Türkiye 17 Aralık 2013
sabahına büyük bir yolsuzluk operasyonuyla uyandı. Başlangıçta AKP iktidarının
on bir yıllık icraatı boyunca hayatın rutin bir parçası haline gelen
operasyonlardan birsi gibi gözüken bu operasyonun hedefinde, bu defa hükümetin
kendisi vardı. Durum böyle olunca da; operasyondan sonraki on gün içerisinde
emniyet bünyesinde bu operasyona fiili olarak katkıda bulunan, gönülden
destekleyen ve hatta destekleme ihtimali bulunan kim varsa hükümetin hışmına
uğradı. Çıkarılan yeni kararnameler ile savcıların hareket sahaları daraltıldı,
kolluk kuvvetleri üzerindeki yetkilerine sınırlamalar getirildi. Kabinede
revizyona gidildi, operasyon içerisinde ismi geçen bakanlar ya istifa ettiler
ya da görevden alındılar. Bazı cemaate yakın milletvekilleri de AKP’den istifa
ettiler ya da etmeye zorlandılar. Zira istifa edenlerin içerisinde hükümete,
özelde de başbakana yönelik suçlayıcı ifadeler kullananlar oldu.
Operasyon, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bu
zamana kadar darbeler dışında bir hükümete karşı yapılmış en büyük operasyon
niteliğinde. Üstelik te “yolsuzluk ve rüşvet” merkezli bir operasyon.
Dolayısıyla Türkiye ve dünya da etkisi büyük oldu. Hükümet önce savunmaya sonra
saldırıya geçti, muhalefet ise her zamanki gibi “tüyü bitmemiş yetim” edebiyatına
sarıldı. İki tarafın yazar, çizer ve yetkili isimlerinin medya üzerinden
birbirlerine saldırı boyutuna varan diyalogları hala devam ediyor.
Operasyon süresince 71 kişi gözaltına alındı.
Gözaltına alınan bu grup içerisinde o anda kabinende görev yapan üç bakanın
çocukları da vardı. Operasyon, “yolsuzluk ve rüşvet, kaçakçılık, görevi kötüye
kullanma” başlıkları altında çok yönlü bir şekilde yapıldı. Bir başka ifade ile
operasyonun arkasındaki güçler, hükümetin müdahalesi ile ikinci bir operasyonun
yapılamayacağı öngördükleri için hepsini bir kere de çıkarmak istediler.
Nitekim 26.12.2013 tarihinde medyada yer alan iddialar bunu doğrular
nitelikteydi. İddialara göre bu seferki listede Başbakan Erdoğan’ın oğlu Bilal
Erdoğan’da vardı. Başbakan bunu Pakistan ziyareti dönüşünde uçakta
gazetecilerle yapmış olduğu söyleşide "Buralardan Erdoğan’a vurmaya
kalkarlarsa avuçlarını yalarlar… Bunu bildikleri için etraftaki arkadaşlarla
saldırıyorlar. Oğlumu hedef alarak, TÜRGEV vakfıyla ilgili ismini
zikrediyorlar. Orası bir öğrenci yurdu, Bilal Erdoğan’ın oteli değil. Oradan
dolaşıp bana gelmek istiyorlar" ifadeleriyle doğrulamıştır.
Bütün gelişmeler ve Başbakan’ın bu konuda
vermiş olduğu demeçler hedefin hükümet olduğunu netleştiriyor. Bu yüzden
Hükümet, öncelikli olarak bu operasyonun fiili tarafı olan polisin üzerine
gitti. Operasyonun hemen ardından ikisi operasyon sürecini doğrudan yürüten,
İstanbul Emniyetindeki beş şube müdürünü görevden aldı. Ardından aralarında
İstanbul Emniyet Müdürünün de bulunduğu 7 Emniyet müdürü, 13 Emniyet müdür
yardımcısı, 76’sı şube müdürü, 14’ü de daire başkanı olmak üzere toplam 110
personeli ya açığa aldı ya da pasif görevlere atadı. Görevden alınan personelin
yerine ise hemen yenilerini atadı.
Daha sonra; Adalet Bakanı Sadullah Ergin, aday
olduğu Hatay Büyükşehir Belediye Başkanlığı çalışmalarını yarıda keserek
Ankara’ya döndü ve HSYK’yı topladı. Toplantının ardından Bakanlık Müsteşarı
Bilal Erdem'in talimatıyla, bu rüşvet ve yolsuzluk operasyonu soruşturmasına 2
yeni savcı daha görevlendirildi. Böylece sorgulama sürecindeki oy çokluğu
aşamasında operasyon savcısını yalnız bırakmayı ve sonraki operasyonlar ile
ilgili bilgi edinmeyi hedefledi. Ardından hükümet bir kararname çıkararak, hem
kolluk kuvvetlerinin, hem de savcılarının operasyonlara ilişkin görev ve
yetkilerini belirleyen mevzuata ilişkin değişiklikler yaparak, bundan sonraki
olası operasyonlarda önceden haber almayı sağlayacak prosedürü oluşturdu.
Bunlar, Hükümetin operasyon esnasında ve
sonrasında kendisini koruma refleksiyle almış olduğu ilk tedbirlerdir. Onun bu
tedbirleri alma konusundaki azmi ve hırsı bile kendisinin nasıl bir tehditle
karşı kaşıya olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Zira operasyon, kendisini
doğrudan ilgilendiren birçok hukuk dışılığı bünyesinde barındırmaktadır.
Üstelik te kendisini bu zamana kadar seçmeninin gözünde büyüttüğü, üzerinden
prim yapıp karşısındakileri sürekli suçladığı “yolsuzluk” gibi hassas bir konu
üzerinden yapılmıştır. Sonuçta Hükümet, yerel ve genel seçimlerle birlikte
Cumhurbaşkanlığı seçiminin de yapılacağı önemli bir dönemece girerken halka
hesap verme durumuna getirilip, güven sarsıcı bir ortamın içine çekilmek
istenmiştir.
Karşı tarafa gelince: Bu konuda bütün kamuoyu
aynı kanaattedir. Olayın arkasında da, hükümetin karşısında da Cemaat vardır.
Zaten bu zamana kadar, özellikle 2010 Anayasa Referandumundan sonra yargı
kurumlarının yeniden düzenlenmesiyle Cemaatin yargıda etkin hale gelmesinin
ardından defalarca karşı karşıya gelmişlerdir. Dershanelerin kapatılmasının
gündeme gelmesiyle ikisi arasındaki çekişme kavgaya dönüşmüştür. Operasyonun
ardından da resmen kılıçlar çekilmiş, fiili müdahalelerle birlikte; medya
üzerinden karşılıklı suçlamalar, birbirlerine hakaretler, küçük düşürücü ifadeler,
beddualar ve bedduaların iade edilmesi gibi farklı söylemlerle devam etmiştir.
Cemaate göre de Hükümet kendilerini bitirmek
istemektedir. Taraf Gazetesi yazarı Mehmet Baransu’nun 2004 yılına ait “Gülen
ve Cemaati Bitirme Planı” içerikli MGK tutanaklarını servis etmesiyle Cemaat, Hükümetin
kendisiyle ilgili gerçek yüzünü ifşa etmeye çalışmıştı. Bu belgelerin sızdırılması
o günün konjonktürü açısından birebir “bitirme” durumunu yansıtmıyor olsa da,
Fethullah Gülen’in bu konudaki açıklamaları dikkat çekiciydi. Gülen, hükümete
karşı güveninin sarsıldığını ve hayal kırıklığına uğradığını belirttiği
konuşmasında şu ifadeleri kullandı: "Ben yoksa o meseleye nasıl bakardım
biliyor musunuz? Hudeybiye Sulhu gibi bakardım. Derdim ki: ‘O mevzuda problem
çıkarmamak için, bütün o mevzuyu negatif hale getirmemek için, fonksiyonu
yitirmemek ve bertaraf edilmemek için muvakkaten bir tavizden ibaretti bu.
Fakat sonra meselenin üzerine gidilmemek suretiyle, mesele pozitif olarak
değerlendirildi.’ Bu nazarla bakar, işi hüsn-ü zanla yumuşatır ve maşerî vicdana
da meseleyi öyle duyurmaya çalışırdım. Şimdi denen, edilen şeylerle şahsen
benim kolum, kanadım kırıldığı gibi, dilime de bir kilit vuruldu."
Taraf Gazetesi yazarı Emre Uslu, AKP’nin
Cemaati bitirmek için düğmeye bastığı yolunda bir haber yayınlamıştır. 25
Aralık tarihli “haberler.com” sitesinde yer alan habere göre, AKP dört adımlı
bir planı uygulamaya koymak suretiyle Cemaatle ilgili süreci sona erdirme
yoluna gidecektir. Emre Uslu’nun şahsi Facebook hesabında "Cemaati Bitirme
Stratejisi Uygulamaya Konuyor" başlığıyla yayınladığı bu yazıya göre
Cemaate örgüt soruşturması başlatılacak, üstelik bu plan bu gün yani yolsuzluk
soruşturmasının etkisiyle alınmış bir karar değil. Yazıdan anlaşıldığı
kadarıyla böyle bir plan zaten vardı ancak seçimler sebebiyle erteleniyordu,
yaşanan bu son gelişmelerle erkene alınmış oldu. Ayrıca Cemaate karşı büyük bir
tasfiye de gündemde. Emre Uslu bunu da; “Yeni tasfiye hamlesi için Ak Parti İl
Başkanları Toplantısı aniden öne çekildi ve il Başkanlarından il ve ilçelerindeki
kamu kurumlarında çalışan Müdür-Müdür yardımcısı konumundaki cemaate yakın
görevlilerin isim listesi istendi. Bu listeler alınıp MİT veri tabanındaki
fişleme bilgileri ilave ederek ve Valilere verilerek tasfiye düğmesine
basılacak” şeklinde açıklıyor.
İki taraf arasında yaşanan bu gerilimi sürekli
olarak hissediyorduk ancak, son bir–iki ay öncesine kadar bunu hep bir menfaat
çekişmesi olarak değerlendirdik. Anacak bu konuda şu açıklamayı yapmak ta
yanlış olmaz: Evet başlangıçta, başta kadrolaşma olmak üzere ikisi arasında
menfaat eksenli bir çekişme vardı. Dershanelerin kapatılması konusu gündeme
geldiğinde ise artık olay çoktan kavga boyutuna varmıştı. Ancak şu son olay
meselenin arkasında siyasi bir planın yattığını gösteriyor.
Oysa biz biliyoruz ki; her ikisinin Türkiye
üzerinde bir ortak düşmanları yani İngiliz uzantısı olan “Ulusalcılar” vardı.
Bu ortak düşmana karşı hem AKP Hükümeti, hem de Cemaat daha düne kadar
birbirlerine göbekten bağlıydılar. Onlar Amerika’nın Türkiye üzerinde biri
siyasi açıdan, diğeri de devlet kadrolarını ele geçirme açısından
Ulusalcıları/İngiliz varlığını yok etmek için kullandığı en önemli iki
aktörüydü. Çünkü daha önce iki defa Türkiye üzerinde İngilizlere siyasi açıdan
yenik düşen Amerika, kurumları ele geçirmeden nüfuzunu yerleştiremeyeceğini
anladı ve çok uzun bir sürecin ardından Cemaat vasıtasıyla kurumlara sızarak
iktidara gelen adamına güçlü bir destek sağlamak suretiyle İngiliz
hegemonyasının sonunu getirdi. Bu ikisi, Amerika’nın desteğiyle Türkiye’de düşünülmesi
bile zor olan Ulusalcılara ait kırmızıçizgileri ortadan kaldırıp kadrolarını
dağıttılar.
Ancak 2010 yılında yapılan referandumun
ardından kurumlar üzerinde meydana gelen değişiklik Cemaatin buralara
yerleşmesine neden oldu. Özellikle HSYK’ nın (Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu)
yapısının değişmesi ve oluşan yeni kadrolar Cemaatin işine yaradı ve onlar
yargının kontrol mekanizması niteliğindeki bu kurumu içerisinde güçlü hale
geldiler. Ardından Ergenekon ve Balyoz gibi statükoya darbe vuran davaların mahkemelerini
yani Özel Yetkili Mahkemeleri HSYK üzerinden ele geçirdiler ve başta KCK
operasyonları olmak üzere çok sayıda örgüt operasyonuna imza attılar. Özellikle
MİT (Milli İstihbarat Teşkilatı) Müsteşarı ile üst düzey yetkililerine karşı
KCK davası kapsamında yaptıklarıyla Hükümeti çileden çıkardılar. Aralarında
hissedilebilen ilk çekişme de o zaman gerçekleşti. Hükümet tartışmalı bir
süreçten sonra kontrol dışına çıkan bu mahkemeleri kapatma yoluna gitti.
Anayasa Süreci:
Birbirlerine girdikleri son iki aylık dönemde,
dershanelerin kapatılması sürecini erkene alan hükümet, kavgayı başlatan
taraftır. Hükümetin bu hamlesinin ardından Cemaat saldırıya geçmiştir. Başbakan
Erdoğan’ın dershanelerin kapatılması konusundaki ani ve fevri çıkışı, süreci
yolsuzluk operasyonunun öncesindeki kavga ortamına taşımıştır. Görüldüğü
kadarıyla bunun altında da Anayasa değişikliği ile ilgili yaşananlar
yatmaktadır. Hükümet çok istediği ve toplumu 2011 seçimlerinin öncesinden bu
yana sürekli hazırlamaya çalıştığı Anayasa değişikliğini Cemaat ile
anlaşamamasından dolayı gerçekleştirememiştir. Zira Hükümet başından beri
muhalefetin anayasa değişikliği konusunda problem çıkarmasından yakınırken,
gerekirse yeni anayasa için oluşturulan komisyonu dağıtarak anayasayı
referandumla da olsa değiştirme vaadinde bulunmuştur. Nitekim çok küçük bir
destekle bunu gerçekleştirebilecek güce de sahipti. Hatta Başbakan Erdoğan,
meclis tatile girmeden önce muhalefete çağrıda bulunarak üzerinde uzlaşılan
maddeleri geçirme teklifinde bile bulunmuştur. Erdoğan 8 Mart 2013 tarihinde
Türk Parlamenterler Birliği'nin Parlamento dergisinde verdiği mesajda: “Uzlaşma
Komisyonu bir teklif ortaya çıkaramazsa biz AK Parti olarak kendi taslağımızı
müzakereye açarız. Önce B planımızı uygulamaya koyar CHP, olmazsa MHP'nin
kapısını çalar konsensüs ararız. Bundan bir netice alamazsak C planını devreye
sokar, taslağımızı BDP'ye götürürüz. Referandum için gerekli olan 330 oyu
bulduğumuzda da taslağımızı milletimize götürürüz. Bizim, hem milletimize, hem
de genç nesillere bir şeyi ispat etmemiz gerekiyor. Bu milletin teşekkül
ettirdiği Meclis'in, bir anayasa yapacak güce, birikime, tecrübeye sahip
olduğunu göstermemiz gerekiyor. Bir anayasa yapamamak, demokrasi karşıtlarının
eline koz vermek, sivil iradenin özgüvenini zayıflatmaktır” sözleriyle bu
konudaki kararını ve kendisine olan güveni göstermiştir. Hatta Erdoğan aynı
röportajda; ”Masadan kalkmayı hiç kimse tarihe, millete ve ülkeye izah
edemez... Bu fırsatı kim teperse tarih karşısında bunun hesabını asla veremez.
Onun için AK Parti masadan kalkan taraf olmayacak” ifadeleriyle anayasa
konusunda masadan kalkan taraf olmayacaklarını da beyan etmiştir.
Başbakanın bu kararlılığına rağmen komisyonun
üzerinde anlaşılan 60 maddeyi Meclisten geçirme konusunda 7 Kasım’da yaşanan
sıkıntının ardından, 18 Kasım’da Meclis Başkanı aynı zamanda Anayasa Komisyonu
Başkanı Cemil Çiçek’in Komisyondan çekilmesiyle komisyon fiilen dağılmış oldu.
19 Kasım’da da AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Anayasa Uzlaşma Komisyonu üyesi
Mustafa Şentop, komisyonun Meclis Başkanlığında kurulduğunun altını çizerek,
Meclis Başkanının başkanlıktan çekilmesi halinde böyle bir komisyonun artık
olamayacağını belirtip, başkanın çekilmesiyle birlikte komisyonun hukuken
varlığını sona erdirdiğini açıkladı. Böylelikle Başbakanın söylemlerine
karşılık masadan çekilen taraf AKP olmuş oldu. Artık yeni anayasa süreci sona
ermiştir ve referandum için yeterli süre de yoktur.
İşte Başbakan’ın Cemaate dershaneler üzerinden
hesap sorduğu süreçle, Anayasa görüşmelerinin bittiği süreç aynıdır. Anayasa
Uzlaşı Komisyonu ile yeni anayasanın yapılamayacağı daha bu işin başında
belliydi. AKP toplumsal mutabakat anayasası söylemi ile yola çıktığı için
mecliste grubu bulunana partilerle göstermelik bir komisyon oluşturdu. Hiçbir
sonuç çıkmayacağı bilindiği halde bu komisyonun görev süresi defalarca
uzatıldı. AKP’nin amacı “denedik olmadı” yaklaşımıyla kendi anayasa tasarısını
referandumla da olsa geçirmekti. Zaten Başbakan bunun sinyalini defalarca
verdi. Ancak referanduma cesaret edemedi, çünkü kendi içerisinde uzlaşı
sağlayamadı. Bu yüzden de referanduma gidemedi ve Anayasa Uzlaşı Komisyonunun
görev süresini uzatıp durdu. Başkanlık sisteminin yeni anayasayla birlikte suya
düşmesinden sonra, AKP’nin iç tüzüğü gereği Erdoğan için Cumhurbaşkanlığından
başka bir seçenek te kalmadı. Bu ise Erdoğan’ın daha pasif bir görevde kalması
anlamına gelmektedir. İşte Erdoğan bunun için Cemaate sinirlenip dershaneler
üzerinden saldırdı.
Cemaat ise yapılacak yeni anayasanın kendi
gücünü zayıflatacağını ve kadrolarını kaybedeceğini çok iyi gördü. Zira Cemaat,
yeni anayasa taslağında yer alan başkanlık sistemi ile ortaya çıkacak yeni
tabloda gücün tek elde toplanacağının farkındadır. Onlar bu ismin Erdoğan
olacağının da çok iyi farkına varmışlardır. Bu ise neredeyse üç yıldan beri
çekişip durdukları Erdoğan karşısında yenik duruma düşmeleri anlamına
gelmekteydi. Bu, Cemaatin yeni anayasaya sıcak bakmamasının birinci nedenidir.
Diğer bir neden ise, daha 2010 yılında yapılan
anayasa referandumuyla yapısı düzenlenen ve İngilizlerin elinden kurtarılan
HSYK’nın dolayısıyla da yargının, yeni anayasa tasarısı ile tamamen değiştirilmek
istenmesidir. Aynı zamanda yüksek yargının yapısı da bu yeni tasarı ile yeniden
düzenlenmek istemiştir. Bunun anlamı ise Cemaatin yargıdan temizlenmek
istemesidir. Yani açıkça Cemaatin hedef alınmasıdır. İşte bu nedenlerle Cemaat
yeni anayasa konusuna sıcak bakmamış ve Erdoğan’a destek vermemiştir. 2011
seçimlerinden bu yana taraflar arasında gerilimin düşmemesinde bu durumun
etkisi vardır. Zira sistem içerisinde Cemaati güçlü kılan seçimlerde sahip
olduğu yüzde değil, devletin kurumları üzerindeki kadrolarıdır. Bu nedenle
hükümetle bu şekilde bir çekişmenin içerisine girebilmektedir.
Süreçle ilgili gelişmeler ve bunlara bağlı
tahlillerin ışığında görüyoruz ki; yapılan bu operasyonla hükümete ciddi bir
darbe vurulmak istenmiştir. Darbe vurmak isteyen tarafta ise Cemaat vardır. En
azından bu operasyonu gerçekleştiren savcı ve kolluk kuvvetleri açısından
bakıldığında ve tarafların birbirlerine yaptıkları suçlamalar göz önüne
alındığında durum bu şekildedir. Ayrıca AKP içerisindeki tasfiye ve istifalar
da aynı noktaları işaret etmektedir. Cemaat medyasının operasyonu övmek suretiyle
hükümetin aleyhinde bir yayın politikası izlemesi Cemaatin bu operasyon
üzerindeki etkisini belirginleştiriyor. Yani özetle mesele Cemaat-AKP
kapışmasıdır ve yapılan yolsuzluk operasyonunun altında yatan neden de budur.
Aslında aydınlatılması gereken konuların
başında bir cemaatin siyasi bir otorite karşısında gücü ne olabilir? Evet,
Cemaat Türkiye’de kadrolaşma açısından bir güçtür. Emniyet ve yargı üzerindeki
hâkimiyetleri ortadadır. Bu gün AKP Hükümeti ordu içerisinde bir mesafe kat
edebildiyse bunda Cemaatin payı vardır. Cemaatin ABD’nin evrensel bir hareketi
olduğu da kabul edilebilir. Zira şu anda dünya üzerinde toplam 2000 civarında
okul vardır. Bunlar bulundukları ülkelerde özellikle elit tabakaya hitap
etmektedirler ve eğitim stratejileri de bellidir. Cemaat, “Ilımlı İslam”
projesinin dünya üzerindeki önderidir. Ayrıca “Dinler Arası Diyalog” düsturuyla
Müslümanları kâfirlere karşı hoşgörü ekseninde toplamakla meşgul bir projenin
de liderliğini yapmaktadır. Tamam, ama Cemaat siyasi bir güç değildir.
Şöyle ki; tek parti dönemini saymazsak Türkiye
Cumhuriyeti tarihinin en güçlü Hükümeti AKP Hükümetidir. Başbakan’ın tabiriyle
“muktedir” hale gelmiş bir hükümettir. Dolayısıyla cemaat olarak böyle bir
hükümete karşı bir operasyon yapabiliyor ve onu gafil avlayabiliyorsunuz.
Üstelik polisinden savcısına kadar yaklaşık iki yıl süren bir çalışma ve altı
ay süren bir takip yapıyorsunuz ve bundan bu hükümetin haberi dahi olmuyor.
Sonra, böyle bir operasyonun siyasi açıdan getiri ve götürü dengesini kim
hesaplıyor? Operasyon zamanını kim neye göre belirliyor? Savcılardan kolluk
kuvvetlerine ve yargı mekanizmasının işleyişine kadar sevk ve idareyi hükümete
rağmen kim gerçekleştiriyor? Ve hepsinden önemlisi böyle bir operasyona kim
karar veriyor?
Bu Cemaatin kendi başına karar verip yapacağı
bir iş değildir. Bir Cemaatin gücü ne kadar fazla ve kadroları ne kadar derin
olsa da böyle bir operasyona cesaret etmesi zordur. Bu iş darbe işi gibi değildir,
çünkü operasyondan sonra hükümetin eline düşmek ve bu işin altında kalmak gibi
çok riskli bir durum söz konusudur. Sonuçta bu operasyonun üzerinde Cemaatin
bir rolü vardır, o da bu operasyonun Cemaatin gücünün kullanılarak
yapılmasıdır. Yoksa operasyonu yapan Cemaatin kendisi değildir, zaten böyle bir
şey mümkün de değildir.
Operasyon, öncesi ve Türkiye’nin yeni
dönemiyle ilgili şu tahlilleri yapmak sanırım çok ta yanlış olmaz:
Anlaşıldığı kadarıyla Türkiye’nin yeni dönem
(seçimler sonrası) siyasetinde Başbakan Erdoğan bir rol düşünülmemektedir. Bu
yıkıcı operasyonun ardında yatan öncelikli neden budur. Bu operasyon O’nu
zayıflatmak ve sıkıntıya sokmak amaçlı olduğu kadar, bu konuda O’na yönelik bir
mesaj niteliği de taşımaktadır. Zaten Başbakan Erdoğan’da söylemlerinde,
yapılan yolsuzluk operasyonuyla ilgili olarak doğrudan Cemaate değil de O’nun
arkasındakilere dikkati çekmiştir. Yoksa iplerin zaten koptuğu bu noktada
doğrudan Cemaati suçlaması hiç de zor değildi.
Yukarıda bahsetmeye çalıştığımız gibi, Anayasa
değişikliği konusunda yaşanan çıkmazın nedeni de budur. Eğer Anayasa
referandumla dahi geçmiş olsaydı, Başbakan Erdoğan’ın önü açılmış olacaktı. Bu
engellenerek Başbakanın önünde yalnızca Cumhurbaşkanlığı seçeneği
bırakılmıştır. Bu ise Türkiye’de “siyaset üstü” olarak adlandırılan
Cumhurbaşkanlığı makamında Başbakan Erdoğan’ın siyasi açıdan pasifize edilmesi
anlamına gelmektedir. Başbakanın aktif siyaseti devam ettirebilmesi için önünde
tek bir seçenek kalmıştır, o da parti iç tüzüğünü değiştirerek yeniden
seçilebilmesinin önünü açmaktır. Ancak bu konuda da bu zamana kadar yapmış
olduğu çalışmalar, özellikle ekibini belediye başkanlıklarına aday olarak
yönlendirme girişimleri bu hususun da işlemeyeceğini göstermektedir. Ayrıca
böyle bir değişiklik, çok kararlı olduğu bir konuda kendi sözünü yemesi anlamına
da gelecektir.
Kısacası Türkiye siyaseti üzerinde şu an için
söz sahibi olan güç Amerika’dır. Son dönemde ve bu gelişmelerin hemen öncesinde
muhalefet kanadından Sarıgül ve Kılıçdaroğlu ile yapılan görüşmeler dikkat
çekicidir. Türkiye’de üç dönem süren Erdoğan Hükümetiyle önemli bir değişim
yaşanmıştır. İktidara ilk geldiği dönemlerdeki süreç tek taraflı bir güce
ihtiyacın olduğu bir süreçti, çünkü karşısında yok edilmesi gereken başka bir
güç vardı. Dolayısıyla Erdoğan’ın mizacı buna uygundu ve bir tarafın sevgisini
kazanırken diğer tarafın nefretini kazanmıştır. Ancak Erdoğan, bu sürecin
aşılmasıyla görev süresini de tamamlamış görünmektedir.
Dolayısıyla yapılan bu yolsuzluk operasyonunu,
her ikisinin de iplerini elinde bulunduran Amerika tertiplemiş ve ikisi
arasında var olan çekişmeyi bu şekilde değerlendirmiştir. Bunu yaparken güç
olarak ta Cemaatin yargı ve emniyet içerisindeki kadrolarını kullanmıştır.
Bunun Hükümete karşı yapılmış ağar bir saldırı olduğu ve Erdoğan’ın bütün
çevresiyle birlikte sıkıştırıldığı düşünülürse, bundan sonraki süreç için
ABD’nin yeni siyasi aktörlerle yola devam etmek isteyeceği sonucu da pekiştirilmiş
olur.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış