1996’da
Yunanistan ile Türkiye arasında Kardak Kayalıkları Krizi diye hatırlayacağınız
bir olay yaşanmıştı. Ege denizinde bulunan bu kayalıkların varlığı yokluğu Türk
bandıralı bir gemi bu kayalara oturuncaya kadar belli bile değildi. Ta ki bu
gemi kayalara oturunca Yunanistan ile Türkiye arasında “az kalsın savaş
çıkacak” dedirten siyasi bir kriz baş gösterdi. Bu kara parçasına Yunanistan
askerleri Yunan bayrağını dikince, dönemim Başbakanı Tansu Çiller “O bayrak
iner o asker gider” diyerek Türk askerinin savaşa hazır olduğunu söyledi. Bir
gece yarısı operasyonu ile Türk SAT ve SAS komandoları Yunan askerlerini aşıp,
adeta siz misiniz Doğu Kardak kayalıklarına bayrak diken, işte biz de dikeriz
dercesine Batı Kardak kayalıklarına Türk bayrağını dikmişlerdi.
Sonra
ne oldu diye hatırlayın. Dönemin ABD Başkanı Bill Clinton’ın telefonu ve NATO
Genel sekreteri Javier Solana’nın girişimiyle kriz önleniyor ve iş “tatlıya”
bağlanıyordu.
1990-2000
yılları arası dönem Türkiye’nin dış siyasetine ilişkin haberleri çok fazla
göremezdiniz. Varsa yoksa Kıbrıs sorunu üzerinden Yunanistan ile bazı sorunlar
yaşanırdı. O dönemin en etkin dış politik figürü dönemin KKTC Cumhurbaşkanı
Rauf Denktaş’tır. İşte Türk dış siyasetinin o dönemlerdeki en zirve
adımlarından biri Kardak kayalıklarına Türk bayrağının dikilmesidir. Tabii bir
de Suriye’nin bir ucundan girip diğer ucundan çıkarız diyen dönemin Kara
Kuvvetleri Komutanı’nın sözü var. Belki de Komutan, o dönem varlığından dahi
haberdar olmadığımız Süleyman Şah Türbesinin bir kapısından girip diğer
kapısından çıkarız demek istemiş de olabilir ne malum.
Tabii
bu dönemlerin üzerinden yıllar geçti. Bunlar Türkiye’nin 20 yıl önce
yürüttüğü/yürütmeye çalıştığı dış politikalardı.
“Şimdi
Türkiye büyüdü. Türkiye artık eski Türkiye değil.”
“Türkiye,
kendi ayakları üzerine duran ve dış siyasetini bizatihi kendisi belirleyen bir
ülke konumunda oldu.” Tabii bunu yaparken iç siyasetini unuttu ve devlet ikili
devlet sistemine döndü. Biri asıl devlet, diğeri paralel…
“2001
İkiz Kule saldırıları sonrası ABD’nin Afganistan işgaline ve sözde terörizmle
mücadelesine İSAF ile göğsünü kabarta kabarta destek oldu”
“2004
ABD’nin Irak işgaline hava üslerinin kullanılmasını açarak lojistik destek
verdi. Sonra Türkiye topraklarından askerî harekât için tezkere çıkarılmasını
sağladı”
“BOP
kapsamında özellikle Arap ülkelerine Ilımlı/Demokratik İslâm’ın taşınması için
sosyal, siyasal ve kültürel projeler oluşturdu ve Türkiye ile bu ülkeler
arasında köprüler kurdu.”
“Yahudi
varlığı İsrail’in tekelliğinde tek devletli çözüm karşısında ABD’nin iki
devletli çözüm planının en önemli arabulucu aktörü oldu.”
“ABD’nin
terörizmle mücadele işbirliği içinde olduğu Pakistan gibi açık Amerikan
beslemesi bir ülke ile terörizmle mücadele işbirliği yaptı.”
“Türkiye
tarihinde ilk defa Afrika’ya açıldı. Birçok Afrika ülkesinde elçilikler açarak,
buralardaki kentsel kalkınmaya TOKİ modelini önerdi ve açıkça bu işe talip
olduğunu açıkladı.”
“Vahşi
küresel Kapitalist ülkelerin topraklarını ve kaynaklarını sömürmek için aç ve
susuz bıraktığı siyah inci insanlarının ülkesi Somali’ye gitti ve çocukların
başını okşayarak “babalığını” gösterdi.”
“Libya’da
NATO kuvvetlerinin komuta merkezine üs oluşturarak işgal politikasına resmen
ortak oldu.”
“Arakan/Burma’da
önce Müslümanları katleden Budist yönetimi sarayında ziyaret etti. Sonra da
zavallı ve çaresiz Müslümanların duyguları ile oynayarak timsah gözyaşları
döktü. Döndüğünde Budist yönetimin milisleri Müslümanların ot ve ağaçtan
yapılmış çadırlarına benzin dökerek yakmaya devam etiğinden haberdar oldu mu
bilemiyoruz.”
Ve
daha neler neler…
Dedik
ya Türkiye eski Türkiye değil…
Gelelim
Suriye’ye...
Suriye’de
şimdilerde yaşanan son gelişmeler, 1996’da Yunanistan ile yaşanılan Kardak
Kayalıkları krizinden farklı değil. Bir fark var o da şu: Türkiye’nin
karşısında bu sefer bir devlet yok. IŞİD var. Böyle olunca da her zamanki gibi
ABD Başkanı veya NATO genel sekreterinin araya girerek durumu sükûnete
kavuşturmak için telefon edeceği muhataplık da yok.
Bakalım
ve görelim ne olacak? Büyük Türkiye’nin Suriye politikasında durum nereye
varacak?
IŞİD
Süleyman Şah Türbesine saldırı gerçekleştirecek mi?
Türkiye,
Suriye sınırları içindeki Süleyman Şah Türbesinin bulunduğu 10 dönümlük bu
araziyi koruyabilecek mi?
Kıymetli
okuyucular, asıl mesele IŞİD’in Süleyman Şah Türbesine saldırıp saldırmaması
meselesi değildir. Mesele Türkiye’nin bu türbeyi koruyup koruyamayacağı
meselesi de değildir.
Asıl
mesele 2011 Mart ayından başlayan, tarihte eşine az rastlanır bir mücadele ve
direniş örneği ile 3 yılı geride bırakılan Suriye Devrimi politikasında,
Türkiye’nin gerçekten sınıfta kaldığı ve Süleyman Şah Türbesi gibi sembolik bir
çatışma siyaseti üzerinden devrimi terörize etmeye ve karalamaya çalışmasıdır.
ABD’nin
Suriye politikasında 3 yılda o kadar çok değişiklik yapıldı ki, en son yaptığı
ve hatta üzerinde Rusya ile anlaşarak karar kıldığı şey, Suriye’de Baas rejimi
ile devam etmek ve hatta Esed ile devam etmek. Hal böyle olunca ve Mayıs
2014’te Suriye’de seçimlerin yapılması söz konusu olunca Suriye’deki direniş
grupları terörize edilerek Baas rejimi ve Esed’in meşruluğu ön plana
çıkarılması gerekecekti. İşte Türkiye’nin güney sınırında yaşanan bu son
dönemdeki hareketlilik bu planın bir parçası konumundadır.
Ayrıca
vurgu yapılması gereken bir başka şeyde IŞİD’in, ABD’nin Suriye Devrimi için
uygulamaya koyduğu bu planına bilerek ya da bilmeyerek açıkça fırsat verdiği ve
hizmet ettiği gerçeğidir.
Evet,
asıl mesele budur. Türkiye’nin “Büyük” Suriye Politikası küçülmüş ve 10
dönümlük toprak parçasının korunmasına hasredilmiştir. “Büyük” Suriye
Politikasında ise rollerde değişiklik olmuş, baş aktör ülke olarak İran
belirlenmiş ve Türkiye’ye sadece Suriye Devriminin IŞİD üzerinden terörize
edilmesi ve karalanması için figüran rolü verilmiştir.
Şimdi
isterseniz Süleyman Şah Türbesinin korunması meselesine gelene kadar Suriye
Devriminde Türkiye’nin 3 yılda yürüttüğü politikaya kısaca bir bakalım.
Baas Rejimine Reformları Uygulaması İçin Türkiye’nin Verdiği Lojistik Destek
Türkiye,
2011 Mart ayında Suriye’de ayaklanmalar başladığında o dönem çok iyi ilişkiler
içerisinde olduğu Esed rejimine Anayasal reformlar yoluyla bu değişimi
yönlendirebileceği tavsiyesinde bulunmuştu. Bunun için önce 28 Mart 2011
tarihinde MİT Müsteşarı Hakan Fidan daha sonra ise 9 Ağustos 2011 tarihinde de
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Suriye’ye ziyaretlerde bulundular. Ayrıca
Devlet Planlama Teşkilatı üzerinden Türkiye’nin Suriye’de rejime lojistik
destek sağladığı resmî makamlarca açıklandı. Yani aslında bugün Baas lideri
Esed hakkında cani, diktatör, katil diyen Başbakan, o gün bu diktatörün
rejiminin devamı için reform formüllerini kendisine sunmuştu.
Bu süreçte Türkiye’den yapılan tüm
açıklamalar; 8 ay boyunca Beşşar ile görüşüldüğüne, tüm katliamlarına rağmen
rejimin yapacağı bazı reformlar ile Esed’in kalabileceğine ve hâlâ bu durumu düzeltme
imkânlarının olduğuna yönelik açıklamalardı. Beşşar ise, “bugünden yarına bu
reformların hemen yapılamayacağını Türkiye’nin otuz yıldır yeni bir Anayasa
yapamadığını” medya üzerinden hatırlatıyordu. Çünkü öldürmek için daha çok
zamana ihtiyacı vardı ve açıkça zaman istiyordu. Böylece anlıyoruz ki, tüm
dünya Beşşar’a ayaklanmaları durdurması için öldürmesine müsaade etti. Türkiye’ye
bu süreçte biçilen arabuluculuk girişim rolü, Baas’a katliamları artırması ve
ayaklanmayı bastırması için zaman tanımaktan başka bir şey değildi.
Şimdi soruyorum Büyük ülke olmak ve büyük
politikalar yürütmek bu mu?
Baas
Rejimine Alternatif Siyasi Oluşum Hazırlamak
Baas
rejimi sözde reform kararlarını uygulamayıp şehirleri yok etmeye başlayınca
silahlı direniş de başlamış oldu. Bu direnişin Suriye içindeki sahiplerinin
Suriye dışındaki temsilini oluşturacak siyasi oluşuma ihtiyaç duyuldu. Olur ki
Baas rejiminin temelleri Tunus ve Mısır gibi sarsılırsa alternatif hazır olsun.
İşte bu sebeple ABD’nin teşviki ile Türkiye’nin öncülüğünde 2 Ekim 2011'de daha
önce sürgün edilmiş Suriye dışında yaşayan Doktor, İşadamı gibi Suriyeli
kişilerin üyeliğinden oluşan Suriye Ulusal Konseyi kuruldu. Konseyin
kurulmasındaki amaç, Suriye içerisinde direniş hattında bulunan halkın
temsilinin Konsey üzerinden sağlanması, kontrolün ele geçirilmesi ve devrimin
demokratik bir geçiş ile çalınmasıydı.
Amerika
planına göre bu Konsey, devrimi doğru yoldan çevirmek ve böylece Suriye'nin
Daru-l İslâm'ın merkezi olması ve Suriye'de Râşidî Hilâfet Devleti olan bir
İslâm Devleti kurulmasını engellemek için yeterliydi. Nitekim Konseyin ilk
başkanı ve en bariz yüzü olan Burhan Galyun kuruluş tarihi olan 2 Ekim 2011'de
şu açıklamada bulunuyor: ‘Konsey Suriye'de sivil (laik) bir devlet kurmak
için çalışıyor.' Ancak Müslümanların sivil ve laik devletten nefret
ettiğini görünce sözünü hafifleterek 5 Ekim 2011'de El-Cezire'ye yaptığı
açıklamada şöyle diyordu: “İslâmî bir hükümeti kabul ederim, ancak İslâmî
bir devleti asla kabul edemem. Ancak ben laik ve demokrat bir devlet
istiyorum.” Suriye’nin meşru temsilcisinin Konsey olduğunu Suriye Dostları
toplantılarında birçok kez haykıran Türkiye Burhan Galyun’un kim olduğunu ve
Burhan Galyun’un yukarıdaki açıklamalarından neyi kastettiğini çok iyi
biliyordu.
Türkiye’de
kurulan ve Ahmet Davutoğlu’nun stratejileri ile devrim siyaseti belirleyen
Konsey Suriye’de meşruiyet kazanamayınca ABD’den gelen Ulusal Konseyin yalnız
başına muhalefeti temsil etmeye elverişli olmadığı ve onun içerisine başka
kesimlerinde dâhil olması gerektiği şeklindeki açıklamanın akabinde ABD yeni
bir girişimde bulunarak Ulusal Koalisyonu kurduracaktı. Bu aşamaya kadar Suriye
politikası ile ilgili tüm beklentilerini Konseye yükleyen Türkiye artık
Koalisyon’un meşruiyeti için çaba sarf edecekti.
Türkiye’nin
kendine has belirlediği “Büyük” Suriye politikası bu mu şimdi?
ABD İle
Operasyonel Mekanizma İşbirliği
SUK
üzerinden Suriye sahasına etki edemeyen ABD, Ağustos 2012’de Suriye sahasındaki
direniş gruplarına direkt etki etmek ve komuta merkezlerini nüfuzu altına almak
için Türkiye ile birlikte "Operasyonel Mekanizma İşbirliğini"
oluşturmuştu. Çalışma stratejisi açısından dışa (ABD) bağımlı bir plan olması
hasebi ile Suriye sahasından deşifre edilen Operasyonel Mekanizma İşbirliği’nin
detay içeriğine bakıldığında Suriye ile ilgili masaya yatırılan olası harekât
planlarının şunlar olduğu görülmüştü.
Tampon
Bölgenin oluşturulması, İnsânî yardım kontrolünün sağlanması, PKK ve El-Kaide
tehdidine karşı işbirliği, kimyasal silah tehdidine karşı önlem ve direniş
komutanlarındaki intikamcı anlayışla mücadele…
Operasyonel
Mekanizmanın kuruluş amacı ve hedefi; Esed rejiminin ardından atılacak adımlar,
Suriye’de otorite boşluğundan yararlanarak Türkiye’nin ve bölgenin güvenliğini
tehdit edebilecek yapılanmaların önüne geçilmesi ve Suriye’den gelebilecek
olası bir kimyasal veya biyolojik tehdidin İslâmî direniş gruplarının eline
geçmesinin engellenmesi konusunda eldeki istihbarat bilgilerinin karşılaştırılarak
değerlendirilmesi olarak belirlenmişti. Dikkat edilirse o dönem İstanbul-Pentagon
trafiğinin çok yoğun olması, CIA başkanının MİT Müsteşarı ile yaptığı
toplantılar ve sınır bölgesindeki direniş grupları ile kontak kurma girişimi bu
planların reelliğini ortaya koyuyor. Belki Türkiye üzerinden Suriye’deki bu
gruplarla mücadele için Suriye topraklarına müdahale girişimi planı dahi konuşuldu.
Operasyonel
Mekanizma İşbirliği çerçevesinde oluşturulan hareket planlarına bakıldığında
sonuç olarak şu değerlendirmeyi yapabiliriz: Türkiye Suriye devrimini çalmak
için her gün bir başka plan ile kendisine gelen ve işveren ABD ile çalıştığı
için basiret konusunda tecrübe kazanmış olan Suriye sahasına etki edemedi ve bu
iş de elinde patlamış oldu.
Patriot Füze Rampaları Komedisi
Hatırlarsanız
Türkiye’nin güney sınırına patriot füze rampalarının yerleştirilmesi haberi ilk
kez Reuters haber ajansı tarafından servis edildiğinde NATO’nun güya
Türkiye’nin talebine ilişkin sınıra yerleştirilmesi için Türkiye’ye vereceği patriot
füze rampaları ile ilgili konu Başbakan Erdoğan’a sorulmuştu. “Sağır duymaz
uydurur cinsinden Reuters böyle bir haber yapıyor” diye cevap vermişti.
Ardından, "Füzeyi alma noktasındaki karar verici makam biziz. Benim böyle
bir şeyden haberim yok" dedi. Konuyla ilgili açıklama yapan Dışişleri
Bakanı Davutoğlu ise “NATO'nun her türlü riske karşı alınabilecek önlemleri
değerlendirdiğini” söyleyerek “bu tür risklere karşı bazen talep etmeden de
önlemlerin alınmasının normal olduğunu” söylemişti.
Kendi
ayakları üzerinde duran, kararlarını dışarıya bağımlı olmadan kendisi alan bir
Türkiye dış politikasının var olup olmadığı bu vahim olaydan daha net
anlaşılıyor. Gerek Türk jetinin Suriye tarafından düşürülmesi, gerek Suriye’nin
Akçakale ve Türkiye topraklarındaki diğer saldırıları gerekçe gösterilerek
Türkiye’nin Suriye sınırına yerleştirilen patriot füze rampalarının gerçek
amacının bu saldırılar olmadığı açıktır. Daha önce Malatya’da konuşlandırılan
füze kalkanı projesi gibi patriot füze rampalarının yerleştirilmesinin amacının
Ortadoğu’daki son siyasi gelişmelerden sonra ABD ve Avrupa’yı tehdit eden İslâmî
Devlet projesi gerçeğinin gizlenmesi ve bu füze rampalarının Suriye’den gelecek
bir tehdide karşı konuşlandırıldığının söylenmesi Türkiye’nin “Büyük” Suriye
Politikasının bir parçası olsa gerek.
Suriye’de
Esed rejiminin ömrü uzadıkça ve katliamlar arttıkça, sivil insanlar canlarını
kurtarmak için komşu ülkelere sığınmak zorunda kalmış, Türkiye de sınır komşusu
olması gereği Suriye halkına kapılarını açan bir ülke olmuştu. Türkiye’nin
Suriye Devrimi sürecinde iftihar edebileceği birkaç şey varsa, bunlardan biri
mültecilere kapılarını açması diğeri de Suriye’ye yardım kampanyalarına olanak
sunmasıdır.
Dolayısıyla
2011 Mart ayında başlayan ve 3. Sene-i devriyesini geride bıraktığımız devrim
sürecinde Türkiye’nin o koskoca “Büyük” Suriye politikası bugün Süleyman Şah
Türbesinin korunmasına indirgenmiş bir duruma sürüklenmiş oldu.
Bu
sürüklemeyi kim mi yaptı? Kendi elleri ile Suriye politikasında ABD’den bağımsız
tek bir adım atmayan ve atamayan Türkiye Hükümeti tabii ki…
Şimdi
Süleyman Şah Türbesi’nin üzerinden son dönemde Suriye ile ilgili gelişmelerin
nasıl değerlendirilmesi gerektiğini ifade ederek makalemizi bitirelim.
Süleyman
Şah Türbesi üzerinden Türkiye ile IŞİD arasında yürüyen bu gerginlik
uluslararası kamuoyunda ve medyada “Suriye ve bölge için İslâmî terörizm
tehlikesi” olarak algılatıldı. Yani bu ne demek oluyor? ABD, Rusya ve İran’ın
Suriye için belirlediği Esed’li çözüm, açık bir şekilde deklare edilmedi ise de
Türkiye ve diğer körfez ülkeleri tarafından kabul edildi.
Peki,
Esed’li çözüm ne anlam ifade ediyor? Suriye İslâm Devrimi için dökülmüş her bir
damla temiz kanın heder edilmemesi için çalışan direniş grupları ne olacak?
Suriye’de Esed’li çözüm olunca, bu direniş grupları Suriye topraklarını terk mi
edecekler? Hayır, tabii ki… Asıl bundan sonra küresel güçler bölge aktörlerini
kullanarak bu direniş grupları ve Suriyeli Müslümanlar ile fiili mücadeleye
başvuracaklar. Bu, 2014 Mayıs ayında seçimlerin yapılacağı Suriye’de Faruk Şara
ve hatta Esed’li çözüme Suriye halkını razı etme stratejisine binaen yapılan
bir fiili mücadele özelliği taşıyor. Mücadelenin ismini söylemeye gerek var mı?
Her zamanki isim: Terörizmle Mücadele İşbirliği… İşte o zaman Türkiye, Süleyman
Şah Türbesini korumayı, Suriye’de İslâmî gruplara savaş açmak veya böyle bir
savaşa iştirak etmek için makul bir gerekçe olarak kullanabilecek. Meselenin
aslı bu…
Peki,
bölgedeki aktör ülkeler hangileri: Irak, Ürdün, Lübnan, Türkiye ve “İsrail”…
Türkiye’nin
30 Mart yerel seçimlerinden sonra İsrail ile barış sağlayacağını açıklaması ne
anlama geliyor sanırım şimdi daha iyi anlaşılmıştır. Bölgede Suriyeli direniş
gruplarına karşı verilecek Terörizmle Mücadele İşbirliği söz konusu ise, İsrail
ve Türkiye’nin “küs” durması beklenemez herhalde. Türkiye bu barış
görüşmelerinin yapılması için Yahudi varlığı İsrail’e karşı açılmış Mavi
Marmara davalarının dahi geri çekilebileceğini açıkladı. Ne vahim bir durum
değil mi?
Ayrıca
Türkiye bu gelişmeleri bahane ederek Türkiye içinde el-Kaide ismi üzerinden
Müslümanlara gözaltı ve tutuklama operasyonlarına başlayabilir. Çünkü asıl
mesele IŞİD ile mücadele değil ki. Asıl mesele IŞİD’in bahane edilmesi ile
genel bir ava çıkmak. Bakalım Başbakan Erdoğan, Süleyman Şah Türbesi üzerinden
oluşturulan İslâmî terörizm tehlikesi baskısına direnip Türkiye’deki Müslümanların
masumiyetini koruyabilecek adımlar atacak mı?
Bakalım
Türkiye 2011 Mart ayında büyük bir kahramanlık örneği göstererek, diktatör Baas
rejimine başkaldıran kahraman Suriye halkının 3 yıllık emeğine asgari saygıyı
gösterecek mi?
Bakalım
Batı tarafından Suriye İslâm Devrimine kurulmuş bu uluslararası komployu
Başbakan deşifre edip küresel kumpası kırıp dik duracak mı?
İşler,
hiç de 2011 Mart’ta Dera’lı çocukların ve gençlerin başlattığı gibi gitmiyor.
Allah
Suriye Devrimini korusun. Amin…


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış