizi görmezden gelerek nasıl Resulullah’ı sevdiğimizi iddia
edebiliriz? Ümmet’in yiğitleri, sözlerinin erleri, cihad meydanlarında can
verip Cennet’e göçerken, çoluk çocuk, kadın yaşlı demeden kardeşlerimiz vahşi
uygulamalara maruz kalırken onlar için kıllarını bile kıpırdatmayan bizler,
şehirlerimizin süslü meydanlarında bizi birbirimize emanet eden Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i
özlediğimizi iddia ederek nasıl gözyaşı dökebiliriz? Nisa Suresi’nin 75.
ayetinin gereği olarak orduları harekete geçirmeyen yöneticilere baskı
yapamıyorsak, Rasullullah’ı örnek aldığımızı nasıl söyleyebiliriz? Müslüman bir
kadının başörtüsüne el uzatıldığı zaman Medine’yi titreten, Medine’yi Kaynuka Oğullarına
dar eden bir Elçinin Ümmet’i olan bizler, Suriye’de bacılarımızın ırzları
kirletildiği halde nasıl yerimizde sessizce durabiliyoruz? Onlara yardım etmezsek
dünyada ve en önemlisi ahiret hayatında Allah’tan hangi yüzle, hangi amelimizle
yardım bekleyebiliriz? Şimdi bu sorular silsilesinden sıyrılıp konumuzun
temelini teşkil eden ve tüm sorularımıza cevap niteliğinde olan olayların
yaşandığı Hicaz’a, asırlar öncesine gidelim…
Asr-ı Saadet’ten
örnekler;
Huzaa kabilesinden Amr
b. Salim, Rasulullah’ın huzurunda şiirli bir dille yaşadıklarını şöyle anlatıyordu:
-Kureyşliler sana verdiği sözü tutmadılar. Anlaşmaya aykırı hareket ettiler.
Bizim zayıf ve sayıca az topluluğumuzu Vetir Suyu başındaki çadırlarda rükûda
ve secdede öldürdüler. Şair sözünü bitirince Rasulullah ayağa kalktı ve şöyle
buyurdu: “Eğer kendime yardım ettiğim şeylerde Huzaa kabilesine yardım etmezsem
ben de yardım görmeyeyim.” Anlaşmanın gereği Rasulullah onları korumak
zorundaydı. Bugün bizler de aynı akideye inanan İslâm Ümmeti olarak
kardeşlerimizin acılarını dillendirmek zorunda değil miyiz?
Âişe annemizden şöyle
dediği rivayet edilmiştir: Rasulullah’a bir adam geldi ve: “Ya Rasulallah! Sen
bana nefsimden ve ailemden daha sevgilisin. Ben evde iken seni düşünür, seni
görmeden duramam. Sana gelir, sana bakarım. Senin ölümünü düşündüğüm zaman,
senin Rasullerle beraber yükseltileceğini bilirim. Ben Cennete girsem bile seni
göremem diye endişe ediyorum” dedi. Rasulullah, ona hiçbir cevap vermedi.
Nihayet Cebrail Aleyhi’s Selam Nisa
Suresinin 69. ayetini indirdi:
“Kim Allah’a ve Rasulü’ne itaat ederse işte onlar, Allah’ın
kendilerine lütuflarda bulunduğu Nebiler, sıddıklar (doğrular), şehitler ve
sâlih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!”
Gelen ayet-i kerime
itaati ölçü almakta olup Allah’ı ve Rasulü’nü sevenlerin, Onlara itaat edenler
olduğunu bizlere gösteriyor. Sevginin itaatle olan ilintisine yönelik bir başka
ayette ise Allah Subhanehû ve Teâlâ
şöyle buyurmaktadır;
“De ki: Eğer Allâh'ı seviyorsanız bana tâbi olun ki Allah
sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Allah Ğafûr'dur, Rahim'dir. De ki:
‘Allah'a ve Rasule itaat edin.’ Eğer yüz çevirirlerse şüphesiz Allah, kafirleri
sevmez.”
(Ali İmran 31-32)
Uhud Savaşı’nda Sümeyra RadiyAllahu Anhâ annemizin, kocası,
kardeşi ve babası şehit oldu. Onların ölüm haberi kendisine bildirildiği halde
o Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i
soruyordu ve O’nun yaşadığını görünce şunları söyledi: “Sen sağsın ya ey
Allah’ın Elçisi! Artık hiçbir musibet benim için önemli değil.”
Kime sorarsanız Rasulullah
SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i her
şeyden çok sevdiğini söyler. Ancak yukarıdaki paragraflarda da geçtiği üzere,
sevgi ispat ister; Allah’a ve Rasulü’ne olan sevginin ispatı ise mutlak
itaattir. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Allah’ın Nebisine uyuyorsak, O’nun
ahlâkı ile ahlâklanmaya çalışıyorsak, onun getirdiklerine -Allah’ın emir ve
yasaklarına- uyuyorsak, Allah’ın yönetim sistemi olan Hilâfet’i yeniden
yeryüzünde ikame etmeye çalışıyorsak; kısacası Allah’a ve Ahiret Günü’ne iman
edenler için kendisinde güzel örnekler olan Rasulullah’ı her haliyle örnek alıyorsak,
Rasullulah’ı gerçekten seviyoruz demektir. Bakın Allah’ın Nebisi kendi ağzıyla
söylüyor:
“Kim benim sünnetimi
ihya ederse beni sevmiş olur. Beni seven de Cennet’te benimle beraber olur.” (Tırmizi)
Uhud Savaşı’nı
hatırlayalım kardeşlerim, Talha bin Ubeydullah RadiyAllahu Anh’ın “Anam-babam sana feda olsun, ey Allah’ın Nebisi!
Sakın kalkma! Zira topluluğun oklarından bir ok sana isabet eder. İşte göğsüm,
göğsünün önündedir!” diyerek Rasulullah’a olan sevgisini bedenini siper ederek
göstermesini hatırlayalım.
Sa’d bin Muâz RadiyAllahu Anh değil miydi Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in
arkasından denize dalmaya hazır olan! Ki o Ensar’ın en sevgilisiydi… Sahabe’nin
Allah Nebisi’ne olan bu bağlılığı, aşağıdaki ayette çok net bir biçimde ifade
edilmiş:
“Nebi, mü’minlere kendi nefislerinden (canlarından) daha
evlâdır.”
(Ahzab 6)
İşte kardeşlerim, bu
örneklerden yola çıkarak Rasulullah’ı sevmek, O’nun SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve Sahabe’nin yaptığı gibi canından ve
malından vazgeçerek, Allah Subhanehû ve
Teâlâ’nın dinini yeryüzüne hâkim kılmak için çabalamaktan geçer. Bugün
Suriye halkı kıyamını bunun için gerçekleştirmektedir. Rasulullah’ı sevenler
Suriyelilerin kıyamını anlamak ve anlatmak zorundadır. Çünkü Suriyeli
Müslümanlar Rasulullah’a olan sevgilerini canlarını Sahabeler gibi ortaya koyarak
gösteriyorlar. Değişen sadece zaman; ama amaç aynı, İslâm yurdundan küfrü,
şirki ve cahiliye düzenine ait olan her şeyi silmek. Suriye halkının yanında
olduklarını, Esed’e karşı durduklarını söyleyen kardeşlerimi bir konuda uyarmak
istiyorum. Sizler, İran’a da Hizbullah’a da açık yüreklilikle karşı durmalısınız.
Çünkü onlar, açık bir şekilde Esed’in yanında olduklarını söylemekte ve
askerlerini Esed’in saltanatını korumak için Suriye’ye göndermektedir. Esed’e
buğz ederken onun yardımcılarına hayranlık duymak yaman çelişkidir. Yazının
başından beri Suriye üzerinde durduk; çünkü bu kıyam tüm mazlum Müslümanların
sesi ve kıyamıdır. Çeçenistan’dan Arakan’a, Filistin’den Afganistan’a, Irak’tan
Mali’ye kadar küffarın işgali altında olan tüm İslâm coğrafyasının uyanışıdır.
Küfür milletleri adeta tek vücud olmuş Müslümanları hem madden hem manen
sömürürken, küfrün yandaşı Müslüman yöneticiler bu zulmü iktidar koltuklarında
yayıla yayıla izlerken, sessizliğin patlayışıdır bu kıyam. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem demişti ya
hani, bizler bir vücudun azaları gibiyiz diye, birimizi hastalık tutsa
diğerlerimiz de acısını çekeriz… İşte dört bir yana dağılan parçalarımızı bir
araya toplamanın vakti geldi kardeşlerim.
Kutlu Doğum
programlarında, meydanlarda gözyaşı döken kardeşlerim! Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem sadece
arkasından ağlanacak bir insan değildir. O, her şeyden önce bir dava adamı;
kıtalara yayılan, milyonları ardından sürükleyen bir lider, Allah’ın Elçisi,
devlet yöneticisidir. Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem böylesine önemli pozisyonlara sahipken, O’nun
getirdiklerini sadece ibadetler olarak almak bir yanılgıdır. O’nun Sünneti’ne
uyup ardından gidenler, O’nun siyasi yönünü de örnek almalı ve ona göre amel
etmelidir. Allah’ın kutlu Elçisi’ni, hapsolduğu gül bahçelerinden çıkarıp
yeniden savaş meydanlarına indirmenin vakti gelip çatmış, hatta geçmiştir.
Rasulullah’ı gerçekten sevenler, O’nun getirdiklerini ayıklayıp beğendiklerini
alanlar değil; O’nu her yönüyle takip edenlerdir. Onlar ise yanı başımızda,
Suriye’de, bizi başsız ve savunmasız bir şekilde bırakan İslâm düşmanlarına
karşı kıyam etmektedir. Şu halde, onların bu mücadelesini sadece Esed’e karşı
olarak görmek ancak vicdansızlık olur. Allah Rasulü’nün, yani bizim en çok
sevdiğimiz kişinin davasını omuzlarında taşıyan bu yiğitlerin mücadelesi, tüm
İslâm âleminin, yıllardır küffarın saldırılarına maruz kalan, yerleri yurtları
yağmalanan, işkence gören mazlum Müslümanların kurtuluşudur. Allah’ın emrettiği
bir farz üzerine doğan ve büyüyen bu dava, yeryüzünü yeniden Allah’ın hükümleriyle
nurlandırmanın, İslâm Dini’ni yüceltmenin davasıdır. Hiçbir uzlaşmayı, teklifi
kabul etmeyen bu dava uğruna diri diri gömülen,
ırzını yitiren, bıçaklarla doğranan ama yine de İslâm sancağını ellerinden
indirmeyen Müslümanlar varken, kâfir Batı’nın kanunlarıyla yönetilmeyi kabul
eden, bu halde rahat bir yaşam sürmek uğruna İslâm’ı modernizmin ahlâksız yaşam
kültürüne kurban eden bizler, nasıl Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i sevdiğimizi
söyleyebiliriz? Allah’ın kutlu elçisi gibi Müslümanların içerisinde adalet ve
güven içerisinde yaşayacağı, kâfirlerin tek bir Müslüman’a dahi el uzatamayacağı
bir devletin inşası için, farzların tacı olan Hilâfet’in yeniden ikamesi için
canlarını veren insanlar varken, Rasulullah’ı sevdiğini söylemek samimiyetsizlik
olmaz mı? Vicdanınızın, nefsinize rağmen sesini yükselttiğini duyar gibiyim.
Evet, Rasulullah’ı sevmek, O’nun yaptığını yapanları, O’nun davasını
taşıyanları desteklemekle pratiğe dökülür ancak. Böylece yıllardır üzerimizde
olan kara bulutları dağıtabiliriz biiznillah. Zira biz kendimizi değiştirmeye
istekli olursak, bu yönde bir gayret gösterirsek Allah Subhanehû ve Teâlâ da bize nusretini gönderecek ve yeniden İslâm
sancağı göklerde dalganacaktır. Şüphesiz, O Celle
Celâlehû’nun va’di gerçektir…
Yazımı sonlandırmadan,
kardeşlerime son bir çağrıda bulunmak istiyorum: Ümmet-i Muhammed’in SallAllahu Aleyhi ve Sellem felâhına
inşaAllah gebe olan bu kıyama sırtımızı dönecek olursak, zalimlere dokunmakla
kalmayan, onları destekleyen ve zulme ses çıkarmayan herkesi kapsayacak olan
cehennem ateşi bize de bulaşacaktır. Sizleri kendim de dâhil olmak üzere bu
ateşten sakınmaya çağırıyorum!
“Bir de öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden sadece
zulmedenlere erişmekle kalmaz (umuma sirayet ve hepsini perişan eder). Biliniz
ki, Allah’ın azabı şiddetlidir.” (Enfal 25)


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış