Allah Resulü’nün Hicret
günü “şehirlerin anası” Mekke’den çıkarılırken son bir kez ardına dönüp bakarak
yaşlı gözlerle: “Ey şehir senden çıkarılmasaydım vallahi seni asla terk
etmezdim” diyerek; Mekke içerisinde bulunan Allah’ın korunmuş evi olan
Kâbe’yle, Nübüvvetinin ilk sözünü işitmiş olduğu Hira’yla, uğrunda İslam’ın ilk
şehidinin kanının aktığı toprakla vedalaşması halen gözlerimizin önünde canlı
bir şekilde durmaktadır.
Bu söz, sırf inançları
yüzünden bir avuç Müslümana reva görülen ve en hafif cezanın horlanmak,
azarlanmak olduğu, tahammülün çok güç, insan sabrının sınırlarını zorlayan daha
bin bir çile ve işkencenin çekildiği, kutlu belde Mekke’ye duyulan vefanın,
muhabbetin ve özlemin beyanından başka bir şey değildi.
Gelmiş geçmiş tevhit
inançlarının merkezi ve Müslümanların da kıblesi olan Kâbe’nin bulunduğu, Rasulullah’ın
dünyaya teşrif buyurdukları, Nübüvvet kitabı Kuran’ın ilk ve son sözünün
indirildiği Mekke; istisnasız biz inananların gönüllerinde taht kurmuş,
tartışmasız çok özel bir yeri olan mukaddes bir beldedir.
Bu söylemlerimizin
kanıtı niteliğinde olan uygulamaların en son örneğini ecdadımız Osmanlı eserlerinde
görmekteyiz. Osmanlı, İslam Devletinin toprağı olan Mekke’de, Kâbe’den yüksek
imara izin vermemiştir. Yine Osmanlı, son döneminde inşa ettiği hicaz demiryolu
hattı mukaddes belde Medine’ye ulaşınca, Rasulullah’ın ruhaniyetini rahatsız
etmemek için rayların altına keçe döşemiştir. Hatta 5-6 km’lik bir güzergâhta
sessiz lokomotifler çalıştırılarak çıkacak gürültünün mukaddes beldeye, maneviyatına
saygısızlık olacağı gerekçesi ile ne kadar hassas ve ince düşündüklerini
görmekteyiz. Ecdadımız fetih edildiği günden sonra ümmetin göz bebeği olan
mukaddes belde ve Haremi Şerifin hizmetkârı olup, Müslümanlar için hiçbir fedakârlıktan
kaçınmamışlardır.
Mekke ecdadımız gibi günümüz
Müslümanları için de hiç gitmemiş olsalar bile hasretle özlenen, sonsuz bir
hürmet ve muhabbet beslenen, manevi değerinin hiçbir şeyle ölçülemeyeceği
kutsal bir beldedir. Lakin ümmetin kutsal saydığı bu beldeye sevgisini dahi çok
gören günümüz şirk ehli, kasıtlı bir biçimde suni gündemler oluşturup
Müslümanlar için hayati önem taşıyan Mekke’nin fethi gibi İslami gündemlerden
özellikle uzaklaştırılmak istenilmektedir.
Bu serzenişimizin nedeni
ise: Önümüzdeki günlerde 1443. Seneyi Devriyesini idrak edeceğimiz Mekke
fethinin yıldönümünün yine unutturulmuş olmasıdır! Hakeza “Ümmül Kura” ismi,
bizim gibi dili Arap olmayan Müslüman’ların literatüründen çoktan silinmiştir
bile… Ve ne yazık ki İslami değerlere uygulanan bu karantina sonucu artık
ümmet, Mekke fethi gibi İslam fetih tarihinin en önemli kilometre taşını hatırlamakta
dahi zorlanıyor, hatırlatıldığında ise nasıl yâd edeceğini bilmiyor!
İslam Ümmeti için son
derece hassas, hayati bir konumda olması gereken Mekke fethinin yıl dönümü bu
gün şeklen dahi kutlanmıyor ise, basit bir gündem gibi sıradanlaştırılmasının
ardındaki sebep İslam ümmetinin daldığı son yüzyılına damga vuran ölüm
uykusundan uyanma ihtimalinden başka ne olabilir dersiniz?
Aksi takdirde ümmetin kıyama
kalkarak üzerine serpilen bu ölü toprağını silkelemesi, mukadderatına ecdadı
gibi sahip çıkması an meselesidir. Velhasıl bu gün ümmet İslam’ın kutsal saydığı
belde, mekân ve eserler üzerinde tasarrufunu yitirmiş vurgun yemiş durumu ayan
beyan ortadadır. Yoksa Hz. Ömer (r.a.) döneminde fetih edilerek İslam toprağına
katılan Kudüs, Müslümanların da ilk
kıblesi olan mescidi Aksa, Yahudi varlığının işgali altında olur muydu hiç? Ya daha dün Amerikanın necis postalı
Afganistan ve Irak’ta kaç mescidi, türbeyi kirletti, bombalayıp yıktı…? Dahası
bu haksız, kalleş savaşta kafirlerin işgalci askerlerinin, yüce kitabımız Kur’an’ı hedef tahtasına koyup ateş edilmesi gibi daha bir çok kutsalımıza
el ve dil uzatıldığını dehşetle izlemedik mi…? Ve bugün, aşağılık Baas rejimi
Şam, Halep, Humus ve Dera’da Müslümanlara daha neler yapacak kim bilir…?
Yukarıda birkaç elim
örnekle bahsettiğim, İslam ümmetinin istisnasız her gün geçirdiği bu travmaların
sebebi; kâfirlerin modern silahlı askeri güçleri veya Müslümanları soyarak elde
ettikleri servetlerinin çokluğu değildir. Bilakis sebep: Müslümanlar nezdinde hayat memat mesabesinde
olması gereken, Hicret, Hilafet, Fetih, Cihat ve Nusret gibi son derece önemli
İslami bu kavramların Müslümanların hayatlarından uzaklaştırılmasıdır. Hatta
bugün öyle ki müminlerce bu kavramların zikredilmesi dahi suç sayılmakta ve bu
kavramlar adeta ablukaya alınarak sıkı bir ambargo uygulanmaktadır.
Kâfirler, İslam’ın
getirdiği bu mukaddes kavram ve ilkelere amansız bir savaş açarak üzerine uyguladığı
ambargo ve yasaklar yeterli olmamış olacak ki, bu kavram ve ilkeleri kelime
oyunları ile gerçek anlamlarından saptırarak, uzaklaştırma işini çağımız müsteşrikleri
eli ile gerçekleştirmektedir. Kendilerince cihadı; savunma savaşı, Hicreti; göç
etmek, koskoca Hilafeti de ilk dört Raşit Halife dönemine hasretmektedirler.
Amaçları kâfirlerin Müslümanlar üzerinde kurdukları tahakkümlerinin devamını
sağlamak içindir. Müsteşrikler bu kavramlar üzerindeki ölümcül ihanetlerini, tabiri
caizse suya sabuna dokunmadan ustalıkla içlerini boşaltarak servis etmekte,
hatta yok sayıp hafife almaktadırlar! Dahası müsteşriklerin bu pervasız
maharetlerini bizzat Allah Resulünün kişiliği ve risaleti üzerinden yapılan beyanatlarında
da gözlemlemekteyiz. Çoğu zaman Müslümanlara Allah Resulünün dünyadan el etek
çekmiş, yemez, içmez sofi tasvirleri çizerlerken, kimi zaman da sadece “gül peygamberliğini”
öne sürerler! Bazen de bu ihanetlerinde bir adım daha ileri giderek işlerine
geldiği şekli ile kılıç peygamberliğini mesnetsiz bir biçimde kullanarak
aşırıcı göstermektedirler! Günümüz müsteşriklerinin gerçeklerden uzak bu
mesnetsiz sözleri, geçmişte cahiliye Araplarının Rasulullahın dava ve daveti
karşısında sarf ettikleri boş sözlerine ne kadar da benzemektedir.
Bugün İslam ümmeti
düştüğü çıkışı olmayan bu zilletin labirentlerinden, göz gözü görmez karanlık
dehlizlerinden kurtulmanın yollarını samimiyetle arıyorsa şayet, o zaman yapması
gereken Müslümanların yegâne önderi, Allah’ın son Rasulü, Hz. Muhammed Sallallahu
Aleyhi ve Sellem’in getirdiği risaletini ve Nübüvvet mesajını iyi okumalıdır.
Çünkü, yaşlı gözlerle terk ettiği
Mekke’yi sekiz yıl gibi kısa bir süre sonra fethetmek için yola koyulan Muhammed
Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in risaleti, insanları şirkten, puta tapmaktan
vazgeçmeye ve bir olan Allah’a iman ederek yalnız O’na kulluk etme esası
üzerine kurulu idi. Bu esaslar o günün Mekkeli müşriklerinin heva ve heveslerinin
kanun sayıldığı, putlar üzerinden ticari rant ve itibar elde eden keyfi
uygulamaların son bulacağı anlamını taşımakta idi. Nitekim Rasulullahın
çağrısı, tebliğ ettiği ilahi kanunlar, kula kulluktan Allah’a kul olma esasına
yani tevhide dayanmakta idi.
Dün Allah’ın izniyle
hüzünle terk ettiği Mekke’yi bugün yine Allah’ın nusteriyle fethetmek için yola
çıkan Rasulullah, beraberinde tam on bin kişilik sahabelerden oluşan muzaffer
ordusu ile Mekke’ye yaklaşılırken; bir taraftan Allah’a hamd ediyor, bir
taraftan da yolculuk esnasında kendisine ilk vahiy indiği zaman Varaka b.
Nevfel’le arasında geçen şu konuşmayı düşünüyordu. Hani Varaka şöyle demişti: “Senin
bu gördüğün, Allah Tealâ’nın Hz. Musa’ya gönderdiği Namusu Ekber’dir
(Cebrail’dir); keşke senin insanları İslâm’a davet ettiğin günlerde genç
olsaydım. Kavminin seni vatanından çıkartacakları zaman keşke hayatta olsam…”
Bunun üzerine Rasulullah: “Onlar beni Mekke’den çıkaracaklar mı ki”
diye sordu? O da: “Evet! Zira senin gibi vahyi tebliğ etmiş bir kimse yoktur
ki düşmanlığa uğramasın. Şayet senin davet günlerine yetişirsem sana son
derecede yardım ederim” demişti. İşte bu konuşmanın üzerinden 21, Hicretten
de 8 yıl geçtikten sonra Rasulullah tekrar Mekke’ye dönüyordu.
Rasulullah Mekke’ye
girdiğinde, fethi kendisine nasip etmesinden ötürü Rabbine minnet ve şükranını
bildirircesine başını önüne eğdikçe, eğiyordu. Muhacir ve Ensar, Rasulullah’ın
etrafında adeta pervane olmuş, üzerine titreyerek kenetlenmiş bir halde Rasulullah’ın
Mescidi Haram’la vuslatını izliyordu.
Rasulullah önce Hacer-i
Esved’e doğru yöneldi ve onu selamladı. Sonra Kâbe’yi tavaf edip, Kâbe’nin
kapısına yöneldi ve cahiliye devrinde de anahtar sorumlusu olan Osman bin Talha’yı
çağırtarak Kâbe’yi açtırdı, içeri girdi. İlk önce orada bulunan putları birer
birer kendi elleriyle kırdı. Sonra da duvarlarda melekler için çizilmiş bazı
resimleri gördü. Yine duvarın bir yerinde Hz. İbrahim ile Hz. İsmail’in fal
okları çekiyor halde yapılmış resimlerini gördü. “Allah bunu yapanları
kahretsin! Vallahi, o ikisi hiçbir zaman fal oku çekmemişlerdir!” dedi.
Ardından bütün bu resimleri sildirdi. Kâbe’yi putlardan da temizletti. Kâbe’nin
içinde ve etrafında üç yüz altmış put bulunuyordu. Elindeki asası ile bunlara
vurup yüz üstü düşürüyor ve “Hak geldi, batıl yok olup gitti. Zaten batıl
her zaman yok olmaya mahkûmdur” mealindeki İsra suresi 8. ayetini
yüksek sesle okuyordu.
“Ümmül Kura’nın” fethi
İslam tarihinde öylesine derin mana ve hikmetlerle doludur ki; Mekke döneminde
işkence gören sahabelerin sembolü olan Bilali Habeşi (r.a) taşların altında ezilirken inleyerek söylediği
“ehad” sözünü, bu kez Kâbe’den tüm dünyaya ilan ediyordu.
Yeryüzünün kalbi olan
Mekke'nin fethi sadece İslam tarihinde değil, dünya tarihinde eşi, benzeri
görülmemiş müstesna bir olaydır. İmanlarına sadakat sebebiyle evlerinden,
yurtlarından zorla çıkarılan Rasulullah ve ashabı, Mekkeli müşriklerden öç
almamış ve kan dökmemiştir. Rasulullah, nefsi için kin ve intikam almayacağını
açıkça ortaya koyduğu bu davranışı ile Müslümanların gayesinin Allah’ın
rızasını kazanmak olduğunu göstermiş oluyordu. Bu yüce davranışıyla bütün
Mekkelilerin bir anda sevgisini kazanıyordu. Rasulullahın bu davranışından
cesaret bulan müşriklerin büyüklerinden olan, Attab kendini takdim ettikten
sonra O’na şunları söyledi: “Muhammed; ben büyük Attab’ım, yani İslâm’ın
büyük bir düşmanı, şimdi şahadet ediyorum ki, Allah’tan başka hiçbir İlah
yoktur ve yine şahadet ediyorum ki, Muhammed, Allah’ın elçisidir”. Bu olay,
dünya tarihinde emsali bulunmayan, ancak İslami uygulamalarla, hiçbir cebir ve
şiddet uygulamadan Mekkelilerin neredeyse tamamı Müslüman olmuştur. Akabinde Mekke’de,
İslam’ı hâkim kıldıktan hemen sonra şehrin fethi için gelmiş olan Medineli
askerlerden bir tekini bile bırakmaksızın şehirden çekilmiş ve Medine’ye geri
dönmüştür.
Nusretle gelen bu büyük fetih,
tevhit inancının kesin hâkimiyetini ilan etmiş, Arap Yarımadasında ilk İslam
devletinin de varlığı pekişmiştir.
Bu büyük fetih, Allah'ın,
kendisiyle dinini, Rasulünü, ordusunu, güvenilir taraftarlarını yücelttiği ve
kendisiyle, âlemlere hidayet sebebi kıldığı beytini ve beldesini kâfirlerin ve
müşriklerin ellerinden kurtarmıştır.
Rasulullahın getirdiği
peygamberlik mesajını anlamak, İslam’ı
tanımak, dindarlığın ruhunu kavramak açısından ziyadesiyle önemli bir ders
niteliğinde olan Mekke fethi tarihe nakşedilmiştir.
Binaenaleyh günümüz
Müslümanları eskiden olduğu gibi dünyanın efendisi, izzet, şeref ve haysiyet timsali
bir ümmet olmak istiyorsa bunu başka bir yerde değil, Rasulullahın nübüvvetinde
aramalıdır. Zira Rasulullah’ı tebliğ edip evinde oturan, inzivaya çekilen biri olmadığını; bilakis, Allah’ın
dinini yeryüzünde hâkim kılmak, ilahi kelimetullahı “Lailaheillallah Muhammeden
Rasulullah” olan en yüce sözünü layıkıyla yüceltmek için gönderilmiştir. Çünkü
İslam’ın getirdiği yüce idealler ve son peygamberin misyonu, ilkeleri bu
minvalde önüne çıkan anlayış ve kavramlara, putlara ve tağutlara herhangi bir
müsamaha göstermeyerek savaş açmıştır.
İslam geldiği günden
itibaren asla gayri İslami hiçbir uygulamaya göz yummamış, en küçük istismara
da izin vermemiştir. Esasen bu uygulamaların tamamı Allah’ın Resulleri
aracılığıyla insanlığa bildirdiği ve tüm inananlar üzerine vacip olan ilahi
emir ve nehiyleridir.
Dolaysıyla bu ilahi
kanunlar bu gün ben Müslüman’ım diyen birisi için hala tedavüldedir. Yapılması
gereken de yine Rasulullah gibi, asırlık
birikime sahip şerrin saldığı zehirli kökleri kurutup, koparıp atmaktır. Yoksa günümüzde olduğu gibi İslam’ın oruç ve
namazla daraltılmasına, kurban kesmenin Müslümanlık, hacca gitmenin de doruk
noktaya tırmanmak olduğunu zannedip, dünyanın idaresini mümin olmayanlara terk
edenlerin içine düştükleri çelişki ne kadar açık seçik önümüzde durmaktadır.
Evine kapanıp meydanları başkalarına terk etmeyi bir nevi fazilet zannedenler
ne kadar açık bir yanılgı içindedirler!
Sonuç olarak günümüz İslam
davetçilerine Rasulullahın akıl almaz bir süre içinde, zaferle sonuçlanan
başarılarında büyük bir ibret olduğunu, İslam’ın bu yolla yeniden zafere
ulaşacağını hatırlatırız. İslam ile arınmak, kalkınmak için yürüyen ve onun
sancağını taşıyanlara yardım eden Allah, bunun en büyük delilidir.
Rabbimizden, Rasulullahın
İslam’la yoğrulmuş ve İslam yolundaki çalışma azmini, karalılığını, cesaretini,
sabrını örnek alarak vasat ümmet olmamızı ve O’na nasip ettiği beldelerin ve
gönüllerin fethinin benzerlerini bizlere de nasip etmesi diliyoruz.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış