İslam ümmeti ile
kutuplaşma ve duyarsızlık kavramlarının yan yana kullanılıyor olması ne büyük
bir talihsizlik! İnsanlığın son çaresi, son umudu ve yegâne kurtuluş yolu olan
İslam ile hayata tutunmuş ve onun etrafında birlik olmuş, insanlığa şahitlik
yapma misyonu ile ortaya çıkan İslam ümmetinin, gelinen zaman dilimi içinde hem
kutuplaşması ve hem de duyarsızlaşması ne kadar hazin bir
vakıadır?
Müslümanlar, akidelerine
olan bağlılıklarında ve bu akideden çıkan nizamları hayat sahnesinde uygulamada
zaaflık gösterdikleri günden bu yana karşılaşmadıkları musibet kalmadı.
Kutuplaşma ve beraberinde getirdiği duyarsızlık da bu musibetlerin bir cüzünü
oluşturuyor.
Genel anlamda insanları
bir araya getiren, onları tek vücut kılan ortak bir değer olur. Bu ortak değer
yitirildiği anda birlikten bahsedilmez. Bugün, iki milyara yakalaşan bir
Müslüman nüfus var ve hepsi de İslam ortak paydasına sahip olmalarına rağmen
paramparça bir görüntü vermektedirler. Şüphe yoktur ki bu parçalanmışlığın yegâne
sebebi; gerçek anlamda İslam’dan gereken nasibi almamaktır. Doğal olarak, sahip
olunan İslam kimliğinin hakkının verilmemesidir. Ancak, nispeten İslam
bilincine sahip olanlar arasında da bir birlikten ziyade kutuplaşma hakim
olmuştur.
İslam ümmetinin başına
musallat olmuş batı eksenli seküler ve demokratik yaşam tarzı, Müslümanlar
arasında her türlü farklılığı bir ayrıştırma ve kutuplaşma sebebi kılmıştır.
İnsanları, sahip olduğu ten rengine göre, mensup olduğu ırka veya mezhebe göre,
yaşadığı beldeye göre, tuttuğu takıma hatta sevdiği hayvana ya da yemeğe kadar
ayrıştıran vahşi bir nizam ile karşı karşıyayız. Bu nizamın egemen olduğu
toplumlarda meydana gelen sosyal sorunların da haddi hesabı yoktur.
İnsan hakları,
demokrasi, özgürlük vb. habis kavramları ilahlaştıran, bu kavramları insanların
idealleri haline getirip, bunları birer perde gibi kullanarak vahşi
hayvanlardan daha fazla bir kudurmuşluk ile İslam ümmetine saldıran ve onlara
her türlü zulmü reva gören kâfirler ve onlara uşaklık edenleri kınayan bir
eylemde dahi Müslümanlar bir araya gelemiyorsa kutuplaşma çok vahim bir noktaya
gelmiş demektir.
Ümmetin kutuplaşması
vakıası başlı başına işlenmesi gereken bir konudur. Ancak makalemin asıl konusu
olan duyarsızlık ile ilişkisi açısından kısmen ele aldım. Çünkü batı kültürü
etkisi ile en küçük birimler etrafında kümelenip, kendisinden olmayanı
ötekileştiren anlayış, doğal olarak ötekileştirdiği insanların bütün sorun ve
sıkıntılarına karşı umursamaz bir tavır içinde olmaktadır.
En basitinden güncel
olması sebebi ile Suriye örneği ortadır. Her şeyden önce, aynı ümmetin mensupları
olunduğu halde, sömürgeci batı tarafından çizilen sınırlar kutuplaşma ve
ayrışma için bir sebep olarak içselleştirilmiştir. Buna ek olarak kavmiyet
farklılığı bu ayrışmayı kuvvetlendiren ek bir faktör olmuştur. Bu ayrışmanın
doğal sonucu olarak, Türkiye halkının ezici bir çoğunluğu Suriye’de
Müslümanlara karşı işlenen vahşete duyarsız kalmaktadır.
Hem kutuplaşmanın bir
sonucu olarak hem de Kapitalizmin özü itibari ile ferdiyetçi bir yaşam tarzının
dayatması sonucunda, Müslümanlar yeni bir hastalığa kapıldılar. Kapitalizm
ideolojisinin atmosferini soluyan Müslümanlar da maalesef bireyselliği
önceleyip diğer Müslümanlara karışı kayıtsız ve duyarsız kaldılar.
Duyarsızlık, ilgisizlik
ya da kayıtsızlık; bir insanın veya toplumun, diğer insanların ve toplumların
duygusal, sosyal veya fiziksel yaşamlarına ilgi duymamasıdır.
Duyarsızlık, fertleri
tek başına etkileyebileceği gibi toplumları veya grup halinde insanları da etkileyebilir.
Örneğin diğer ülkelerde veya ülkenin diğer bölgelerinde yaşanan savaş, ölüm,
açlık gibi zorlukları, her türlü sosyal sorunları önemsemeyerek sadece kendi
sorunlarıyla ilgilenmek duyarsızlık olarak nitelenir.
Günümüz için
duyarsızlığı bir yaşam felsefesi haline getiren esas unsur, Kapitalist yaşam
tarzının ta kendisidir. “Gemisini
kurtaran kaptan”, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın”, “azıcık aşım kaygısız
başım” vb. sözler ile insanları “nemelazım”
ve “bana neciliğe” itmiştir. Bu
söz ve kavramlar ile insanlar kendilerine ait küçük bir dünya kurarlar.
Böyleleri, hiçbir şey hakkında derin bir şekilde düşünmek istemezler. Çünkü
düşündükleri taktirde gerçekleri görmeleri ve bu gerçekler karşısında bir duruş
sergilemeleri gerekebilir.
Umursamaz insanlar için
hemen her şey anlamsız ve değersizdir. Ciddi bir hastalık geçirmenin, başlarına
büyük bir kaza veya bela gelmesinin pek bir önemi yok gibidir. Bu gibi kişiler
konuşmalarında genelde ölümden bahsetmezler. Ölüm gibi insanı derinden sarsan
bir vakıayı da normal bir doğa olayı gibi değerlendirirler. Bu kişiler boş
sohbetler yapmaya devam ederek ölümün yakınlığını, Allah'a hesap verecekleri
gerçeğini düşünmekten itinayla sakınırlar. Ölümle birlikte hiç kimse için
tekrar dünyaya dönme ihtimali olmadığından, öldükten sonra dünyada
yapılanlardan pişmanlık duyulsa bile artık bunun geri dönüş yolu olmadığından
da hiç bahsetmezler.
Duyarlılığını yitirmiş
insanlar yalnızca felaketlere, acılara veya hayati önem taşıyan olaylara karşı
değil, güzelliklere karşı da tepkisiz davranırlar. Güzellikleri görmemek,
takdir etmemek, beğendiğini belli etmemek, sevgi göstermemek de duyarsızlığın
başka bir yönüdür. Oysa bu, Allah korkusundan uzak bir görünüm veren, akıl ve
vicdanla bağdaşmayan bir davranıştır. Kendilerine bu konularda set çeken
kişiler bir süre sonra Allah'ın yarattığı çeşit çeşit nimetleri ve güzellikleri
görmemeye, sevgiden hoşlanmamaya, her şeye karşı duyarsız olmaya başlarlar.
Sahip oldukları batıl felsefeleri onları büyük bir boşluğa ve kaosa iter.
Bir kişinin gözyaşları
kesilmişse, bahaneleri artmışsa, her an kendini meşgul edecek bir şey ile uğraşma
içine giriyorsa ve bir işten diğerine hızlıca geçiş yapıyorsa bu insan
duyarlılığını yitirmiş veya yitirmek üzeredir.
Ümmet içinde
duyarsızlık, farklı toplum ve beldelerde seviye itibari ile farklılık arz
etmektedir. İslam kültüründen uzaklaşıp seküler batı anlayışına yaklaşıldıkça
duyarsızlık zirveye yaklaşır. Öyle ki bu yerlerde insanlar sevgiye, merhamete,
iyi, güzel ve yeni olan bir şeye karşı duyulan insani heyecan duygusunu
kaybederler. Birçok insanı heyecanlandıran, neşelendiren ya da harekete geçiren
olaylar, bu kişiler üzerinde aynı etkiyi oluşturmaz. Olaylar karşısındaki aşırı
tepkisiz ve sakin davranışlarıyla dikkat çekerler. Bu sakinlikleri hem ses
tonlarında, hem konuşma tarzlarında hem de bakışlarında kendini gösterir. Yolun
bir kenarında veya parkta hareketsiz yatan bir insan, onu gören yüzlerce insanın
umurunda olmayabiliyor.
Böylece kalpler gittikçe
katılaşmakta, tehlikeler, felaketler, salgın hastalıklar, işkence ile gerçekleşen
ölümler, insanı etkileyen, düşünmeye sevk eden bu gibi son derece ibret verici
olaylar bile bazı kişilerin vicdanlarında ciddi bir etki uyandırmaz. Allah'ın,
kendilerine verdiği sayısız rahmetine karşılık olarak; verdiği nimetler için
O'na şükretmek, O'nun rızasını kazanacak güzel işler yapmak, İslam’a uygun
olarak yaşamak yerine tam tersi bir tutum sergileyerek vicdanlarını
köreltirler.
Genel anlamda insanları
ve özelde Müslümanları duyarsızlaştırmada reel ve sosyal medyanın etkisi
olağanüstüdür. Televizyonlarda, gazetelerde ya da internette o kadar çok şey
pompalanır ki insanların zihinlerine, insan duraksayıp da ‘bu nasıl olur?’
demeye vakit bulamaz oluyor. Bu sayede insanların zihinleri adeta bir eleğe
dönüşür; o andan itibaren algıladıkları hiçbir şeyin izi kalmaz, dolayısıyla
duyarlılık gösterecek bir durum da kalmamaktadır. Ayrıca, genellikle ergenlerde
olmak üzere, kendilerini tanımaya ve bir kişiliğe bürünmeye çalışanlar,
yinelenerek verilen bu görüntü ve imgelerden etkilenmeye çok müsaittir. Bu
bireyler, kendilerine sunulan rol modellerine özenip, kendileri bir irade ve
inisiyatife sahip olamamaktadırlar. Böylece bireylerin duyarlılığı kontrol altında
tutulmaktadır.
Hayatın içinde meydana
gelen her ne kadar sorunlar ve güzellikler varsa sosyolojik olarak hepsi
birbiri ile bağlantılıdır. Aynı şekilde İslami yaşantıda, hayat için belirlenen
nizamlarda bir kopukluk söz konusu değildir. Bir eylem ya da davranıştaki
bozukluğun arkasında esasında fikirsel ve fikre bağlı olarak psikolojik ve
sosyolojik nedenler mevcuttur. Duyarsızlığı da bu bağlamda değerlendirmek
kaçınılmazdır. Hayatını İslam ile düzenlemeyen birey ve toplumda sorunlar
zincirleme olarak meydana gelir. Duyarlı olmak, İslam ile oluşan bir husus
değil ama İslam olmak duyarlı olmayı gerektirir.
Toplumsal hareketlere
bakıldığında, bu hareketleri başlatanlar duyarlılığı fazlaca gelişmiş olanlardır.
Aynı şekilde bu hareketlere ilk destek verenler ise yine duyarlı olanlardır.
Dolayısı ile toplumu değiştirmeyi hedefleyen kitleler, hedeflerine ulaşabilmek
için toplumun duyarlılığını artırmayı da önemsemelidirler. Devletin ve toplumun
yaşamına yön verecek fikirlerin ortaya konmasına şüphesiz ki ihtiyaç vardır. Bu
ihtiyacı karşılayacak olanlar da duyarsızlığa karşı duyarsız kalmayıp kendini
toplumun değişimine adayacak bilinçli bireyler olacaktır.
“Dünyanın
çok acı çektiğini görüyorum. Ama bunun nedeni, kötü insanların uyguladığı
şiddet değil, iyi insanların suskunluğu.” (Napolyon Bonapart)


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış