Allah Subhaneh-u
ve Teala'ya iman eden her bir mümin kul, yeryüzüne geliş amacını idrak
etmiş bir halifedir. Yaratıcı olan Allah, onu bir kısım sorumluluklarla mükellef
tutmuştur. İnsan bu mesuliyetlerini hakkıyla yerine getirirse büyük bir lütuf
ile mükâfatlandırılırken, ihmalkârlık ve umursamazlık içerisinde olursa azap
ile cezalandırılır.
Allah Subhaneh-u
ve Teala ilk insan ve ilk peygamberi olan Hz. Âdem Aleyhi’s Selâm'ı
yeryüzüne gönderilmesine sebep olacak bir imtihan ile denemiştir. Öyle ki ondan
sonra gelecek olan insanoğlu da benzer imtihanlara tâbi tutulmuştur. Kimini
imanında sebat ile denerken, kimini de gelen peygamberleri tasdik edip etmeme
yönünden sınamıştır. Gündelik yaşantımızda bile imtihansız bir anımızın
olmadığını takdir edersiniz. Hal böyle iken yeryüzündeki yaşamımız boyunca,
yaratıcı Allah tarafından hesapsız ve sualsiz bir cenneti kazanma arzusu içinde
olmamız doğru olmaz elbette.
Ebu-l Haysem'in dediği gibi: 'Allah kulun şükrünü sınamak için onu
iyilikle imtihan ettiği gibi, sabrını sınamak için de musibetlerle sınar'. Zira
Allah Subhaneh-u ve Teala Kitab-ı Kerim’inde
şöyle buyurmaktadır:
“Mü'minleri
sınamak için kendinden güzel bir imtihan ile bunu yaptı” [Enfal
17]
Bu ayette geçen 'imtihan' kelimesi Kurtubi tefsirinde 'Allah'tan bir lütuf' olarak ifade edilmiştir. İşte bu lütfa mazhar
olan müminler imanları daha kavî, amelleri daha güçlü olur.
Allah Subhaneh-u
ve Teala'nın insanı sınaması iki halde olur. Kaza dairesinde gerçekleşen ve
insanın kendisinden def edemediği musibetlerde ve ibadet eden kulun itaatinde. Rasul
Aleyhi’s
Salâtu Ve’s Selâm şöyle buyuruyor. "Mü'minin hali hayrete değer doğrusu. Zira her bir işi onun için
hayırlıdır. Bu meziyet sadece mü'mine hastır. Çünkü o nimete kavuşsa şükreder,
bu onun için hayırlıdır. Musibete uğrasa sabreder, bu da onun için hayırlıdır''.
Dolayısıyla Rasul, sınanmaya karşı Müslümanın tavrını resmetmiştir. O da
sabırdır.
Sabır, lügatte 'bağlanmak ve alıkoymak’ demektir. Istılahta ise 'nefsi emredilen şeylerde tutmak, hapsetmek'
(Nevevi) şeklinde tarif edildiği gibi, ‘kaza
ve kaderin tecellilerine karşı şikayette bulunmamak, elem, belâ ve musibetler
karşısında sızlanmamak’ şeklinde tarif edilmiştir. Bir kutsi hadiste Rasul
şöyle buyuruyor. “Allah Subhaneh-u ve
Teala buyuruyor ki: Mü’min kulumun
samimi dostlarından birinin ruhunu aldığım zaman üzülür, fakat mükâfatını
Allah’tan bekleyip sabrederse onun için ancak cennet vardır.” [Sahîh-i Buhârî,
Kitabu'r-Rikak, 6]
İşte peygamberin kutlu sahabesi de sabrı
böyle anlamıştır. Bir hanım sahabi ölmüş evladı için ağlar bir vaziyette iken, Rasul
çıkagelir ve 'Allah’tan kork ve sabret'
diye buyurur. Ancak bu hanım sahabi o anın verdiği derin ıstırapla 'benim başıma gelenden sana ne?' diye
karşılık verir. Daha sonra kendisine hitap edenin Rasul Aleyhi’s Salâtu Ve’s Selâm
olduğu söylenince derin bir üzüntü ve pişmanlıkla Mescid-i Nebevi'ye gider ve Allah’tan
bağışlanma diler. Bunun üzerine Rasul Aleyhi’s Salâtu Ve’s Selâm "Makbul sabır, musibetle karşılaştığın ilk
andakidir" diyerek, sabrın Allah indindeki makbul olan şeklini izhar
eder. [Buharî,
Cenâiz: 43]
Sabır öyle bir nimettir ki; vücut için
baş hangi kıymette ise iman için de sabır o derece önemlidir. Rabbimiz:
“Andolsun,
biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle
imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele” [Bakara
155] diye
buyurmaktadır. Ayetinin son cümlesinde 'Sabır gösterenleri müjdele' diye
buyurmakta ve öncesinde saydığı tüm imtihan vesilelerine karşı müslüman bireyin
sabır ile muamele etmesini istemektedir.
Öyle ki, Allah Subhaneh-u ve Teala'dan hakkı ile korkmak, imanın gereğidir. Ona olan korku tüm sanal korkuları
güvene çevirir [Nur 55]. Ona olan korku; emir ve yasaklarına sıkı sıkıya bağlanmayı
beraberinde getirir. Rasul Aleyhi’s Salâtu Ve’s Selâm, bir
hadiste kayıtsız ve şartsız Allah ve Rasulüne itaati Allah’tan korkmanın gereği
olarak beyan etmiştir.
“Şu topluluğa ne oluyor ki benim yaptığım şeyi yapmaktan
çekiniyor. Allah’a yemin ederim ki, ben sizin Allah’ı en çok bileniniz ve
Allah’tan en çok korkanınızım.” [Buhari-Edep
5636]
O halde kimi insanların
diğer insanlardan korkması, tağuti rejimlerden sudur eden zulümlerden korkması,
Allah’a olan korkuyu zayıflatır. Kutsî hadiste kıyamet saatinde bir müminin
hali resmedilir. 'Seni hak sözü söylemekten alıkoyan gerekçe neydi'
denildiğinde 'Ben insanlardan korktum' cevabı gelir. Bunun üzerine Rabbimizin
'Asıl korkulması gereken ben değil miydim?' dediği beyan buyrulmaktadır.
Açlık en zor
musibetlerden biridir. Hakikat şu ki kıtlık anlarında, yokluğun ve çaresizliğin
ayyuka çıktığı anlarda mümin kulun çektiği acı Allah katında çok büyük bir mükâfatı
gerektirmektedir. Rasul Aleyhi’s Salâtu Ve’s Selâm döneminde Rasul ve sahabesine ambargo
uygulanmış yıllarca yoklukla imtihan edilmişlerdi. Dolayısıyla sabır gösterip itaatinde
gevşeklik göstermeyenleri Rabbimiz, genişliği yerle gök kadar olan cennetlerle
müjdelemiştir. Onları imanından dolayı sınamış, Allah yolunda karınlarına taş
bağlayıp cihad edenleri, evinde oturanlardan fecri sadık misali ayırmıştır.
Suriye'de gerek Yermuk
mülteci kampı gibi kamplarda kalan Müslümanlar, gerek Suriye'nin Müslüman halkı
açlıkla imtihan olunmaktadırlar. Onların imtihanı cidden çok çetindir. Sadece
sabır etmek onlara bir mükâfat kazandırmıyor. Gözleri önünde evlatlarının derilerinin
solması, zayıflaması ve akabinde belki de gözleri önünde ölmeleri, onların
acılarını ziyadeleştiriyor. Hiç bir açgözlü kapitalist siyaset onların derdine
derman olmaz. Onların tok olması değil, başından beri gösterdikleri sebat ve
azim onları yıllarca ayakta tutar. Onların kedi ve köpek eti yemeleri değil
küfre ve kâfirlere ve nizamlarına olan kin ve düşmanlıkları onları kenetler ve
güçlü kılar. Burada onları sınayan, açlıkla imtihan eden kâfir batı değil,
Allah Subhaneh-u ve Teala'dır. Çünkü her kul rızkı ile beraber dünyaya
gelir. Allah buyurmadı mı? 'Rızkı dilediğime arttırır dileğimden de
eksiltirim'. O halde açlık ile imtihan olunmak, bunda sabır göstermek ve
şükür ile mukabele etmenin Allah indinde çok büyük bir ecri vardır.
Türkiye toplumu gibi
çoğunluğu asgari ücrete zorunlu kılınmış bir halk olarak, elbette maddi sıkıntılar
içindeyiz. Bazı zamanlar, maddi açıdan diğer insanlara karşı zor durumda
kaldığımız anlarımız vardır. Bu anlarda gerek toplumun sıdk noktasında size
olan güveni, gerekse sizin onlara karşı zaruri olarak sağlayamadığınız güven,
insani ilişkilerinize zarar veriyor. Hakeza kiralık bir evde yaşıyorsanız ve
aylık ödeme gününüz gelmişse ev sahibine mahcup olmamanız içten bile değil. Bu
tür anlar insan bünyesinin en zayıf olduğu anlardır. Hatta bazı zamanlarda, bu
tür yaşadığımız maddi sıkıntılar bizi İslami kültürü mütalaa etmemizi, bunun
davetini yapmamızı ve insanlarla İslami ilişkilerimizi zaafa uğratma ihtimali
vardır. Oysa mümin kulun şöyle tefekkür edip sabırla mukabele etmesi gerekir. 'Ben
Rabbimden bana isabet eden bir kaza ile muhatabım, bu Rabbimdendir. Ben sabredersem
bana mükâfat ile mukabele edilir'. Tersi olursa 'hem psikolojik hem de
ruhi anlamda rabbimle bağım zayıflar' şeklinde düşünmesi ve doğru tercihi
yapması gerekir. Vereceğimiz sağlıklı karar, musibeti sevaba döndürürken,
İslami hayatımızda da iç huzuru sağlayacaktır.
Örneklik teşkil etmesi
açısından Rasul Aleyhi’s Salâtu Ve’s Selâm ve ashabının sözlerine ve amellerine bakmak
yerinde olacaktır.
Asr-ı saadette Rasul’ün
ashabından biri olan Habbab Bin Eret acı işkenceler görmüştü. Öyle ki Hz.
Ömer'in hilafeti döneminde Hz. Ömer'in onu hususi olarak taltif ettiğini ve bu
sahabenin çektiği işkenceler hakkında şöyle söylemiştir. 'Ben Mekke ashabı
içinde Habbab kadar zulme maruz kalmış bir şahıs daha tanımam. O kızgın
kumlarda sürülürdü de sırtından etleri dökülürdü, ancak O davasından
vazgeçmezdi'. İşte Hz. Ömer'in bahsini ettiği bu sahabe peygambere şikâyette
bulunmuş ve "Bize yardım etmiyor musun, bize dua etmiyor musun?"
demiş. Bunun üzerine Allah Rasulü şu cevabı vermişti: ''Sizden önce öyleleri
vardı ki, kişi yakalanıyor, onun için hazırlanan çukura konuyor, sonra
getirilen bir testere ile başının ortasından ikiye bölünüyordu. Bazısı vardı,
demir taraklarla taranıyor, vücudunda sadece et ve kemik kalıyordu. Bu yapılanlar
onları dininden çeviremiyordu. Allah'a kasem olsun Allah bu dini
tamamlayacaktır. Öyle ki, bir yolcu devesine bindi mi San'a'dan kalkıp
Hadramevt'e kadar gidecek, Allah'tan başka hiçbir şeyden korkmayacak, koyunu
için de sadece kurttan korkacak. Ancak siz acele ediyorsunuz." [Buhari, Menâkıbu'l-
Ensâr: 29]
Tabiinden Sinan isminde
bir zatın oğlu vefat etmiş ve defnedilmektedir. O esnada yine tabiinden biri
olan Ebu Talha yanına gelerek, Ebu Musa el Eşari'den bir hadis aktarır. Rasul'ün
şöyle buyurduğunu söyler. "Bir kulun çocuğu ölürse, Allah meleklere
şöyle söyler: ‘Kulumun çocuğunu kabzettiniz mi?’ ‘Evet’ derler. ‘Yani kalbinin
meyvesini elinden mi aldınız?’ Melekler yine: ‘Evet’ derler. Allah tekrar
sorar: ‘Kulum ne dedi?’ ‘Sana hamd etti ve istircâda bulundu’ derler. Bunun
üzerine Allah Subhaneh-u ve Teala şöyle emreder: ‘Öyleyse, kulum için cennette
bir köşk inşa edin ve bunu Beytu'l-hamd - hamd evi diye isimlendirin.’" [Tirmizî, Cenâiz: 36, 1021]
Allah salih amellerde
sabrı tavsiye ederek hüsrana düşmekten insanı muhafaza etmiştir. Farziyeti gereği
bir kitlede çalışan mümin kulu, emire itaat ederken hoşlanmadığı bir husus
olursa buna karşı sabırla bezenmesini emir buyurmuştur. Buna benzer örnekleri
çoğaltmak mümkün, ancak esas sabır mefhumundan anlaşılması gereken noktaları
özetle yine Rasulullah Aleyhi’s Salâtu Ve’s Selâm şöyle buyuruyor. "Sabır üçtür:
Musibetlere karşı sabır, taatte (kullukta) sabır, günah işlememekte sabır. Kim,
kaldırılıncaya kadar musibete güzelce sabrederse Allah ona üç yüz derece yazar.
Her iki derece arasında sema ile arz arasındaki mesafe kadar yücelik vardır.
Kim de taatte sabrederse Allah ona altı yüz derece yazar. Her iki derece arasında
arzların başladığı hudut ile arzların bittiği son nokta arasındaki mesafe kadar
yücelik vardır. Kim de masiyete (günaha) karşı sabrederse Allah ona dokuz yüz
derece yazar. İki derece arasında arzların hududu ile Arş'a kadar olan mesafe
arasındaki yücelik vardır."
Bu noktada tevekkül
sahibi kullar olmamız gerekir. Çünkü her türlü musibete karşı Allah’a tevekkül
eden kimseler olmayı Rabbimiz istemektedir. Tevekkül Allah'a güvenme, O'nun
hükmünün mutlaka meydana geleceğine kesin olarak inanma ve alınması gereken
tedbirleri almak anlamında kullanılan İslami bir kavramdır. Allah’a olan
güvenin öncesi, sonrası olmaz. Genelde yaygın kanaat bir iş bittikten sonra O
işi Allah’a havale etme şeklindedir. Bu vakıaya tevekkül gözüyle bakılmaktadır.
Oysa her işin başlangıcı ve sonu ona aittir. O Vekildir. Nitekim Rasul Aleyhi’s Salâtu Ve’s Selâm,
devesini salıvererek Allah'a tevekkül ettiğini söyleyen bir bedeviye "Onu
bağla da öyle tevekkül et." buyurmuştur. Hakeza; Allah Subhaneh-u
ve Teala;
“Müslümanlar sadece Allah'a
dayanıp güvensinler." [Âl-i İmrân 122] diye buyurmuştur.
Dolayısıyla kul bir işi kendi cehdiyle yaptığına inandıktan sonra kalan
neticenin Allah’a ait olduğu şeklinde bir tevekkül anlayışı bu ayetin mefhumuna
girmemektedir.
“Eğer Allah size yardım ederse, artık sizi yenilgiye
uğratacak yoktur ve eğer sizi ‘yapayalnız ve yardımsız' bırakacak olursa, ondan
sonra size yardım edecek kimdir? Öyleyse mü'minler, yalnızca Allah'a tevekkül
etsinler.” [Al-i İmran 160]
"Kim Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter." [Talak 3]
Biz tarih boyunca
peygamberlerin tavır ve duruşlarına baktığımızda bu anlamdaki tevekkülün yansımalarını
görebiliyoruz.
Rasul Aleyhi’s Salâtu Ve’s Selâm Hz.
Ebubekir ile beraber Medine'ye yolculukları esnasında Mekke müşriklerinin takibine
uğramış ve bir mağaraya sığınmışlardı. Hz. Ebubekir RadiyAllahu Anh başının
üzerinde müşriklerin ayaklarını görmüş ve “Ya Rasulallah biri ayaklarına
baksa altında bizi görecek” demiş, bunun üzerine Rasul Aleyhi’s Salâtu Ve’s Selâm, Hz.
Ebubekir'e hitaben “Üçüncüsü Allah olan iki kişiyi sen ne zannettin” diyerek
tevekkülün vakıasını Hz. Ebubekir'e yakîn olarak hissettirmiştir. Allah ta
örümcek ağını görünür sebep kılıp onları kâfirlerin tasallutundan korumuştur.
Allah’a tevekkül eden
Musa Aleyhi’s Selâm,
Rabbinin izniyle Firavun ve ordusunun şerrinden kurtulacağına emindi. Nil'in
kıyısına geldiklerinde Allah hiç kimsenin tasavvur dahi edemediği bir yerden
yardımını gönderdi.
“Ve sizin için denizi ikiye yarıp
sizi kurtardığımızı ve Firavun'un adamlarını -gözlerinizin önünde- boğduğumuzu
hatırlayın.” [Bakara 50]
Allah’a tevekkülden bir
an olsun ayrılmayan İbrahim Aleyhi’s Selâm oğlu İsmail'in boğazına bıçağı dayayıp Rabbine kurban edeceği esnada, bir
an olsun tereddüt etmedi. Ancak, Allah Subhaneh-u ve Teala ona kurban
etmesi için bir koç lütfetti. Bu çetin imtihandan sabır ve tevekkül ile çıktı.
Hz. Eyyüp Aleyhi’s Selâm yakalandığı
ağır hastalık karşısında Rabbine iltica etti. Sabretti. “Benim canımı Müslüman
olarak al ve beni salihlerden kıl” diye dua etti. Rabbi de Ona şifa verdi.
“Gerçekten, Biz onu sabredici
bulduk. O, ne güzel bir kuldu. Çünkü o, (daima Allah'a) yönelen biriydi.” [Sad 44]
“Biz de onun duasını kabul edip
kendisinde dert namına ne varsa gidermiştik. Tarafımızdan bir rahmet ve
kullukta bulunanlar için de bir ibret olmak üzere ona ailesini ve onlarla
beraber bir mislini daha vermiştik.” [Enbiya 84]
Hz. İbrahim Aleyhi’s Selâm'ı da Rabbi
“Hani Rabbi İbrahim’i birtakım kelimelerle denemişti” [Bakara 124]
Rabbi ona: "Teslim
ol" dediğinde
"Âlemlerin Rabbine teslim
oldum" demişti. [Bakara 131]
Allah Subhaneh-u ve Teala'da
O’nu ateşe atılmaktan kurtarmış ve
"Ey ateş İbrahim'e karşı serin ve selamet ol." [Enbiya 69] buyurarak varlık nizamını
emrine boyun büktürmüştü.
Daha bunun gibi
zikredilebilecek çok örnekler var. Ancak biz bu kadarla iktifa edelim.
Allah sabır ve sebatımızı
arttırsın. Ayaklarımızı bu din üzere sabit kılsın. Yusuf-i medreselerde gün sayan
mustazaf Müslüman kardeşlerimizin sabrını arttırsın. Onları güçlü kaleler
kılsın. Dünyanın neresinde olursa olsun tağuti düzenlerin zebanileri tarafından
incitilen, mahkûm edilen, çaresiz, mazlum ve yetim bırakılan tüm Müslümanları
muhafaza etsin.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış