İSLAM ÜMMETİNİN KUTUPLAŞMASI VE DUYARSIZLIK

Aydın Usalp

İslam ümmeti ile kutuplaşma ve duyarsızlık kavramlarının yan yana kullanılıyor olması ne büyük bir talihsizlik! İnsanlığın son çaresi, son umudu ve yegâne kurtuluş yolu olan İslam ile hayata tutunmuş ve onun etrafında birlik olmuş, insanlığa şahitlik yapma misyonu ile ortaya çıkan İslam ümmetinin, gelinen zaman dilimi içinde hem kutuplaşması ve hem de duyarsızlaşması ne kadar hazin bir vakıadır?

Müslümanlar, akidelerine olan bağlılıklarında ve bu akideden çıkan nizamları hayat sahnesinde uygulamada zaaflık gösterdikleri günden bu yana karşılaşmadıkları musibet kalmadı. Kutuplaşma ve beraberinde getirdiği duyarsızlık da bu musibetlerin bir cüzünü oluşturuyor.

Genel anlamda insanları bir araya getiren, onları tek vücut kılan ortak bir değer olur. Bu ortak değer yitirildiği anda birlikten bahsedilmez. Bugün, iki milyara yakalaşan bir Müslüman nüfus var ve hepsi de İslam ortak paydasına sahip olmalarına rağmen paramparça bir görüntü vermektedirler. Şüphe yoktur ki bu parçalanmışlığın yegâne sebebi; gerçek anlamda İslam’dan gereken nasibi almamaktır. Doğal olarak, sahip olunan İslam kimliğinin hakkının verilmemesidir. Ancak, nispeten İslam bilincine sahip olanlar arasında da bir birlikten ziyade kutuplaşma hakim olmuştur.

İslam ümmetinin başına musallat olmuş batı eksenli seküler ve demokratik yaşam tarzı, Müslümanlar arasında her türlü farklılığı bir ayrıştırma ve kutuplaşma sebebi kılmıştır. İnsanları, sahip olduğu ten rengine göre, mensup olduğu ırka veya mezhebe göre, yaşadığı beldeye göre, tuttuğu takıma hatta sevdiği hayvana ya da yemeğe kadar ayrıştıran vahşi bir nizam ile karşı karşıyayız. Bu nizamın egemen olduğu toplumlarda meydana gelen sosyal sorunların da haddi hesabı yoktur.

İnsan hakları, demokrasi, özgürlük vb. habis kavramları ilahlaştıran, bu kavramları insanların idealleri haline getirip, bunları birer perde gibi kullanarak vahşi hayvanlardan daha fazla bir kudurmuşluk ile İslam ümmetine saldıran ve onlara her türlü zulmü reva gören kâfirler ve onlara uşaklık edenleri kınayan bir eylemde dahi Müslümanlar bir araya gelemiyorsa kutuplaşma çok vahim bir noktaya gelmiş demektir.

Ümmetin kutuplaşması vakıası başlı başına işlenmesi gereken bir konudur. Ancak makalemin asıl konusu olan duyarsızlık ile ilişkisi açısından kısmen ele aldım. Çünkü batı kültürü etkisi ile en küçük birimler etrafında kümelenip, kendisinden olmayanı ötekileştiren anlayış, doğal olarak ötekileştirdiği insanların bütün sorun ve sıkıntılarına karşı umursamaz bir tavır içinde olmaktadır.

En basitinden güncel olması sebebi ile Suriye örneği ortadır. Her şeyden önce, aynı ümmetin mensupları olunduğu halde, sömürgeci batı tarafından çizilen sınırlar kutuplaşma ve ayrışma için bir sebep olarak içselleştirilmiştir. Buna ek olarak kavmiyet farklılığı bu ayrışmayı kuvvetlendiren ek bir faktör olmuştur. Bu ayrışmanın doğal sonucu olarak, Türkiye halkının ezici bir çoğunluğu Suriye’de Müslümanlara karşı işlenen vahşete duyarsız kalmaktadır.

Hem kutuplaşmanın bir sonucu olarak hem de Kapitalizmin özü itibari ile ferdiyetçi bir yaşam tarzının dayatması sonucunda, Müslümanlar yeni bir hastalığa kapıldılar. Kapitalizm ideolojisinin atmosferini soluyan Müslümanlar da maalesef bireyselliği önceleyip diğer Müslümanlara karışı kayıtsız ve duyarsız kaldılar.

Duyarsızlık, ilgisizlik ya da kayıtsızlık; bir insanın veya toplumun, diğer insanların ve toplumların duygusal, sosyal veya fiziksel yaşamlarına ilgi duymamasıdır.

Duyarsızlık, fertleri tek başına etkileyebileceği gibi toplumları veya grup halinde insanları da etkileyebilir. Örneğin diğer ülkelerde veya ülkenin diğer bölgelerinde yaşanan savaş, ölüm, açlık gibi zorlukları, her türlü sosyal sorunları önemsemeyerek sadece kendi sorunlarıyla ilgilenmek duyarsızlık olarak nitelenir.

Günümüz için duyarsızlığı bir yaşam felsefesi haline getiren esas unsur, Kapitalist yaşam tarzının ta kendisidir. “Gemisini kurtaran kaptan”, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın”, “azıcık aşım kaygısız başım” vb. sözler ile insanları “nemelazım” ve “bana neciliğe” itmiştir. Bu söz ve kavramlar ile insanlar kendilerine ait küçük bir dünya kurarlar. Böyleleri, hiçbir şey hakkında derin bir şekilde düşünmek istemezler. Çünkü düşündükleri taktirde gerçekleri görmeleri ve bu gerçekler karşısında bir duruş sergilemeleri gerekebilir.

Umursamaz insanlar için hemen her şey anlamsız ve değersizdir. Ciddi bir hastalık geçirmenin, başlarına büyük bir kaza veya bela gelmesinin pek bir önemi yok gibidir. Bu gibi kişiler konuşmalarında genelde ölümden bahsetmezler. Ölüm gibi insanı derinden sarsan bir vakıayı da normal bir doğa olayı gibi değerlendirirler. Bu kişiler boş sohbetler yapmaya devam ederek ölümün yakınlığını, Allah'a hesap verecekleri gerçeğini düşünmekten itinayla sakınırlar. Ölümle birlikte hiç kimse için tekrar dünyaya dönme ihtimali olmadığından, öldükten sonra dünyada yapılanlardan pişmanlık duyulsa bile artık bunun geri dönüş yolu olmadığından da hiç bahsetmezler.

Duyarlılığını yitirmiş insanlar yalnızca felaketlere, acılara veya hayati önem taşıyan olaylara karşı değil, güzelliklere karşı da tepkisiz davranırlar. Güzellikleri görmemek, takdir etmemek, beğendiğini belli etmemek, sevgi göstermemek de duyarsızlığın başka bir yönüdür. Oysa bu, Allah korkusundan uzak bir görünüm veren, akıl ve vicdanla bağdaşmayan bir davranıştır. Kendilerine bu konularda set çeken kişiler bir süre sonra Allah'ın yarattığı çeşit çeşit nimetleri ve güzellikleri görmemeye, sevgiden hoşlanmamaya, her şeye karşı duyarsız olmaya başlarlar. Sahip oldukları batıl felsefeleri onları büyük bir boşluğa ve kaosa iter.

Bir kişinin gözyaşları kesilmişse, bahaneleri artmışsa, her an kendini meşgul edecek bir şey ile uğraşma içine giriyorsa ve bir işten diğerine hızlıca geçiş yapıyorsa bu insan duyarlılığını yitirmiş veya yitirmek üzeredir.

Ümmet içinde duyarsızlık, farklı toplum ve beldelerde seviye itibari ile farklılık arz etmektedir. İslam kültüründen uzaklaşıp seküler batı anlayışına yaklaşıldıkça duyarsızlık zirveye yaklaşır. Öyle ki bu yerlerde insanlar sevgiye, merhamete, iyi, güzel ve yeni olan bir şeye karşı duyulan insani heyecan duygusunu kaybederler. Birçok insanı heyecanlandıran, neşelendiren ya da harekete geçiren olaylar, bu kişiler üzerinde aynı etkiyi oluşturmaz. Olaylar karşısındaki aşırı tepkisiz ve sakin davranışlarıyla dikkat çekerler. Bu sakinlikleri hem ses tonlarında, hem konuşma tarzlarında hem de bakışlarında kendini gösterir. Yolun bir kenarında veya parkta hareketsiz yatan bir insan, onu gören yüzlerce insanın umurunda olmayabiliyor.

Böylece kalpler gittikçe katılaşmakta, tehlikeler, felaketler, salgın hastalıklar, işkence ile gerçekleşen ölümler, insanı etkileyen, düşünmeye sevk eden bu gibi son derece ibret verici olaylar bile bazı kişilerin vicdanlarında ciddi bir etki uyandırmaz. Allah'ın, kendilerine verdiği sayısız rahmetine karşılık olarak; verdiği nimetler için O'na şükretmek, O'nun rızasını kazanacak güzel işler yapmak, İslam’a uygun olarak yaşamak yerine tam tersi bir tutum sergileyerek vicdanlarını köreltirler.

Genel anlamda insanları ve özelde Müslümanları duyarsızlaştırmada reel ve sosyal medyanın etkisi olağanüstüdür. Televizyonlarda, gazetelerde ya da internette o kadar çok şey pompalanır ki insanların zihinlerine, insan duraksayıp da ‘bu nasıl olur?’ demeye vakit bulamaz oluyor. Bu sayede insanların zihinleri adeta bir eleğe dönüşür; o andan itibaren algıladıkları hiçbir şeyin izi kalmaz, dolayısıyla duyarlılık gösterecek bir durum da kalmamaktadır. Ayrıca, genellikle ergenlerde olmak üzere, kendilerini tanımaya ve bir kişiliğe bürünmeye çalışanlar, yinelenerek verilen bu görüntü ve imgelerden etkilenmeye çok müsaittir. Bu bireyler, kendilerine sunulan rol modellerine özenip, kendileri bir irade ve inisiyatife sahip olamamaktadırlar. Böylece bireylerin duyarlılığı kontrol altında tutulmaktadır.

Hayatın içinde meydana gelen her ne kadar sorunlar ve güzellikler varsa sosyolojik olarak hepsi birbiri ile bağlantılıdır. Aynı şekilde İslami yaşantıda, hayat için belirlenen nizamlarda bir kopukluk söz konusu değildir. Bir eylem ya da davranıştaki bozukluğun arkasında esasında fikirsel ve fikre bağlı olarak psikolojik ve sosyolojik nedenler mevcuttur. Duyarsızlığı da bu bağlamda değerlendirmek kaçınılmazdır. Hayatını İslam ile düzenlemeyen birey ve toplumda sorunlar zincirleme olarak meydana gelir. Duyarlı olmak, İslam ile oluşan bir husus değil ama İslam olmak duyarlı olmayı gerektirir.

Toplumsal hareketlere bakıldığında, bu hareketleri başlatanlar duyarlılığı fazlaca gelişmiş olanlardır. Aynı şekilde bu hareketlere ilk destek verenler ise yine duyarlı olanlardır. Dolayısı ile toplumu değiştirmeyi hedefleyen kitleler, hedeflerine ulaşabilmek için toplumun duyarlılığını artırmayı da önemsemelidirler. Devletin ve toplumun yaşamına yön verecek fikirlerin ortaya konmasına şüphesiz ki ihtiyaç vardır. Bu ihtiyacı karşılayacak olanlar da duyarsızlığa karşı duyarsız kalmayıp kendini toplumun değişimine adayacak bilinçli bireyler olacaktır.

 “Dünyanın çok acı çektiğini görüyorum. Ama bunun nedeni, kötü insanların uyguladığı şiddet değil, iyi insanların suskunluğu.” (Napolyon Bonapart)


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz