KIBRIS GELİŞMELERİNE BİR BAKIŞ

Abdulkadir Çimen

Kıbrıs’ta Türk Ve Rum kesimi arasındaki müzakere süreci, uzun bir aradan sonra 11 Şubat 2014’te Lefkoşa’da, BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Temsilcisi Lisa Buttenheim nezaretinde yeniden başladı. GKRK Başkanı Nikos Anastasiadis ve KKTC Başkanı Derviş Eroğlu arasındaki görüşme sonrası "En kısa sürede bir çözüme ulaşma ve hemen ardından iki bağımsız referandum yapma” hedeflerini paylaşan bir “ortak metin” yayınlandı. Yıllardır devam eden müzakereler sürecinde Annan Planından sonra atılan en ciddi adım olarak görülen bu yeni başlangıç, süreci tıkayan başlıklardan arındırılmış bir şekilde kamuoyuna yansıtıldı.  Kıbrıs sorununun birincil derecede muhataplığını üslenen MB, AB, İngiltere ve Amerika ise yayınlanan bu bildiriye ortak ağızdan memnuniyetlerini bildirerek destek verdiler.

Meselenin bu gün masaya getirilmesinde adada yaşayan iki farklı toplumun iradesinin dışında Amerika’nın ise itici bir güç olarak kararlı bir irade koyduğu da görülmektedir. Annan Planı hezimetinden sonra Amerika’nın dış politikasında bir türlü çözüm üretmekte zorlandığı, Filistin sorunundan sonra ikinci sırada gelen Kıbrıs sorunu, artık “Devletî itibar” meselesi haline gelmesinin yanı sıra değişen ve gelişen ihtiyaçlara çözüm üretilmesi noktasında da ayrı bir önem arz etmektedir.

Nitekim Amerika’nın Kıbrıs’a ilgi duyması sadece onun küresel liderliği elinde bulundurmasından yahut Kıbrıs halklarının menfaatlerini gözetmesinden değil, bilakis taşımış olduğu kapitalist ideolojinin bekasını devam ettirmesi ile alakalıdır. Şöyle ki Kıbrıs adası bu gün, gerek Jeopolitik ve Jeostratejik açıdan gerekse de bölgesel siyasi gücün kontrolünün devam etmesi noktasında önem arz etse de, bunlar ile beraber küresel gücü elinde bulunduran her devlet için, irade ortaya koymasını gerektiren önemli bir üstür. Nihayetinde Fatih Sultan Muhammed’in, Yavuz Sultan Selim’in hatta Osmanlı Hilafet Devletinin gücünün son demlerini yaşamasına rağmen dünya liderliğini elinden bırakmak istemeyen Abdulhamid Han’ın bile İslâm’ın fikrî liderliğini dünyaya taşıması ilkesi ile beraber Kıbrıs’a özel bir ilgi duymaları da yine bu üssün ne denli önemli olduğunun göstergesidir. Bu yönü ile değişen her yeni dünya dengesinde Kıbrıs önemli bir payda teşkil etmiş ve dünya liderliğini elinde bulunduran her güç, bölgesel hâkimiyeti için adaya değişik üsluplar ile egemen olmanın mücadelesini vermiştir.

Bugün ise; 2. Dünya savaşından sonra dünya liderliğini elinde bulunduran Amerika, Kıbrıs için uzun ve kısa vadeli planlar belirleyip, bölgedeki hâkimiyetini güçlendirmek için çeşitli hamleler gerçekleştirmek istemektedir. Uzun vadeli planı; tamamen Kıbrıs’ın kendi kontrolüne geçişini sağlayacak siyasi bir yapı oluşturarak, Doğu Akdeniz ve dolayısıyla Ortadoğu’daki sömürgelerinin kontrolünü sağlayabilsin. Kısa vadeli plan ise; dünyanın değişen ihtiyaçları arasında enerji politikaları önemli bir yer tutmaktadır. Amerika’nın ise dünyanın çeşitli bölgelerinde yeni oluşan enerji kaynaklarını kontrol ederek küresel gücünü bu şekilde muhafaza etmek istediği bilinmektedir. Nitekim Kıbrıs’ta bulunan petrol ve doğalgaz ise Amerika’nın gözünden kaçmamış, hatta kendi petrol şirketleri vasıtası ile bu enerjinin dünya piyasalarına pazarlanması ve gerekli hatların oluşturulası için elinden geleni yapmıştır.

Ancak Amerika uzun vadeli palanını, Suriye’de yaşanan olayların da etkisi ile konjonktür uygun olmamasından dolayı uzun zamandır askıya aldığı bilinmektedir.  Bilindiği gibi aynı zamanda garantör ülkelerden biri olan İngiltere, Dikelya ve Ağratur’da nükleer silahların da bulunduğu oldukça büyük iki üsse sahiptir. Uzun vadeli planda ise; Amerika bu üslerden tamamen kurtulmak istemektedir. Böylece İngiltere’nin adadaki uzun hâkimiyetini bitirmeyi planlamaktadır. Ancak Rusya’nın da bugün, Akdeniz’deki çıkarları için Kıbrıs’ı hedef seçmesi ve Rumlardan Limassol Limanı ve Andreas Papandreu Hava Üssü’nü kullanma izni istemesi, Amerika ve özellikle İngiltere’yi telaşlandırmış ve kendi aralarındaki çekişmeyi kısa sureli de olsa sonlandırıp ittifak yapma ihtiyacını ortaya çıkarmıştır.

Bu gelişmeler ışığında bugün yeniden hızlanan Kıbrıs müzakerelerini değerlendirdiğimizde Amerika’nın uzun vadeli planına kısa bir müddet ara verip, daha elverişli olan kısa vadeli planını devreye soktuğunu söyleyebiliriz. Ancak bu kısa vadeli palanın da uzun vadeli plandan ayrı ya da uzak olmadığı veya tamamen birbirlerinden farklı olmadığı da bilinmelidir. İngiltere’nin ada üzerinde kurduğu siyasi çözümsüzlüğü kırmanın yolu da aslında bu plandan geçmektedir. Bilindiği üzere Amerika Kıbrıs ile ilgilenmeye başladığı günden bu yana İngiltere, Kıbrıs hâkimiyetini muhafaza edebilmek için ada içerisindeki iki farklı toplumun birbirinden farklı düşünce ve fikirlerini istismar ederek kendisine tâbi olacak iki ayrı devlet oluşturdu. Kendisini de garantör devlet olarak atfederek bu iki yapının tüm siyasi ilişkilerini kendisinden bağımsız bir şekilde yönlendirilmesinin önüne geçti.

Amerika ise; on yıllardır süren müzakereler sürecinin başarıyla sonuçlanmasının nedeninin bu siyasi bağımlılık noktasında olduğunu bilmektedir. Bu yüzden iki farklı toplumun da siyasi bağımlılığını azaltacak yeni önlemlere ihtiyacı olduğunu hissetmektedir ki bu noktada da kısa vadeli plan olan Kıbrıs’ı kendisine bağımlı hale getirecek petrol ve doğalgaz meselesini gündeme getirmiştir. Bilindiği gibi AB içerisinde bulunduğu ekonomik kriz nedeni ile özellikle Rum kesiminde yaşanan ekonomik krizin atlatılması yönünde yeterince yardımcı olamamıştır. Bu ise Rum kesiminin Rusya ve Çin ile olan ilişkilerinin artmasına sebebiyet vermiştir.

İşte hem İngiltere hem de Amerika, Kıbrıs’ın içerisine sürüklendiği ekonomik krizi aşabilmesi, Kıbrıs’ın kaynaklarının tamamının bütüncül ve etkin bir şekilde kullanılabilmesi ve Türkiye’den gelecek muhtemel yatırımların da ada ekonomisine katkı sağlayabilmesinin önünü açabilmek için, belirsizliği ve dolayısıyla ekonomik krizi çağrıştıran siyasal statü probleminin çözülebilmesi yönünde adım atmak istemiştir. Nitekim böylece Rumların, Rusya ve Çin gibi alternatiflere yönelmesi gereği de ortadan kalkmış olacaktır. Bu bağlamda Amerika petrol çalışmalarının sona ulaştığı ve dünya pazarlarına arza hazır olduğunu bilmesinden dolayı zaten geciken müzakereleri tekrar hızlı bir şekilde başlatmıştır. Neticede Kıbrıs’ta yaşayan iki toplumun da bu projeye dahlini hızlandırabilmek için Yunanistan ve Türkiye’ye ihtiyaç duymaktadır. Bu yüzden de çapraz ilişki formülünü masaya getirerek bu minvalde Kıbrıslı Türk Müzakereci Kudret Özersay ve Kıbrıslı Rum Müzakereci Andreas Mavroyannis’in, Atina ve Ankara arasında görüşmeler yaparak meseleye doğrudan müdahil olmalarının önünü açmıştır.

 Türkiye’nin meseleye dahil edilmesinin bir başka nedeni ise; Doğu Akdeniz’de keşfedilen petrol ve doğalgazı en kısa ve maliyetsiz bir şekilde Avrupa’ya aktarmanın yolunun Türkiye’den geçiyor olmasıdır. Doğu Akdeniz’de Kıbrıslı Rumlar, Yunanistan ve İsrail arasında gelişen enerji tabanlı işbirliği, Türkiye ve KKTC’nin çıkarlarını tehdit eden bir görünüme sahip olsa da, yaklaşık 3 yıldan bu yana yapılan değerlendirmeler, petrol ve doğalgazın Avrupa’ya ulaştırılması anlamında en kârlı güzergâhın Türkiye olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Bu nedenle Amerika, İsrail ve Türkiye arasında yaşanan gerilimlerin biran önce bitirilmesinin önemli olduğuna inanmaktadır. Ayrıca bu ittifak Kıbrıs sorununda kendisini tamamen birincil aktör olmasına neden olmakla beraber, adada bulunan İngiliz üslerinin ve dolayısı ile İngiliz hâkimiyetin bitirilmesi yönündeki uzun vadeli palanına da büyük bir kapı aralamaktadır.

İngiltere ise, yakın tarihte ada üzerindeki üslerinin bekasına yönelik herhangi bir tehdit algılamadığından ve daha da önemlisi bugün Amerika’nın da Suriye bağlamında bu üslere ihtiyaç duyduğunu bilmesinden dolayı yaşanan bu hareketliği uzaktan takip etmekle yetinmektedir. Onun izlemiş olduğu sinsi politikanın iz düşümü ise, müzakerelerin bu minvalden uzaklaşıp adadaki üsleri ya da hâkimiyeti üzerinde bir tehdit algılandığında ortaya çıkacaktır.  Nitekim İngiltere Kıbrıs üzerinde oluşturmuş olduğu siyasi bağımlılığını uluslararası ilişkileri Amerika’dan daha iyi kullanmasına borçludur. İngiltere Kıbrıs sorununun çözümsüzlüğü yönünde meseleyi Annan Planından sonra GKRK’nin AB’ye katılımını sağlayarak önemli bir adım atmıştır. Artık Kıbrıs meselesi sadece Rumların ya da Türklerin değil, artık Avrupa’nın bir iç meselesi haline gelmiştir. Bu hali ile Amerika Birleşik Kıbrıs’ı oluşturmak yönünde daha çok enerji sarf etmek durumundadır.

Bir başka konu da, Kıbrıs adasında bulunan bu iki farklı toplumun bir araya getirilememesine neden olan tarihte yaşanan birçok olayın bizzat İngiltere tarafından planlanmış olmasıdır. Nitekim iki taraf yıllardır müzakere masasında birçok başlıkta anlaşamadıklarını bahane ederek çözümsüzlüğü bir çözüm olarak benimsemek zorunda kalmışlardır. Nitekim İngiltere’nin değişik üsluplar ile statükosunu nasıl devam ettirdiğini Nisan 2012’deki makalemizde ele almıştık.  Bugün ise yukarıda bahsetmiş olduğumuz meselelerden ötürü olup biteni sadece dışardan izlemekle yetinmektedir.

Bu yüzden bugün olumlu bir şekilde dünya kamuoyuna yansıtılarak Kıbrıs meselesinin yeni bir boyut kazandığı algısı oluşturmanın çok da gerçekçi olmadığını görmekteyiz. Temelde dünden farksız bir şekilde gelişen olaylar bugün ise, Amerika’nın sadece ada üzerindeki kısa vadeli planını devreye sokmaya çalışmasından dolayıdır. Ancak Amerika için her şey yolunda gitse bile bu, ne Kıbrıs halkının kalkınmasına ve Kıbrıs sorununun köklü bir çözüme kavuşmasına ne de Amerika’nın uzun vadeli planının gerçekleşmesine neden olmayacaktır.

 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz