Savaş, insanoğlu
tarafından sevilen veya istenilen bir şey değildir. Buna rağmen insanlık tarihi
savaşlarla doludur. Bir çelişki gibi görünen bu durum nasıl izah edilebilir?
Sorunun cevabını, hayatın öznesi konumunda olan insan ve aralarındaki daimi
ilişkileri belirleyen ortak fikir, duygu ve nizamların olduğu insanların
oluşturduğu toplum gerçeğinde aramak gerekir.
Hür iradeye sahip
insanoğlunun önünde her zaman için birden fazla veya en azından iki seçenek
bulunmaktadır. İki insanın arasında müspet anlamda bir ilişkinin meydana
gelmesi için ilişkiye konu olan husus üzerinde hemfikir olmaları gerekmektedir.
Bir anlaşmazlık durumunda ilişkinin çatışmaya dönüşmemesi için ortak bir nizama
sahip olmaları gerekir ki anlaşmazlık giderilebilsin. Böylece haksız olanın
zulmetmesi engellenebilsin ve haklı olan da hakkına kavuşabilsin. Benzer
şekilde müspet ilişkiler veya anlaşmazlıklar, toplumlar ve devletlerarasında da
meydana gelmektedir.
İnsan, Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın, Kitabında
belirttiği gibi halifelik misyonunu yüklensin diye yaratıldı. Ancak kendisine
yüklenilen, yeryüzünün imarı ve ıslah görevini gerçekleştirmediği zaman doğal
olarak kan döken, bozgunculuk yapan ve nankörlük eden, aşağıların aşağısı
seviyesine inen bir mahlûkata dönüşür. Bunun akabinde, yaratılış gayesine
aykırı bir yol tutan insan veya gayri İslâmî anlayış ile oluşan devlet,
saldırganlaşır ve zulmeder. Savaşların arkasında yatan temel sebep, temiz
fıtratını yitirmiş fitne ve ifsat anlayışına sahip insanların oluşmasıdır.
Her ne kadar istenmese
de devletlerarasında vukuu bulan savaşların da bir hukuku vardır veya
olmalıdır. Bu hukuk kapsamında meydana gelen ölümler, savaş mefhumu kapsamında
normal karşılanabilir. Ancak, emperyalist devletler için bir savaş hukukundan
bahsetmek mümkün değildir. Kaldı ki aralarında bir denkliğin olmadığı, bir
tarafın devlet diğer tarafın bireyler olduğu mücadeleye savaş demek mümkün
müdür? Böylesi bir çatışmada hunharca katledilen insanların normal
karşılanması, görmezlikten gelinmesi hangi vicdana sığar? Yapılan zulümler
hangi insani norm kapsamında değerlendirilebilir? Bunun makul bir izahatı
olamaz.
İçinde yaşadığımız bu
zaman diliminde, İslâm coğrafyasında Müslümanlara yapılan zulümlerin haddi
hesabı olmamakla birlikte, eş zamanlı olarak birçok beldede yaşanan zulümlerin
-belki de tanıklık etmediğimiz için- tarihte bir benzerinin yaşanmadığını
düşünüyorum. Evet, Müslümanlar tarihte zaman zaman savaşlarda mağlup olmuş,
çeşitli istilalara maruz kalmışlardır. Özellikle Moğol ve Haçlı saldırılarının
sonucunda tarifi imkânsız katliamların meydana geldiğini biliyoruz. Buna rağmen
Müslümanlar tekrar İslâm sancağı etrafında toparlanabilmiş ve “Seçkin Ümmet”
olma misyonunu sürdürebilmişlerdir.
Son bir asırda yani
Müslümanların kendi devletlerinden, koruyucu kalkanları olan Hilâfet’ten yoksun
olarak geçirdikleri bu zaman diliminde, maruz kaldıkları katliamlar, tarihte
yapılanları aratmıyor. Hiçbir İslâm beldesi yoktur ki orada yaşayan Müslümanlar
ya bizzat emperyalist kâfirler ya da kâfirlerin piyonları olan yöneticiler
tarafından bin bir türlü zulümlere ve katliamlara uğramasınlar.
Şu anda İslâm
coğrafyasına baktığımızda, fiili olarak Afganistan, Irak,
Somali, ABD ve işbirlikçilerinin
işgali altındadır. Çeçenistan,
Rusya’nın işgali altındadır. Azerbaycan’ın
Dağlık Karabağ bölgesi Ermenilerin işgali altındadır. Doğu Türkistan, Çin’in işgali
altındadır. Keşmir,
Hindistan’ın işgali altındadır. Filistin,
Yahudilerin işgali altındadır. Sancak,
Bosna, Kosova ve Makedonya, Sırbistan’ın işgali altındadır. Patani, Tayland’ın işgali
altındadır. Mali Fransa işgali altındadır.
Bilfiil emperyalistlerin
işgali altında olmayıp ama siyaseten emperyalistlerin güdümünde olan
devletlerin ve bu devletlerdeki çetelerin zulüm ve katliamlarına maruz kalan
beldeler daha fazladır. Hatta zulüm boyutları farklı olmakla birlikte
istisnasız bütün İslâm beldelerinde Müslümanlar mevcut iktidarların zulmü
altında inlemektedir. Başta Suriye, Mısır, Libya, Pakistan, Bangladeş, Arakan
olmak üzere halkı Müslüman olan bütün Asya ve Afrika ülkeleri, Özbekistan,
Tataristan başta olmak üzere bütün orta Asya ülkeleri Müslümanlara vahşice
işkenceler çektirmektedirler. Bütün bu beldelerdeki yaşayan Müslümanlara
yapılan zulümleri yazıya almak kütüphaneler dolusu kitaplara sığmaz. Ancak
hatırlatma babında bulunmak için bazılarını belirtmeye çalışacağım.
Suriye: Zalim Baas ve Nusayri rejimi, Suriye halkını on yıllarca
adeta demir yumrukla yönetti. Dünyayı Müslümanlara âdeta zindana çevirdiler.
Ortadoğu’daki ayaklanmaların ardından kıyama kalkan Suriye halkına karşı oğul
Esed ve onlara yardım eden hain işbirlikçilerin tam üç yıldır yaptıkları
katliamlar, işledikleri cürümler arşı inletmektedir. Her gün onlarca masum
Müslüman kanı hunharca akıtılmaktadır.
Ölenlerin, kayıpların, sakat bırakılanların sayıları milyonlara
ulaşmıştır.
Afganistan: Önce İngilizlerin
ardından yıllarca Sovyet Rusya’nın işgaline maruz kaldı. İçindeki etnik
yapıların farklı olması işgalcilerin işini kolaylaştırdı. Yoksul ve gariban bir
şekilde hayatını sürdüren Afgan halkı, sömürgeci mantığın etkisiyle iyice
yoksullaştı. Sovyet Rusya’nın işgalinden sonra bu sefer ABD oraya saldırdı.
İşgalcilerin saldırıları ve oralardaki politikaları sonucu yüz binlerce insan
öldürüldü, binlerce insan tecavüze uğradı. Ülke sefalete terk edildi. Tüm
bu olanlardan sonra halen orada ABD askeri başta olmak üzere pek çok ülkenin
askerleri bulunuyor. Her gün insansız hava araçları masum Müslümanları
katletmeye devam ediyor.
Irak: Emperyalistlerin başlarına
diktiği diktatör Saddam’ın zulmü ile hayatlarını tüketen Müslümanlar, 2003’ten
itibaren ABD tarafından işgal edildi. ‘Demokrasi’ yani çatışma, bomba, kan,
ölüm, zulüm ve gözyaşı getiren ABD, kendisi resmen çekilse de geride bıraktığı İslâm
düşmanı piyonların gün aşırı akıttığı kan dinmek bilmedi. Kürt, Türkmen, Arap
ayrımına ilaveten Şii-Sünni ayrımını da körükleyen Batı, öldürülen 2 milyon
insanın damla damla kanlarının, bir damla petrolden daha ucuz olduğunu
ispatladı. Ana cadde ve yollar, pazar yerleri, kuyruklar… masum Müslümanların
kan ve can pazarına dönmeye devam ediyor.
Çeçenistan: Müslüman Kafkasya halkı
Şeyh Şamil’den bu yana Komünist Ruslara karşı mücadele etmekten vazgeçmedi.
Rusya dağıldıktan sonra diğer toplumlar gibi devletini ilan eden Çeçenistan çok
geçmeden Ruslar tarafında işgal edildi. Taş üstünde taş bırakmayan Rusların
atadıkları yöneticiler de Şeyh Şamil’in torunlarına gün yüzü göstermediler.
Çatışma, savaş, suikast ve her türlü normal yaşam şartlarından mahrum
bırakılmaya devam ediliyor.
Filistin: 1948
yılında terörist “İsrail varlığı” İslâm ümmetinin kalbinde bir
hançer gibi kuruldu. Akabinde başlatılan ve suni olarak Arapların mağlubiyeti
ile neticelenen Arap-İsrail Savaşları sonucunda İslâm toprağı olan Filistin’de
İsrail’in varlığı pekiştirildi. Böylece BM Filistin’deki toprakların bir
kısmını Yahudilere bir kısmını Filistinlilere bırakmış olsa da buna asla riayet
etmeyen Yahudiler, Müslümanları katletti, yerlerinden sürerek Filistin
topraklarını karış karış istila etti. Filistin’deki gariban halk, bir yandan
Siyonist politikaları olan işgalci İsrail ile çatışırken bir yandan da iç
çatışmalara maruz kaldı. El Fetih ile Hamas arasında yıllarca devam eden iç
çatışmada binlerce Filistinli hayatını kaybetti. 1967’deki Altı Gün Savaşı’nda
İsrail, Kudüs’ü Müslümanlardan aldı. Müslümanların sıkıştığı Batı Şeria ve
Gazze’yi de kontrol ederek abluka altında tutmaktadır.
Mısır: Önce İngilizlerin sömürgesine, sonra da ABD'nin egemenliği
altında kaldı. Firavunların zulmüne başkaldıran Mısırlı Müslümanların devrimlerini
emperyalistlerce çalındı. Güya demokratik bir sistem inşa edip Müslümanlara
hediye ettiler. Ancak kendi elleri ile yaptıkları putları yemeye alışkın olan
küfür, darbe ile Müslümanlara kan kusturan yeni firavunu Müslümanların başına atadılar.
Yaşanan bu süreçte katletmeler, tutuklamalar ve zulümler hız kemeden devam
ediyor.
Pakistan: 1947'de İngiltere sömürgesindeki Hindistan'dan,
yaşanan kanlı bir mücadele sonrası ayrılarak 14 Ağustos 1947'de kurulmuştur.
Daha sonra İngilizler tarafından tekrar ikiye bölündü ve doğu kısmı Bangladeş
olarak isimlendirildi. Nüfus bakımından dünyadaki en kalabalık ülkelerden biri
olan Pakistan, yıllarca İngilizlerin sömürüsü altında fakir bırakılmış,
ardından ABD'nin Afganistan'a müdahale etmesi ile beraber benzer katliamlar insansız
hava araçları ile gerçekleştirilmiştir. Yine yöneticileri emperyalistlerin
piyonları olup Müslümanlara olmadık eziyetler yapmaya devam etmektedir.
Doğu Türkistan: Çin’in işgali altında
bulunan Müslüman Uygur Türklerin maruz kaldıkları işkencelerin bir benzeri insanlık
tarihinde duyulmamıştır. Baskıcı Çin yönetimi, sokaklarda insanların cep
telefonlarını alıp, dini sohbet, tefsir, hatim gibi sesli doküman olup
olmadığını kontrol edip, açıktan ibadet etmeyi ve başörtülü olmayı yasaklamaktadır.
Sokak ortasında Müslümanları vahşice işkencelerle katletmeye devam etmektedir.
Arakan: Bangladeş-Burma (Yeni
adıyla Myanmar) sınırında kuzey-güney doğrultusunda uzanan ve 8. yüzyılda Arap
tüccarlar vasıtasıyla İslâm ile tanışan Arakan, 1784 yılında İngilizlerin Burma
işgaliyle birlikte, süregelen baskı, tehdit, göç ve zulüm ile tanıştı.
Budistlerin Müslüman Rohingyalılara yönelik yaptıkları zulüm, 2012’de yeri göğü
inletti. Bir Budist’in, bir Müslüman’ın evini yakmasıyla alev alıp bütün
Arakan’a yayılan olaylarda bugüne kadar on binlerce Müslüman vahşi hayvanların
yapamadıkları bir şekilde katledildi. Faşist cunta yönetiminin sürekli
kışkırttığı Budistler, Rohingyalı Müslümanların evlerini, camilerini ve
kendilerini yaktı. Myanmar’ın askerî cunta yönetimi Müslüman Rohingyalıların
evlenmelerini, seyahat etmelerini dahi yasaklıyor. Arakan’da askerî yönetimin
zulüm çetelesi uzun bir listeyi dolduruyor.
Somali: Yıllarca İtalya’nın
işgali altında inleyen Somali daha sonra İngiltere’nin işgaline uğradı.
Ancak 1960 yılında kuzey ve güneyi kapsayan bağımsız Somali Cumhuriyeti
kuruldu. Somali hiç rahat yüzü görmedi. Sürekli devam eden iç çatışmalar 1991
yılında Somali İç Savaşı’na neden oldu. Bir önceki yıl başlayıp, 2012
yılında da insanlığın vicdanını yaralayan en dramatik gelişmelerden biri Somali’de
yaşandı. Süregelen kıtlık ve çatışma felaketleri devam ederek binlerce insanın
hayatına mal oldu. Milyonlarca insan su ve yiyecek bulmak için yollara düştü.
Mali: Asırlık, acımasız
Fransız işgali altında tek bir çeşme bile yapılmayan ve açlık ile kuraklığın
kavurucu etkisi altında kıvranan Batı Afrika ülkesi Mali’de, eksik olan da
sağlandı. Çatışma, iç karışıklık ve ardı ardına gelen iki askerî darbe...
Açlık, kıtlık ve yokluğun kararttığı kara bahtlı insanlar, Senagal, Nijer ve
Burkina Faso’da mülteci kamplarında yaşamaya başladı. Önce BM Güvenlik Konseyi,
Mali'de yaşanan iç karışıklıkları gidermek ve istikrarı temin etmek bahanesiyle
ülkeye asker gönderme kararı aldı. Sonra ise Fransa'nın Mali’ye müdahale etmesi
ile Müslüman kanı akmaya devam etmektedir.
Bangladeş: Laik Şeyh Hasina
Hükümeti, başta Cemaat-i İslâmi Partisi üyeleri olmak üzere bütün Müslüman
gruplara karşı tiranları aratmayan bir zulüm ile muamele etmeye devam
etmektedir.
Sudan: Batılı ülkelerin uzun
yıllara dayanan çalışmaları sonucu ikiye bölünen Sudan, hem Güneyindeki
ayrılıkçı hükümetin, hem de kendisinden 1800 km uzaklıktaki İsrail’in
bombalamalarına maruz kalmaktadır. Ancak dünyadan tek bir ses bile çıkmıyor.
İngiliz Eski Başbakanı Tony Blair’in danışmanlığını yaptığı Hıristiyan Güney
Sudan Hükümeti, Kuzeye saldırmaya devam etti. En son saldırısında 2 bine yakın
Müslüman hayatını kaybetti.
Libya: Arap Baharı denilen
değişimlerinin en kanlı çatışma, isyan ve zulümlerine sahne olan Libya’da, Kaddafi’nin
devrilmesinin ardından bir merkezi yönetim oluşturuldu, ancak Kabilelerin çatışması
dinmek bilmedi. Fransa ve NATO saldırıları ile harabeye dönen ülkede çatışmalar
azalsa da kan durmuş değil.
Özbekistan’ın zalim diktatörü olan Kerimov yirmi yıldır,
Müslümanlara yaptığı zulüm ve katliamlarda Rusları aratmadı.
Geçen haftalarda Tataristan'da başlayan Müslüman avı
acılarımıza acı katmaya devam ediyor.
Bu günlerde Orta Afrika
devletinin Müslümanlara karşı sosyal medyaya yansıyan işkence ile katletme görüntülerine
insanın tahammül etmesi mümkün değil. Yetmiş binden fazla Müslüman hava
alanlarına sığınmış durumda.
Daha buraya alamadığım o
kadar çok yer var ki sadece iki cümle ile açıklamak bile sayfalar dolusu yazı
tutmaktadır. Keşmir, Patani, Bosna, Kosova, Türkiye, Tunus, Eritre, Cezayir,
Moritanya, Yemen, Filipinler ve bütün İslâm beldeleri emperyalist kâfir
devletlerin ve onların atadıkları cellâtların zulümleri altında
inlemektedir. Batı, çaldığı Müslümanların malları ile refah içinde bir
hayat sürdürürken, Müslümanlara reva gördükleri ise açlık, sefalet, ölüm ve
çatışma içinde sürdürülen hayattır.
İşgale, soykırıma,
tecavüze uğrayan, katledilen, esir edilen, malları talan edilen Müslümanlar olurken
ve bunları yapan kâfir Yahudi ve Hıristiyan batı devletleri iken, Müslümanlar
barbar ve terörist ilan edilmektedir. Demokrasi, özgürlükler ve insan hakları
adı altında Müslümanlara yaptıkları vahşi katliamları birçok Müslüman’ın
görmemesi ne kadar acı?
Taş ütünde taş bırakmayan, gövde üzerine baş bırakmayan, ekinleri ve
nesilleri ifsat eden bu insan dışı mahlûklar medeni, Müslümanlar terörist mi?
Nerede bir çatışma,
savaş, katliam, göç, açlık, sefalet ve çeşit çeşit zulüm varsa orası Müslüman
coğrafyası. Akan kan Müslüman ve masumların kanı, yanan can, Müslüman canı.
Kara toprağın bağrına düşen çocuk, genç ve her yaştan Müslüman’ın bedeni
olmaktadır.
Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın tüm Müslümanlar
için kurtuluş olacak, akan kanı durduracak Hilâfet için bir nusret göndermesine
ne kadar da muhtacız. Sen nusretini esirgeme ya Rabbi! Amin…


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış