ESARETTE 1000 (BİN) GÜN

Bekir Kurtuluş

Geçtiğimiz ayın yedisinde Özel Yetkili Mahkemelerin kaldırılması ve Anayasa Mahkemesinin “Hak ve hürriyet ihlali oluştuğu” görüşünü bildirmesinin ardından İlker Başbuğ tahliye edildi; bunu Ergenekon davasından yatan 50’den fazla kişinin tahliyesi izledi.

Tahliye Telaşı

Bu tahliye işlemi yangından mal kaçırır gibi uygulamaya konuldu ki; bir nöbetçi mahkemenin tahliye olamazlar dediği kişileri, başka bir nöbetçi mahkeme tahliye etti. Örneğin Danıştay saldırganı Alparslan Aslan “Başka cezası olduğu” gerekçesiyle diğerleriyle beraber tahliye edilmedi, sonradan salınıverdi, daha sonra da tekrar hakkında tutuklama kararı çıkarıldı. Hizb-ut Tahrir’i Ergenekon ile ilişkilendirme projesi olan Mehmet Ali Çelebi de tutuklulukta 5 yılını doldurmadığı halde “Hak ve hürriyet ihlali” gerekçesiyle salıverildi. Bu kararlar emsal gösterilerek suçüstü yakalandıkları halde 7 yıldır mahkemeleri sonuçlanmayan Zirve Yayınevi sanıkları bile salınmış ama Hizb-ut Tahrir gibi İslâmî davalardan yatan mahkûmların tahliyesi hiç gündeme bile gelmemiştir.

Anayasa Mahkemesi İlker Başbuğ’un başvurusunu 7 ay içinde neticelendirmişken, ben 10 ay önce başvurduğum halde henüz bir cevap alamadım ve hâlâ “içerideyim”. Bu ülkede kanunlar sözde eşitliğe riayet ederek uygulanıyor ama anlaşılan bazıları “daha eşit” sayılıyor ki “mahkûmun sosyal statüsü” göz önünde bulundurularak kararlar veriliyor.

Balyoz davasının da tüm delilleri 5 numaralı bir harddiske indirgenip bütün dava “bu disk üzerinde oynama yapılmış olabilir” denilerek düşürülmeye hazırlanıyor. Darbeciler, Ergenekoncular, 28 Şubatçılar, meydanları yakıp yıkan Vandal çapulcular, cinayet işleyenler ve teşvik edenler tahliye edilirken İslâmî idealler uğruna mücadele verenler “içeride” kalmaya devam ediyor.

Suç Aleti: Pasaport

Ya Hizb-ut Tahrir davaları… Hiç bir Hizb-ut Tahrir davasında ne bir silah delil sunulabilmiş ne de “kafes”, “sarı kız” gibi bir silahlı eylem planı ele geçirilmiştir. Şiddet içerikli bir söyleme dahi rastlanılmamıştır. Ele geçirilen tüm “suç aletleri” dergilerden, kitaplardan, bildirilerden ve İslâm Devleti’nin tarihte ulaştığı sınırları gösteren duvar haritalarından ibaret olmuştur. Bir de benim pasaportum…

Lübnan’da legal bir siyasi parti olan ve serbest bir şekilde faaliyet yürüten Hizb-ut Tahrir’in 2010 yılı Temmuzunda düzenlediği konferansa Türkiye’den 10’dan fazla gazeteci-yazar ile birlikte katılmam, İzmir’de Özel Yetkili bir mahkeme tarafından “suç unsuru” olarak gösterildi. Lübnan’da Hizb-ut Tahrir yasaklı olsaydı dünya çapında yüzlerce basın mensubunun iştirak ettiği bir konferansı Beyrut’un en merkezî yerinde Bristol Hotel’de resmî görevlilerin aldığı güvenlik önlemleri eşliğinde nasıl düzenleyebilirdi.

Tüm bunlar devletin veya paralel devletin ÖYM’lerinin delil bulamayınca “delil üretmek” için akıl-mantık dışı yollardır.

Seri İmalat Delil Üretimi

Söz konusu Hizb-ut Tahrir olunca devletin delil üretme yöntemlerine akıl sır erdirilemiyor. 2009 yılında camiden (gerçekten camiden) alınıp tutuklanan dergimizin Genel Koordinatörü Süleyman Uğurlu’nun evine silah ve fişekler yerleştirilmiş, Süleyman bey Genelkurmay’a ait oldukları ortaya çıkan bu silah ve mühimmatın seri numaralarının kime zimmetli olduğunun araştırılması için ne kadar ısrarcı olduysa da mahkeme bunu ihmal etmiş ve daha ileri gitmemiştir.  (Röportaj için bkn. Köklü Değişim Dergisi 92. Sayı)

Operasyon yapabilmek için suçlayacak unsur bulamayınca kitap ve dergileri yasakla, sonra “evinde ele geçirildi” diye “delil” göster. 2013 yılı başında tüm yasaklı kitapların yasaklama kararları kaldırılmış, sadece Abdullah Öcalan’a ait 3 kitap ile Hizb-ut Tahrir’e ve kurucusu Takiyyuddîn en-Nebhani’ye ait 10 civarında kitabın yasağı baki kalmıştı. İkinci bir kararla onların da yasağı kaldırılmış, böylece Türkiye’de yasak kitap kalmamıştı. Son günlerde duydum ki bazı kitaplarımız tekrar yasaklanmış. Bunlar nasıl kitaplardır ki Abdullah Öcalan’ın çatışmacı ideolojisinden daha tehlikeli olabiliyorlar? Hâlbuki Hizb-ut Tahrir’in kitaplarının içeriğinde 1400 yıldır İslâm âlimleri tarafından dile getirilen akaid, usûlü fıkıh, içtimai, iktisadi, idari fikir ve hükümlerden gayrı hiçbir şey yer almamaktadır. Bir de Hizb-ut Tahrir’in tamamen şer’î naslardan fıkhî bir usûl ve muayyen bir bakış açısıyla çıkardığı, İslâm Ümmeti’nin vahdetini sağlama metodu yer alır ki, tamamen fikrî ve siyasi esasa dayalı bir metottur. Şiddeti ve silahlı mücadeleyi kesinlikle tasvip etmez.

Hizb-ut Tahrir hakkında şiddet ve silaha dair bir delil bulamayınca teğmen Mehmet Ali Çelebi aracılığıyla Ergenekon ile ilişkilendirmeye alıştılar ama onu da başaramadılar. Sonra da Hizb-ut Tahrir dosyasını Ergenekon dosyasından ayırmak zorunda kaldılar. Mehmet Ali Çelebi’yi Hizb-ut Tahrir’li biriyle irtibatlı göstermek için emniyette yine delil üretme marifeti ile o zaman bekâr olan Teğmen’in cep telefonuna evli olan Hizb-ut Tahrir’li gencin numaraları yükleniyor, mahkeme heyetinin “kayınvalidem” “kayınbiraderim” gibi kayıtları sormasıyla hile açığa çıkıyor. Onlar hileli tuzak kuruyorlarsa Allah da onların tuzağını bozuyor ve âleme afişe oluyorlar, literatüre “sehven” kelimesini hediye ederek.

Ana Karnında Hapishaneye

Bu Köklü Değişim nasıl bir dergidir ki 4 sene içinde 10 sayısı yasaklanıyor ve birçok operasyonda evlerde bulunması “suçun delili” olarak gösteriliyor. Dergimiz ve yazarları üzerindeki o dereceye geldi ki 2010 yılında karnı burnunda bir bayan yazarımız eşiyle birlikte tutuklanıp hapse atıldı. Bunun neticesinde anne bakımına ve şefkatine muhtaç 3 yaşındaki evlatları ana babasız bırakılmış ve dedesine emanet edilmez zorunda bırakılmıştı. (bkn. Çiğdem Albasan hk. KD 67. Sayı)

Uydurulan/üretilen deliller ve kanaate dayalı suçlamalarla tutuklamalar gerçekleştiren olağanüstü yetkilerle donatılmış bir hukuk garabeti olan ÖYM’ler kaldırıldığına göre bizim mahkûmiyetimiz için artık hiçbir gerekçe kalmamıştır. Yeniden yargılanmamız veya doğrudan tahliye edilmemiz gerektiği ve bunun için başvurumu yaptığım halde henüz bir cevap alabilmiş değilim.

Kehanete Dayalı İçtihat

Bir de Hizb-ut Tahrir hakkında Yargıtay’ın bir içtihat garabeti var ki, hukuk devleti olma iddiasındaki en ilkel yönetimlerde bile böylesine rastlamak mümkün değildir. Emniyet Genel Müdürlüğü ve Yerel Mahkemelerin (DGM/ÖYM’ler dâhil) tamamının Hizb-ut Tahrir’in silahsız olduğu karar ve tespitlerine rağmen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı “Örgütün Hilâfet Devleti’nin ihdasından sonra, Hıristiyan devletlerini cihad yolu ile kurulan Hilâfet Devletine dâhil etmek amacıyla silahlı mücadelenin başlayacağı” gerekçesiyle Hizb-ut Tahrir’in “Silahlı Terör Örgütü” sayılması gerektiği içtihadına ulaşmış. Kanaatlere ve kehanetlere dayalı olarak ömründe silah görmemiş masum insanları sırf fikirlerinden ve İslâmî hedeflerinden dolayı “terörist” ilan etmek hangi hukuk normuna uyar? İkinci çocuğuna gebe olan bir yazar nasıl terörist olur!? 2001’de benimle beraber gözaltına alınıp 6 gün boyunca elektrik-su işkencesi yapılan 60 yaşındaki emekli bir imam nasıl terörist olur!? Bu nasıl bir adalettir ey akıl sahipleri!

Düşünceye/Fikre Ceza

Hizb-ut Tahrir’liler İstiklal Mahkemeleri’nin varisleri olan DGM’lerde yargılanırken daha sonraları DGM’lerin kaldırılmasıyla yerlerini alan ÖYM’ler tarafından yargılanmaya devam etti. Düşünceye ceza veren 163. Madde ayıbı kaldırıldıktan sonra yerine ikame edilen 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu sayesinde sistem Hizb-ut Tahrir’lileri ve İslâmî duyarlılığa sahip insanları içeri tıkma imkânını elinde tutmaya devam etti. Bu kanunun verdiği geniş yetkiler ve özel yetkilerle donatılmış mahkemeler kaldırıldığına göre daha ne beklenmektedir Hizb-ut Tahrir’e yapıştırılan terör yaftasını temizlemek için?

Şu anda mahkemelerde 486 kişi uyduruk delillerle hedefleri, niyetleri ve fikirlerinden dolayı Hizb-ut Tahrir davasından “Silahlı Terör Örgütüne Üye Olmak” suçlamasıyla yargılanıyor. Bunların toplam 1591 yıl cezası onaylanmış, devam eden davalara ise 994 yıl ceza istenmektedir. Bu ancak düşmana uygulanan “Düşman Ceza Hukuku”dur. Bizim istediğimiz şey ülkeyi düşmana teslim etmek değil, bilakis zihnimizi işgal etmiş olan düşman fikirlerinden temizlenip aslımız ve özümüz olan Hilâfet’e dönmektir. Bu fikirleri savunduğumuz için bize verilen cezalar aslında “İslâm Devleti” ve “Hilafet” fikrine verilmiş cezalardır.

Çözüm süreci adı altında yıllardır dağda-şehirde insanlarımızı öldürmüş bir örgüt siyasi arenaya davet edilip Newroz kutlamalarında liderlerinin mektubu “Ya müzakere ya savaş” afişleri altında okunurken; Kandil’den canlı yayınla dağ kadrosu komutanlarının kutlama mesajlarının yayınlanmasına müsamaha gösterirken, gazete ve dergilerinde özgürlük mücadelesi adı altında örgüt propagandası yapmalarına engel olunmazken, Köklü Değişim Dergisi’nin 10 sayısının yasaklanmasına ve yazarlarının tutuklanmasına ne demeli?

Köklü Değişim’e Sansür Yazarlarına Tutuklama

2008 ila 2012 yılları arasında yayınlanan 48 sayının 10 tanesi yasaklanmış ve benim bildiğim 10’dan fazla yazarımız da tutuklanıp çeşitli sürelerde hapis yatmıştır. Ama her türlü baskı ve yıldırma girişimine rağmen dergimiz fikirleri uğrunda cesaretle yayınını sürdürmeye devam etmektedir.


“O halde sabret! Muhakkak ki akıbet muttakilerindir” Hud 49)

Twitter’a erişim engeli konmasıyla Cumhurbaşkanı’ndan liberal medyasına, muhafazakârından solcusuna bir kesim örümcek ısırmış gibi yerinden fırlayıp “Bu çağda sansür olur mu?”, “Bu açıkça basın ve ifade özgürlüğünün kısıtlanmasıdır” diye feryat ederken; başka bir kesim ise “Haketti ve kapatıldı” yorumlarında bulundu. Peki dergimiz hakkı haykırmaktan başka bir şey mi yaptı da sansürü hak etti. Neden bu iftira ve baskılar kimse tarafından görülmüyor, neden kayıtsız kalınıyor?

Geçtiğimiz Aralık ayında İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından aralarında dergimiz yazarlarından İbrahim Er ve Serdar Yılmaz’ın da bulunduğu 7 kişinin her biri hakkında 7,5 yıl, Suat Çoban hakkında ise 15 yıl mahkûmiyet kararı verildi. Gerekçeler hep aynı; Nihat Kurtaran’ın Endonezya’da serbest/legal faaliyet yürüten Hizb-ut Tahrir’in dünya çapında organize ettiği “Âlimler Konferansı”na katılması, evde yasak yayın bulundurması vs.

Evrensel Hukuk Açısından Hizb-ut Tahrir

Evrensel bir hukuk kaidesi vardır: “Beraat-ı zimmet esastır” diye. Yani suçu ispat edilene kadar kişinin masumiyetine hükmedilir. Bir kişi veya daha vahim olanı bir kitle hakkında bir iddia ve suçlamada bulunuyorsanız bunu ispat etmekle mükellefsinizdir. Hele bu itham terör/tedhiş gibi büyük bir suçlama ise ve muhatabınız İslâmî bir gurup ise çok daha titiz davranmak zorundasınız. Hizb-ut Tahrir’in yaptığı hangi amele “Terör” denilebilir? Hizb-ut Tahrir’liler hangi faaliyetlerini terkederlerse terör kapsamından çıkarlar? Düşünmeyi mi? Yazmayı mı? Konuşmayı mı?

Yargıtay Onursal Başkanı ve Ceza Hukuku Uzmanı Prof. Sami Selçuk, hazırladığı bir bilimsel mütalaada şöyle söylemektedir; Hizb-ut Tahrir mevcut Türk Ceza Kanununa, Terörle Mücadele Kanununa ve Türkiye’nin kabul ettiği Evrensel İnsan Hakları Sözleşmesine göre terör örgütü kapsamına girmez. Eğer kaldırılmamış olsaydı 163. Maddeye göre düşünce suçlusu olarak kabul edilebilirdi, fakat o madde artık kaldırıldığına göre Hizb-ut Tahrir’in faaliyetlerinin cezayı gerektirecek fiiller kapsamında değerlendirilmesi mümkün değildir.” Mütalaanın başka bir bölümünde Türkiye Cumhuriyeti’nin referans aldığı İtalyan Ceza Yasası’nın Zanardelli raporundan şu alıntıyı yapıyor: “Ceza Hukuku bireylerin amaçlarıyla, erekleriyle, niyetleriyle, güdüleriyle (saikleriyle) ilgilenmez.”

Esarette 1000 Gün

Trajedize etmek niyetinde değilim, sadece hasbihal için söylüyorum. Ayda bir defa görebildiğim 6 ve 9 yaşlarında kızlarım, ziyaretten ayrılıp kalabalıkların arasında babalarına son bir defa el sallayamayınca yüzlerinin buruşması ve gözyaşlarını tutamamalarının bir baba ve anne üzerinde bıraktığı tesiri sadece bunu yaşayan ve gurbette kalanlar bilir. Elbette bu yaşadıklarımız bedenimizin diğer uzuvları olan Suriye, Orta Afrika ve Myanmar gibi yerlerde yaşananlarla kıyaslanamaz bile, ama gelin görün ki ateş düştüğü yeri yakıyor.

Takdiri İlahi ve devletin bana bir doğum günü hediyesi olarak bu Nisan ayında 38. yaş günümü idrak ederken cezaevinde 1000 günümü geride bırakmış olacağım. Bunun 500 günü Eskişehir Özel Tip Cezaevinde 2001-2003 arasında. 15 gününü Bursa’da 2004’te. 195 gününü İzmir F Tipinde 2011-2012 arasında. An itibariyle bu son 310 gününü Bursa H Tipi Kapalı Cezaevinde 2013’ten bu yana geçirdim ve müddetnameye göre hak ederek tahliye olacağım tarih; 29 Ocak 2019.

Cezaevlerinde bazı kardeşlerimize mahkûmiyet içerisinde sürgün yaşatıyorlar. Örneğin 4 yıldır yatan ve 15 yıla mahkûm edilen 4 çocuk babası Adıyamanlı bir kardeşimizi, diğer bir kardeşimizle beraber hiçbir disiplinsizlikleri olmamasına rağmen 1 sene önce memleketleri olan Adıyaman’dan Kırıkkale F Tipi Cezaevine sürmüşler. Son gönderdiği mektubunda; “1 yıldır ailemi sadece 1 defa görebildim.  O da 1 saat süreyle” diyor. Son telefon görüşmesinde 16 yaşındaki oğlunun “kurstan dönerken gökte bir bulut gördüm ve düşünceye daldım, acaba babam da böyle gökyüzünü görebiliyor mu? Diye… sonra ağladım” dediğini yazıyor.

Cezaevleri Tıklım Tıklım

“Dağdakiler inecek, cezaevleri boşalacak, nice masum yatanlar çıkacak” sözü verildiğinden bu yana 5 ay geçti ama çıkanlar sadece 28 Şubatçılar ve Ergenekoncular ile popüler cinayetleri işleyenler oldu. Güncel olmamakla beraber aldığım notlara göre şu anda 150 bin kapasiteye sahip olan cezaevlerinin 145 bini dolu. Bunların da yaklaşık 30 bini tutuklu gerisi hükümlü. “ içeriden” biri olarak söylüyorum 6 adet çift katlı ranza sıkıştırılmış 6 kişi kapasiteli koğuşlarda 2’si yerde olmak üzere 14’er kişi yatıyor. 8 kişi cemaatle namaza durduğumuzda dokuzuncuya yer kalmıyor. Eni boyu 9 adıma 5 adım olan bahçede 4 kişi ceza törpüsü/voltaya başlayınca beşinci kişiye yer kalmıyor. 6.5 m yüksekliğindeki duvarın üzerindeki dikenli telin izin verdiği kadar gökyüzü, güneşi ise sadece yazları görebiliyoruz.

Sürekli yeni cezaevleri inşa ediliyor, sevklerle onlar doldurulurken, boşalan yerler hemen yeni tutuklularla doluveriyor. İnsanlar ailelerinden uzak şehirlere gönderilip mağdur edilirken Laik-Demokratik beşerî düzen sürekli suç ve suçlu üretmeye devam ediyor. Bu durumun çözümü cezaevlerini boşaltmak değil, suç üreten düzeni değiştirip Allah’ın kanunlarını hâkim kılmaktır.

Mutluluğun Formülü

Tahminen değil bilerek söylüyorum cezaevlerindeki mahkûmların çoğunluğunu oluşturan gayri meşru âlemden gelen insanlar, kendilerini suça iten unsurların çevre ve ortam olduğunu açık gönüllülükle ifade ediyorlar.  Her gün gazetelerin 3. sayfa haberlerinde de tevatüren biliyoruz ki suçların birçoğunun işlenmesine uyuşturucu, içki, cinnet, çaresizlik, intikam, geçim sıkıntısı, miras, kan davası gibi unsurlar sebep oluyor.

İslâm Hukuku ceza yaptırımı uygulamadan önce suça götüren yolların önünü alır. Bunu iktisadi, ictimai, siyasi, tedrisi nizamları ile temin ve tesis eder. Aklı, canı, dini, malı, iffeti/namusu, insanın kerametini/şahsî saygınlığı, İslâmî Devletin selametini ve emniyeti/asayişi koruma altına alır. Böylece suç ortamlarının iticilerinin/saiklerinin oluşmasını ve yaygınlaşmasını engeller. Buna rağmen suç işleyenlere ise ahiret azabından temizlemek için şer’î cezayı tatbik eder. İşte bu kapsamlı/kuşatıcı ilahi nizam sayesinde yeryüzünün ve gökyüzünün tüm bereketi bütün yeryüzü ve gökyüzü sakinlerini mutluluğa eriştirir.

“….Sonra(yeniden) Nübüvvet minhacı üzere Raşidi Hilafet olacak, insanlar arasında Nebi’nin sünneti ile amel edecek, İslam yeryüzünde komşularıyla buluşacak(ağırlığını koyacak) hem gökyüzünün sakinleri hem de yeryüzünün sakinleri ondan Razı olacak, gökyüzü indirmedik bir damla (yağmur) bırakmayacak, yeryüzü bitirmedik hiçbir hayrını, bereketini ve bitkisini bırakmayacaktır.” (Taberani)

Rabbimiz o mutlu günlerde yaşamayı bizlere de nasip etsin, (amin).


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz