31 Mart’ta yapılması
planlanan yerel seçimler öncesi siyasi sataşmalar ve manevralar hız kazanmaktadır.
Türlü ayak oyunları, yalanlar, iftiralar…
Bu ahlâksız oy savaşının
galibi kim olur onu bilemeyiz. Allah şahittir ki biz bunların hepsinden beriyiz.
Bununla birlikte her
seçim döneminde oy kullanmayla alakalı tartışmalar ayyuka çıkar. Kimi taraf oy
kullanmanın gerekliliğini nefsani delillerle anlatmaya çalışırken; kimi taraf
da vakıaya mutabık olmayan ilimden yoksun delillerle oy kullanmanın şirk
olduğunu iddia edip oy kullananlara kâfir yaftası yapıştırmaktan geri durmaz.
Seçimler konusu
hakikaten üzerine ehemmiyetle durulması gereken önemli bir konudur. Bu nedenle
vakıasının ve hükmünün hiçbir soru işaret olmaksızın açıklığa kavuşturulması
kaçınılmazdır. Makalemizde “Demokrasiye Eleştiri” adlı kitabımızda seçimler
hakkında yazdıklarımıza ilaveten yerel seçimlerin vakıasını ve şer’î hükmünü de
açıklamayı uygun gördük.
Kuşkusuz İslâm’ı
kendisine din olarak seçen insanların bağlanması gereken kurallar mevcuttur.
Bunların ilki düşünce yapısını İslâmîleştirmektir. Düşünce yapısının İslâmîleşmesi
kişinin davranışlarını tayin eden muayyen bir düşünce yapısına sahip olmasıdır.
Bu muayyen düşünce yapısını şu şekilde özetlemek mümkündür: Karşılaşılan olay
ve husus hakkındaki hükmü vermeden ve ona karşı tavrı belirlemeden önce;
1- Vakıanın hakikati iyice
anlaşılmalı. Ne gibi bir durumla karşı karşıya olduğunu bilmeli.
2- İçinde bulunduğu
vakıaya uygun olan şer’î nasları araştırmalı.
3- Şer’î nasları tek tek
ele almaktan ziyade, Kur’an ve Sünnet bütünlüğü içinde anlamalı.
4- Şer’î naslardan
çıkartılmış şer’î hükme, neticesini dikkate almaksızın teslim olmalı ve gerekli
tavrı ortaya koymalı.
Bu esâsi bilgiler ışığında demokratik seçimler meselesini
ele alalım. Oy kullanmak her ne kadar tek bir amel olarak görülse de içerisinde
birden fazla şer’î hükmü barındırmaktadır. Bu nedenle kısaca bu meseleleri ele
alarak konuyu izah etmeye çalışacağız inşallah.
Partiler Ve Onlara Üye Olmak
İslâmî Parti; İslâm Akidesine dayanan, İslâmî fikirleri, hükümleri ve çözümleri benimseyen ve izlediği metot
Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in metodu olan partidir. Bunun
için, fikir ve metot bakımından yalnızca İslâm esasları üzerine
kitleleşmeleri Müslümanlara farzdır. Kapitalist,
Sosyalist, Komünist, milliyetçi, vatancı, mezhepçi veya masonluk esaslarına göre kitleleşmeleri de Müslümanlara haram olur. Onun için, Sosyalist,
Komünist, Kapitalist, milliyetçi, vatancı, mezhepçi veya masonik parti
kurmaları ve bunlara katılmaları yahut bunlara
geçerlilik tanımaları Müslümanlara haramdır. Çünkü
bunlar küfür partileridir ve küfre
davet ederler. Zira Allah şöyle buyuruyor:
“Her kim İslâm’dan başka bir din
arzularsa (ararsa), bu ondan asla kabul edilmez. Ahiret’te de o şahıs hüsrana uğrayanlardan
olur.” [Âli İmran 85]
Vekil seçimleri herkesin
bildiği gibi yasama ve yürütme hususlarında kararların alındığı meclise üye
seçimidir. Demokrasilerde halkın tamamı yönetime katılamaz. Kendilerine vekil
seçerek meclise gönderirler. Vekiller, mecliste yasama işini bizzat yürütürlerken
“yürütme” işini yerine getirmesi için
müesses hükümete halkın kendilerine verdiği yetkiye müstenit olarak “güvenoyu” verirler. Bu iki işe birinci
derecede dâhil olup yetkili olanlar seçilmiş olan vekillerdir.
Peki, “Teşrî (Yasama)” ne demektir? Teşrî; halkın hayatlarını tanzim edeceği
kanunlar çıkartmaktır. Bir başka deyişle; bireylerin diğer bireylerle, bireylerin eşyalarla, bireylerin devletle
olan ilişkilerini düzenleyen sosyal, iktisâdî ve siyasî işlerinde uyacakları
kaideleri, hükümleri, ölçüleri belirleme işine teşrî denir.
Yürütme ise; halkın vekillerinin verdiği güvenoyuyla
oluşturulan hükümetin daha önce alınmış teşrî kararlarını ve alınacak olan teşrî
kararlarını icra etmektir.
İşte Meclis Seçimleri bu iki işi yapacak olan
meclise üye seçimidir. Seçilenler hâkimiyeti yani teşrî yetkisini alırlar.
Kanun tekliflerini görüşürler “kabul”
veya “ret” oyu verirler. Allah’ın
hüküm koyuculuğunu bir kenara iterler ve hükümlerine aykırı hükümleri kabul
ederek tatbik edilmesini sağlarlar ki bu, ‘Hüküm
ancak Allah’a aittir’ hakikatine muhaliftir.
Demokratik Meclis
Seçimlerine Aday Olmak
Apaçıktır ki; mevcut
meclis yani Demokratik meclis İslâmî olmayan nizam ve kanunlar çıkartmaktadır.
Bu sonuca ulaşmak için derin araştırma yapmaya gerek yoktur. Onların
çıkarttıkları kanunlar İslâm’a taban tabana zıttır. Bu vaziyet ise İslâm’ın
kesinlikle haram kıldığı bir ameldir.
-İslâm bu ameli yapanlara
şiddetli bir karşılık vermiş ve Allah Subhanehû bu vaziyeti “Rab edinme” olarak vasfetmiştir. Allah
Subhanehû şöyle buyurmuştur:
“Hahamlarını ve Rahiplerini Allah’ın dışında birer Rab
edindiler ve Meryem’in oğlu Mesih’i de (İsa’yı da)…” [Tevbe
31]
Nitekim İbn-i Kesir tefsirinde
şöyle diyor:
“İmam-ı Ahmed, Tirmizi ve İbn-i Cerir değişik kanallara
dayanarak bize bu belgeyi naklediyorlar: Adiyy b. Hatem, Rasulullah Aleyhi’s
Salatu ve’s Selam’ın davetini alınca, çağrısını işitince Şam’a kaçtı. Bu zat
cahiliye döneminde Nasranî (Hıristiyan) olmuştu. Bir ara kız kardeşi
kabilesinden birkaç kişi ile birlikte Müslümanlara esir düşmüş, fakat
Rasulullah Aleyhi’s Salatu ve’s Selam kadını bağışlayarak, serbest bırakmıştı.
Kadın, kardeşinin yanına dönünce onu Müslüman olmaya ve Rasulullah Aleyhi’s Salatu
ve’s Selam’a gidip kendisi ile görüşmeye teşvik etmişti. Bunun üzerine Medine’ye
geldi. -Bu zat o sırada Tay Kabilesi’nin Şefi idi, babası da cömertliği ile ün
salmış bir kişi olan Hatem Tai idi.- Rasulullah Aleyhi’s Salatu ve’s Selam’ın
huzuruna vardığında boynunda gümüş bir haç vardı. O sırada Rasulullah Aleyhi’s
Salatu ve’s Selam ‘Onlar Allah’ın dışında
hahamlarını ve rahiplerini ilah edindiler’ cümlesi
ile başlayan ayeti okuyordu. Ayet bitince bizzat kendi ifadesine göre
Rasulullah Aleyhi’s Salatu ve’s Selam’a ‘Onlar, hahamlarına ve rahiplerine
tapmıyorlar, kulluk etmiyorlar’ dedi. Onun bu sözlerine Rasulullah Aleyhi’s
Salatu ve’s Selam şu karşılığı verdi:
“Evet, ama onlar (din adamları) onlara
helal şeyleri yasakladılar ve haram şeyleri serbest ettiler. Onlar da (din
adamlarının bu) hükümlerine uydular. Bu tutum, onların, (din adamlarına) kulluk etmeleri manasına gelir.”[i]
Rivayetten de
anlaşılacağı üzere Allah Azze ve Celle’nin
hükümlerinin dışında hükümler icat eden, haramları helal kılıp helalleri haram
kılanlara itibar etmek, onlara uymak, onlara zorlama olmaksızın itaat etmek, o
mercileri “Rab edinmek”tir. Rabbimiz
böyle bir davranışı açık bir şekilde yasaklamıştır.
-Yine İslâm bu ameli “Tağuta mahkeme olmak” olarak kabul etti.
Allahu Teâlâ şöyle buyurdu;
“Sana indirilene ve senden önce indirilene (kitaplara) inandıklarını iddia
edenleri gördün mü? Bunlar tağuta muhakeme olunmak istiyorlar. Hâlbuki onu (tağutu) inkâr etmeleri emredilmişti.
Nitekim şeytan, bu insanları derin bir dalalete düşürmek istiyor.” [Nisa 60]
Ebû Salih, İbn Abbas’tan
rivayet etmiştir:
“İbn Abbas dedi ki: “Bişr diye anılan münafıklardan bir
şahıs ile Yahudi birisi arasında bir anlaşmazlık vardı. Yahudi, “Haydi gel
seninle Muhammed’e gidelim.” dediği halde, münafık olan, “Hayır, Kâ’b b.
el-Eşref’e gidelim.” dedi. -İşte Allah Azze ve Celle’nin “tağut” yani, “tuğyan
eden şahıs” adını verdiği kişi budur- Ancak Yahudi, Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’den başkasının hükmüne başvurmayı kabul etmedi. Münafık
vaziyeti görünce, onunla beraber Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in
yanına vardı. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Yahudi’nin lehine hüküm
verdi. Rasulullah Aleyhi’s Salatu ve’s Selam’ın yanından çıktıkları vakit
münafık, “Ben bu hükme razı değilim.” dedi. “Haydi, seninle Ebû Bekir’e
gidelim.” Ebû Bekir de Yahudi lehine hüküm verdi. Yine münafık buna razı
gelmedi. -Bunu da ez-Zeccâc zikretmiştir.- Bu sefer dedi ki: “Haydi seninle
Ömer’e gidelim.” Bunun üzerine Ömer’e gittiler. Yahudi dedi ki: “Biz önce
Rasulullah (SallAllahu Aleyhi ve Sellem)’e gittik, sonra Ebû Bekir’e gittik,
fakat bu bir türlü razı olmadı.” Ömer, münafık olana, “Bu vaziyet dediği gibi
midir?” diye sordu. Münafık, “Evet!” deyince, Ömer, “Ben yanınıza çıkıp
gelinceye kadar burada durunuz.” dedi. İçeri girdi, kılıcını alıp çıktıktan
sonra ölünceye kadar kılıcıyla münafığa vurmaya devam etti ve dedi ki: “İşte
ben, Allah Azze ve Celle’nin ve Rasulü’nün hükmüne razı olmayan şahısların
aleyhine bu şekilde hüküm veririm.” Yahudi ise kaçıp gitti ve bu ayet-i kerime
nazil oldu. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de Ömer’e,
“Sen, el-Fârûk’sun!” dedi. Cebrail de Rasulullah Aleyhi’s Salatu ve’s Selam’a şöyle dedi:
“Şüphe yok ki Ömer hak
ile batılın arasını fark etti (birbirinden ayırdı).”[ii]
Allah Azze ve Celle’nin indirdikleri hükümler
haricinde başka hükümler aramak, onlara başvurmak, onlara davet etmek, onlarla
amel etmek Şer’îat tarafından yasaklanmış ve bu yöne meyleden her kişi,
teşkilat, müessese “tağut” olarak
vasfedilip onu inkâr etmemiz istenmiştir.
Aynı zamanda bu iş (yani
Meclis Seçimi), Müminlerin seçtikleri yolun dışında bir yol seçmek ve izlemek
demektir. Allahu Teâlâ şöyle
buyurdu:
“Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra kim Rasul’e
karşı çıkar ve Müminlerin yolundan başka bir yola giderse onu o yönde bırakırız
ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir.” [Nisa 115]
Şehit Seyyid Kutup bu
ayetin tefsirinde şöyle demektedir:
“‘Meşakke’ ‘şakke’ kelimesi lügatte, “birinin başkasının
tuttuğu tarafın zıddını tutması” manasına gelir. Buna göre, Rasulullah Aleyhi’s
Salatu ve’s Selam’a zıt düşen, O’nun tuttuğu, saff, taraf ve yana karşıt bir
yan, taraf ve saff edinmiş demektir. Bunun manası, tüm hayatı için onun hayat
metodundan başka bir hayat metodu edinmesi ve O’nun yolundan başka bir yol
seçmesidir. Oysa Rasulullah Aleyhi’s Salatu ve’s Selam; Allah Azze ve Celle
katından Din ve kulluk belirtilerini kapsadığı kadar, insan hayatının tüm
yönlerine yönelik bir Şer’îat ve hakikî nizamı da kapsayan eksiksiz bir hayat
metodu getirmiştir. Din ve kulluk belirtileri ile Şer’îat ve hayat nizamı, bu
metodun gövdesini oluştururlar. Öyle ki, gövdesi bölünüp bir tarafı alınır
diğer tarafı bırakılırsa, bu ilahî hayat metodunun ruhu yok olur. Rasulullah
Aleyhi’s Salatu ve’s Selam’a zıt düşenler; bütünüyle O’nun getirdiği metodu
inkâr edenler ya da bir tarafını alıp diğer tarafını bırakmak suretiyle bir
kısmına inanan diğer kısmını reddeden herkestir.
Allah Azze ve Celle’nin insanlara yönelik rahmeti;
kendilerine bir Rasul göndermeden, onlara doğru yolu açıklamadan, insanlara
azap etmemeyi ve onları en kötü dönüş yeri olan cehenneme atmamayı gerektirmiştir.
Şüphesiz bu, şu zayıf yaratığa yönelik, Allah Azze ve Celle’nin geniş ve engin
rahmetidir. Doğru yolu iyice tanıdıktan, yeni nizamın Allah Azze ve Celle
katından geldiğini öğrendikten sonra, bu hususta Rasulullah Aleyhi’s Salatu
ve’s Selam’a zıt düşüp, ona uymazsa, itaat etmezse ve kendisine bildirilen
ilahî nizamdan hoşnut olmazsa o zaman Allah Azze ve Celle, kendisine sapıklık
nasip eder; koyulduğu tarafa doğru gitmek üzere bırakır ve onu yöneldiği
Kâfirlere, müşriklere katar. Böylece ayette anlatılan azabı hakkeder.”
-Aynı zamanda bu amel,
Müslümanların üzerinde bulundukları emre de aykırıdır. Bu nedenle bu amel hemen
reddedilir. Muslim, Aişe RadiyAllahu Anha
yoluyla Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve
Sellem’in şöyle dediğini rivayet etti;
“Kim bizim
üzerinde bulunduğumuz emre (yani İslâm’a) aykırı bir amel işlerse o (amel) reddedilir.”[iii]
Çünkü bu amel, küfür
nizamlarını ve küfür kanunlarını tatbik eden yöneticilere “güvenoyu” vermek, Allah Azze
ve Celle’nin hüküm koyuculuğunu göz ardı etmek demektir. Bunun manası ise, “Allah’ın indirdikleri ile hükmedilmemesine
rıza göstermek günah işlemek için yardımlaşmak, zalimlerin yaptıkları zulme
destek olmak” demektir. Hâlbuki bütün bu işler Müminlere haram kılındı.
Buraya kadar
anlattıklarımız Demokratik Laik meclis seçimlerine aday olmanın kesinlikle
haram olduğunu vazıh bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu adaylığın istisnaî bir
durumu da vardır ki; eğer bu adaylık, Allah Azze
ve Celle’nin indirdikleriyle hükmedilmesini geri getirmeye davet etmek veya
küfür hükümleri ile hükmedilmesiyle mücadele etmek veyahut da şer’î hükümlere
göre yöneticileri hesaba çekmek için meclisi bir kürsü olarak kullanmak
üzere olursa, Şer’îat’ça caizdir. Keza iyiliği
emretmek ve kötülükten men etmek Şer’îat’ın farz kıldığı amellerdendir.
Bu istisnaî durum genel
olarak her İslâmî beldede geçerli olmasına rağmen Türkiye gibi bazı beldelerde
seçimlere aday olmanın şartları vardır ki bu şartları kabul etmek caiz
değildir. Mesela mevcut tağutî anayasayı benimsemek, bu tağutî nizamı kuran
kişinin metodunu devam ettirmek üzere yemin etmek seçimlere aday olmanın ve
vekil olmanın şartıdır. Bunun manası, bu yemin şartı sebebiyle seçimlerde aday
olmanın hiçbir şekilde caiz olmadığıdır. Bu yemine binaen aday olmak haramdır.
Bundan dolayı Müslümanlar için bu adayları seçmek de haramdır.
Hülasa; Bu adaylık üye
olup da meclisin teşrii/yasama işlerine katılmak, yöneticilere güvenoyu vermek
ve buna benzer işler yapmak üzere olursa haramdır. Çünkü böyle bir iş harama
götüren vesiledir. Bu adaylık küfür kanunlarını çıkarılışına katılmak ve
zalimlere güvenoyu vermek için kullanılan bir vesiledir. Bu haliyle Allah Azze ve Celle’ye alenen şirk koşmaktır.
Eğer bu iş benimseyerek yapılıyor ise bu işi yapan kimse Kâfir olur.
Benimsemeden yapıyor ise günahkâr, fasık ve zalim olur. Bu husus hakkındaki şer’î
kaide açıktır:
“Harama götüren vesile
de haram olur.”
Şer’î kaideler de bilindiği üzere bir şer’î hükümdür. Dolayısıyla Meclis
Seçimlerine aday olmak yukarıdaki kayıt (istisnaî vaziyet) haricinde haramdır.
Böylece Demokratik laik
siyasi partilere üye olmak, Demokratik laik siyasi partilerden vekilliğe aday
olmak veya bağımsız olarak aday olmanın hükmü açıklığa kavuşmuştur. Geriye
kalan ise bu adaylara oy verilip verilmeme meselesidir.
Demokratik Meclise Aday Olanlara Oy Vermek
Sıkça karşılaştığımız
üzere seçimler konusunda ifrat ve tefrit hâd safhadadır. Kimileri İslâm’ın
esasî kaidelerini hiçe sayarak seçimlerde oy vermenin caiz, hatta zorunluluk
olduğunu söylerken; kimileri de iman ile amel arasındaki ince çizgiyi
göremeyerek elindeki keskin kılıçla oy verenlerin tümünü tekfir etmektedir.
Böylece ortam bulanıklaşmakta, doğru ile yanlış ayırt edilememektedir.
Müslümanlar arasında
çıkan bu karışıklığın nedeni, seçim konusu ile kanun çıkartma konusunu
birbirine karıştırmaktan dolayı oluşmuştur. Oysa bu iki mesele birbirinden
farklı iki değişik meseledir. Seçim, şer’î hükümler dairesinde bir fiildir,
akideler dairesinde değildir. Bunun için seçim (farz/vacip, mendup,
mubah/helal, mekruh veya haram gibi) bir şer’î hüküm alır.
Nitekim seçim hem
İslâm’da hem de küfür nizamlarında mevcuttur. Yani salibi (haçı) kutsamak,
istavroz çıkartmak gibi, sadece küfür dinlerine has bir amel değildir. Bunun
için de küfür amellerinden bir amel olarak gösterilemez.
Kanun çıkartma konusu
ile kanun çıkartan kişinin durumu akide konusunda tartışılır. Seçimin helal
veya haram (günah) olması ise vekâlet ile ilgili şer’î hükümler konusunda
tartışılır. Ayrıca seçimin küfür fikirleri üzerine kurulu olduğunu söylemek de
dikkatsiz bir tespittir. Çünkü seçimin kendisi vekâlettir, vekâlet de şer’î
hükmü olan bir fiildir.
Vekâlet; bir kimsenin bizzat kendisinin de yapabileceği
muamelattan olan bir işi yapması için bir başkasını yetkili kılması karşılığında kullanılan
bir tabirdir. Mesela bir kimsenin bizzat kendisinin satabileceği bir malı
satması için bir başkasını yetkili kılması bir vekâlettir. Ayrıca davalının
hakkını koruması için avukat tutması vekâlettir.
Vekâlet İslâmiyet’in
caiz gördüğü bir akittir. Bu akdin meşruiyeti kitap, sünnet ve icma ile
sabittir ve ulema arasında bu meselede her hangi bir ihtilaf söz konusu
değildir. Bu nedenle burada vekâletin caiz olduğunun delillerini ortaya
koymamıza lüzum yoktur.
İslâm Hukukunun meşru
gördüğü diğer ahitlerde olduğu gibi vekâletin rüknü de icap ve kabuldür. İcap
ve kabul müvekkilin, "Seni şu malı
satman için vekil tayin ettim", vekilin de "kabul ettim" demesi gibi sarahaten olabileceği gibi,
birisi tarafından açıkça söylenerek sarahaten, diğerinin de susması ile delâlet
yoluyla da olabilir.
Vekâlet, bir kimsenin
bizzat kendisinin yapabileceği her türlü muamelede caizdir. Yani kişi kendi
yapabileceği meşru bir muamelede bir başkasını vekil tayin edebilir. Buna göre,
alım satım, havale, rehin, daman, kefalet, şirket, vedia, mudarebe, müzaraa,
müsakat, icara, ceâle, karz, sulh, vasiyet, hibe, vakıf, sadaka, fesh, ibra,
nikâh, talak gibi konularda vekâlet caizdir. Hakları istemede ve mahkemede
savunmada vekâlet caizdir. Ancak vekâlete konu olan tasarrufun, bizzat vekil
tarafından yapılması meşru bir tasarruf olmalıdır. Buna göre, bir Müslüman’ın
içki, domuz gibi İslâm nazarında mülk edinilmesi haram olan bir şeyi satın
alması veya satması için vekil kılması caiz olmaz.
Bu münasebetle seçim,
yöneticileri İslâm esasına göre muhasebe etmek için Ümmetten bir vekâlet ise
bunun için aday olmak caizdir, bu adayları seçmek de caizdir. Eğer haram
ameller yapmak için Ümmetten bir vekâlet ise, aday olmak haramdır ve bu
adayları seçmek haramdır. Demokratik Meclis seçimlerinin vakıasında açık bir
haram söz konusu olduğuna göre bu işi yapacak kişileri vekil olarak tayin etmek
için oy kullanmak da haramdır.
Bununla birlikte
Müslümanların bu adayları seçmek için seçime katılmaları harama götüren bir
vesiledir. Aynı zamanda bu, günah olan bir işi yapmak için yapılan
yardımlaşmadır. Hâlbuki harama götüren
vesile haramdır ve günah olan bir işi yapmak için yapılan yardımlaşma da
İslâm tarafından haram kılınmıştır. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur;
“İyilik ve takva (Allah Azze ve Celle’nin yasaklarından sakınıp
emirlerine uyma) hususunda yardımlaşın, günah
ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah’tan korkun (Onun Şer’îatı’na bağlanın). Çünkü Allah’ın cezası
çetindir.” [Maide 2]
Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle
buyurdu:
“İster zalim olsun,
ister mazlum, (Mümin) kardeşine yardım et.” Denildi ki; “Ya
Rasulullah, mazlum ise ona yardım ederim, fakat zalim ise nasıl yardım
edebilirim ki?” O (Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem), şöyle buyurdu: “Onu zulüm yapmaktan alı koyarsın. İşte bu
ona yardımdır.”[iv]
Günümüzde ve yaşadığımız
coğrafyada demokratik seçimlerde bir partiye oy verenlerin birkaç dayanağı
vardır. Onların birçoğu derler ki:
-Şu partiye oy vermez
isek şu parti iktidara gelecek ve Müslümanlara zulmedecek. Bu nedenle oy kullanmamız
gerekmektedir.
-Şu partiye oy
verilmelidir. Zira bu parti İslâm Şer’îatını tedricen tatbik edecektir.
-Âlimlerimiz demokrasinin
İslâm ile çelişmediğini söylüyor biz de onlara güveniyoruz. Bu nedenle oy
kullanıyoruz.
Görüldüğü üzere cehaleti
ilim kabul edenler haricinde kimse seçimlerde oy kullanmayı “demokrasiyi
benimsediği” için bir gereklilik olarak görmemektedir. Yani burada demokrasiyi
benimseme söz konusu değildir. Aksine bu kişilere demokrasi ile İslâm’ı net bir
şekilde tarif ettiğiniz zaman kuşkusuz demokrasinin küfür olduğunu kabul
edecektir. Hal böyle olunca bu insanlara sırf yukarıda zikrettiğimiz
kaygılardan yahut cehaletten ötürü seçimlerde oy kullanması sebebiyle “kâfir”
yaftası vurmak ilmî hiçbir dayanağı olmadığı gibi ahlâken de insafsızlıktır. Ancak
bu seçimlerde oy kullananların günah işlemediği anlamına gelmez. Nitekim biz
açık bir şekilde seçimlerde oy kullananların haram işlediklerini yani günahkâr
olduklarını ve cehenneme doğru bir adım attıklarını söylemekteyiz ama mesnetsiz
ve vakıaya mutabık düşmeyen delillerle onları kâfir de ilan etmiyoruz.
Hülasa;
Mevcut Demokrasi nizamında
iki tür adaylıkla karşı karşıyayız. Birincisi laik bir partinin adayı olanlar,
ikincisi ise bağımsız adaylar. Laik, Kapitalist partilerden birisinin aday
gösterdiği kişiye veya o partinin bizzat kendisine oy vermek haramdır. Bağımsız
olarak katılan adaylar, Allah Azze ve Celle’nin
indirdikleriyle hükmedilmesini geri getirmeye davet etmek veya küfür hükümleri
ile hükmedilmesiyle mücadele etmek veya yöneticileri hesaba çekmek için
adaylıklarını koyarlarsa bu minval üzere hareket edeceğine dair söz verirler
ise ve de seçimlere katılmaya şer’î bir engel yok ise (mevcut tağutî anayasayı benimsemek, bu tağutî nizamı kuran kişinin
metodunu devam ettirmek üzere yemin etmek gibi) bu adaylara oy vermek
caizdir.
Belediye Seçimleri:
Zikrettiğimiz gibi bir
vakıa hakkında hüküm verilebilmesi için vakıanın doğru analiz edilmesi kaçınılmazdır.
Zira yanlış analiz yanlış hüküm demektir. Belediye seçimleri hakkında doğru
hükme ulaşabilmek, ancak yönetim ile idare arasındaki farkın bilinmesiyle
gerçekleşecektir.
Yönetim, hakkında şer’î
nass’ın sadır olduğu her şeydir. İdare ise hakkında şer’î nass’ın sadır olmadığı
mubah dairesinde kalan her şeydir. Biraz
daha açacak olursak; yönetim işleri şunlardır: içtimai nizam hakkında kanunlar
belirlemek, had ve cezalar hakkında hükümler belirlemek, iktisadi nizam
hakkında hükümler belirlemek vb. İdari işler ise; park ve bahçeler, trafik
düzenlemeleri, kimlik ve pasaport
düzenlemeleri vb. hususlardır.
Belediye tanımı ise şu
şekildedir: Belde sakinlerinin mahallî müşterek nitelikteki ihtiyaçlarını karşılamak
üzere kurulan ve karar organı seçmenler tarafından seçilerek oluşturulan, idarî
ve malî özerkliğe sahip kamusal tüzel kişilik.
Belediyenin görev ve
sorumlulukları mevcut kanunlarda şu şekilde geçmektedir:
İmar, su ve
kanalizasyon, ulaşım gibi kentsel alt yapı; coğrafî ve kent bilgi sistemleri;
çevre ve çevre sağlığı, temizlik ve katı atık; zabıta, itfaiye, acil yardım,
kurtarma ve ambulans; şehir içi trafik; defin ve mezarlıklar; ağaçlandırma,
park ve yeşil alanlar; konut; kültür ve sanat, turizm ve tanıtım, gençlik ve
spor; sosyal hizmet ve yardım, nikâh, meslek ve beceri kazandırma; ekonomi ve
ticaretin geliştirilmesi hizmetlerini yapar veya yaptırır.
Toptancı ve perakendeci
hâlleri, otobüs terminali, fuar alanı, mezbaha, ilgili mevzuata göre yat limanı
ve iskele kurmak, kurdurmak, işletmek, işlettirmek veya bu yerlerin gerçek ve tüzel
kişilerce açılmasına izin vermek. Vergi, resim ve harçlar dışında kalan dava
konusu uyuşmazlıkların anlaşmayla tasfiyesine karar vermek. Gayrisıhhî
müesseseler ile umuma açık istirahat ve eğlence yerlerini ruhsatlandırmak ve
denetlemek vb.
Belediye ve onun görev
ve sorumluluklarını inceledikten sonra belediye işlerinin idari işlerden olduğu
kolayca anlaşılmaktadır.
Meclis seçimleri yönetim
işlerindendir zira haklarında şer’î naslar varid olmuştur. Belediye seçimleri
ise hakkında şer’î nas varid olmadığı için idare işlerindendir. İdare işleri
mubah dairesine girdiğinden dolayı mubah bir işi yapmak için aday olmak da,
aday olan kişiye oy vermek de caiz olur.
Bu esas hakkında bir
tespittir. Bununla birlikte şunların da bilinmesi gerekmektedir:
1-Yukarıda geçtiği üzere
mevcut siyasi partilerden herhangi bir siyasi partiye girerek Belediye Başkan
adayı olmak ve bu adaya oy vermek haramdır.
2-Bağımsız adaylardan
ancak belediye başkanı yahut belediye meclis üyesine oy vermenin şartı: içki
satış yeri ruhsatı vermek, genel işletme ruhsatı vermek gibi haram bir iş
işlemeyeceğine kesin kanaat getirmektir. Eğer adaylar belediye başkanı,
belediye meclis üyesi olduğunda böylesi haram işlerden uzak duracaklarına dair
söz verirler ise ve sözlerine güvenilecek kimseler ise o takdirde onlara oy
vermek caiz olur. Zira oy vermek vekâlet vermektir. Haram bir iş yapacağı bilinen
bir kişiye vekâlet vermek haramdır.
Son olarak, ister genel
seçimler ister belediye seçimleri olsun hüküm verirken dikkatli olunması
gerekmektedir. Zira vakıaların tespit edilip bunlara uygun düşen şer’î
delilleri ve bu şer’î delillerden şer’î hüküm çıkartma işlemi ilim gerektirir.
Birkaç hüküm ayetini öne sürerek şu haramdır, şu küfürdür demek ancak cehalet
sahiplerinin işidir. Aynı şekilde haklarında hiçbir nass olmadığı halde maslahatlar
gözetilerek şer’î hükme muhalif davranmak da fasıkların işidir.
[i] İbn-u Kesir
[ii] Kûrtubî,
el-Camiu li-Ahkamul-Kur’an
[iii] Muslim
[iv] Buharî, K. Mezalim ve’l Gasb, 2264


Yorumlar