ÜMMÜL KURA’NIN FETHİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Murat Altın

Allah Resulü’nün Hicret günü “şehirlerin anası” Mekke’den çıkarılırken son bir kez ardına dönüp bakarak yaşlı gözlerle: “Ey şehir senden çıkarılmasaydım vallahi seni asla terk etmezdim” diyerek; Mekke içerisinde bulunan Allah’ın korunmuş evi olan Kâbe’yle, Nübüvvetinin ilk sözünü işitmiş olduğu Hira’yla, uğrunda İslam’ın ilk şehidinin kanının aktığı toprakla vedalaşması halen gözlerimizin önünde canlı bir şekilde durmaktadır.

Bu söz, sırf inançları yüzünden bir avuç Müslümana reva görülen ve en hafif cezanın horlanmak, azarlanmak olduğu, tahammülün çok güç, insan sabrının sınırlarını zorlayan daha bin bir çile ve işkencenin çekildiği, kutlu belde Mekke’ye duyulan vefanın, muhabbetin ve özlemin beyanından başka bir şey değildi.

Gelmiş geçmiş tevhit inançlarının merkezi ve Müslümanların da kıblesi olan Kâbe’nin bulunduğu, Rasulullah’ın dünyaya teşrif buyurdukları, Nübüvvet kitabı Kuran’ın ilk ve son sözünün indirildiği Mekke; istisnasız biz inananların gönüllerinde taht kurmuş, tartışmasız çok özel bir yeri olan mukaddes bir beldedir.

Bu söylemlerimizin kanıtı niteliğinde olan uygulamaların en son örneğini ecdadımız Osmanlı eserlerinde görmekteyiz. Osmanlı, İslam Devletinin toprağı olan Mekke’de, Kâbe’den yüksek imara izin vermemiştir. Yine Osmanlı, son döneminde inşa ettiği hicaz demiryolu hattı mukaddes belde Medine’ye ulaşınca, Rasulullah’ın ruhaniyetini rahatsız etmemek için rayların altına keçe döşemiştir. Hatta 5-6 km’lik bir güzergâhta sessiz lokomotifler çalıştırılarak çıkacak gürültünün mukaddes beldeye, maneviyatına saygısızlık olacağı gerekçesi ile ne kadar hassas ve ince düşündüklerini görmekteyiz. Ecdadımız fetih edildiği günden sonra ümmetin göz bebeği olan mukaddes belde ve Haremi Şerifin hizmetkârı olup, Müslümanlar için hiçbir fedakârlıktan kaçınmamışlardır. 

Mekke ecdadımız gibi günümüz Müslümanları için de hiç gitmemiş olsalar bile hasretle özlenen, sonsuz bir hürmet ve muhabbet beslenen, manevi değerinin hiçbir şeyle ölçülemeyeceği kutsal bir beldedir. Lakin ümmetin kutsal saydığı bu beldeye sevgisini dahi çok gören günümüz şirk ehli, kasıtlı bir biçimde suni gündemler oluşturup Müslümanlar için hayati önem taşıyan Mekke’nin fethi gibi İslami gündemlerden özellikle uzaklaştırılmak istenilmektedir.

Bu serzenişimizin nedeni ise: Önümüzdeki günlerde 1443. Seneyi Devriyesini idrak edeceğimiz Mekke fethinin yıldönümünün yine unutturulmuş olmasıdır! Hakeza “Ümmül Kura” ismi, bizim gibi dili Arap olmayan Müslüman’ların literatüründen çoktan silinmiştir bile… Ve ne yazık ki İslami değerlere uygulanan bu karantina sonucu artık ümmet, Mekke fethi gibi İslam fetih tarihinin en önemli kilometre taşını hatırlamakta dahi zorlanıyor, hatırlatıldığında ise nasıl yâd edeceğini bilmiyor!

İslam Ümmeti için son derece hassas, hayati bir konumda olması gereken Mekke fethinin yıl dönümü bu gün şeklen dahi kutlanmıyor ise, basit bir gündem gibi sıradanlaştırılmasının ardındaki sebep İslam ümmetinin daldığı son yüzyılına damga vuran ölüm uykusundan uyanma ihtimalinden başka ne olabilir dersiniz?

Aksi takdirde ümmetin kıyama kalkarak üzerine serpilen bu ölü toprağını silkelemesi, mukadderatına ecdadı gibi sahip çıkması an meselesidir. Velhasıl bu gün ümmet İslam’ın kutsal saydığı belde, mekân ve eserler üzerinde tasarrufunu yitirmiş vurgun yemiş durumu ayan beyan ortadadır. Yoksa Hz. Ömer (r.a.) döneminde fetih edilerek İslam toprağına katılan Kudüs,  Müslümanların da ilk kıblesi olan mescidi Aksa, Yahudi varlığının işgali altında olur muydu hiç?  Ya daha dün Amerikanın necis postalı Afganistan ve Irak’ta kaç mescidi, türbeyi kirletti, bombalayıp yıktı…? Dahası bu haksız, kalleş savaşta kafirlerin işgalci askerlerinin, yüce kitabımız Kur’an’ı  hedef tahtasına koyup  ateş edilmesi gibi daha bir çok kutsalımıza el ve dil uzatıldığını dehşetle izlemedik mi…? Ve bugün, aşağılık Baas rejimi Şam, Halep, Humus ve Dera’da Müslümanlara  daha neler yapacak kim bilir…?

Yukarıda birkaç elim örnekle bahsettiğim, İslam ümmetinin istisnasız her gün geçirdiği bu travmaların sebebi; kâfirlerin modern silahlı askeri güçleri veya Müslümanları soyarak elde ettikleri servetlerinin çokluğu değildir. Bilakis sebep:  Müslümanlar nezdinde hayat memat mesabesinde olması gereken, Hicret, Hilafet, Fetih, Cihat ve Nusret gibi son derece önemli İslami bu kavramların Müslümanların hayatlarından uzaklaştırılmasıdır. Hatta bugün öyle ki müminlerce bu kavramların zikredilmesi dahi suç sayılmakta ve bu kavramlar adeta ablukaya alınarak sıkı bir ambargo uygulanmaktadır.

Kâfirler, İslam’ın getirdiği bu mukaddes kavram ve ilkelere amansız bir savaş açarak üzerine uyguladığı ambargo ve yasaklar yeterli olmamış olacak ki, bu kavram ve ilkeleri kelime oyunları ile gerçek anlamlarından saptırarak, uzaklaştırma işini çağımız müsteşrikleri eli ile gerçekleştirmektedir. Kendilerince cihadı; savunma savaşı, Hicreti; göç etmek, koskoca Hilafeti de ilk dört Raşit Halife dönemine hasretmektedirler. Amaçları kâfirlerin Müslümanlar üzerinde kurdukları tahakkümlerinin devamını sağlamak içindir. Müsteşrikler bu kavramlar üzerindeki ölümcül ihanetlerini, tabiri caizse suya sabuna dokunmadan ustalıkla içlerini boşaltarak servis etmekte, hatta yok sayıp hafife almaktadırlar! Dahası müsteşriklerin bu pervasız maharetlerini bizzat Allah Resulünün kişiliği ve risaleti üzerinden yapılan beyanatlarında da gözlemlemekteyiz. Çoğu zaman Müslümanlara Allah Resulünün dünyadan el etek çekmiş, yemez, içmez sofi tasvirleri çizerlerken, kimi zaman da sadece “gül peygamberliğini” öne sürerler! Bazen de bu ihanetlerinde bir adım daha ileri giderek işlerine geldiği şekli ile kılıç peygamberliğini mesnetsiz bir biçimde kullanarak aşırıcı göstermektedirler! Günümüz müsteşriklerinin gerçeklerden uzak bu mesnetsiz sözleri, geçmişte cahiliye Araplarının Rasulullahın dava ve daveti karşısında sarf ettikleri boş sözlerine ne kadar da benzemektedir.

Bugün İslam ümmeti düştüğü çıkışı olmayan bu zilletin labirentlerinden, göz gözü görmez karanlık dehlizlerinden kurtulmanın yollarını samimiyetle arıyorsa şayet, o zaman yapması gereken Müslümanların yegâne önderi, Allah’ın son Rasulü, Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in getirdiği risaletini ve Nübüvvet mesajını iyi okumalıdır. Çünkü,  yaşlı gözlerle terk ettiği Mekke’yi sekiz yıl gibi kısa bir süre sonra fethetmek için yola koyulan Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in risaleti, insanları şirkten, puta tapmaktan vazgeçmeye ve bir olan Allah’a iman ederek yalnız O’na kulluk etme esası üzerine kurulu idi. Bu esaslar o günün Mekkeli müşriklerinin heva ve heveslerinin kanun sayıldığı, putlar üzerinden ticari rant ve itibar elde eden keyfi uygulamaların son bulacağı anlamını taşımakta idi. Nitekim Rasulullahın çağrısı, tebliğ ettiği ilahi kanunlar, kula kulluktan Allah’a kul olma esasına yani tevhide dayanmakta idi.

Dün Allah’ın izniyle hüzünle terk ettiği Mekke’yi bugün yine Allah’ın nusteriyle fethetmek için yola çıkan Rasulullah, beraberinde tam on bin kişilik sahabelerden oluşan muzaffer ordusu ile Mekke’ye yaklaşılırken; bir taraftan Allah’a hamd ediyor, bir taraftan da yolculuk esnasında kendisine ilk vahiy indiği zaman Varaka b. Nevfel’le arasında geçen şu konuşmayı düşünüyordu. Hani Varaka şöyle demişti: “Senin bu gördüğün, Allah Tealâ’nın Hz. Musa’ya gönderdiği Namusu Ekber’dir (Cebrail’dir); keşke senin insanları İslâm’a davet ettiğin günlerde genç olsaydım. Kavminin seni vatanından çıkartacakları zaman keşke hayatta olsam…” Bunun üzerine Rasulullah: “Onlar beni Mekke’den çıkaracaklar mı ki” diye sordu? O da: “Evet! Zira senin gibi vahyi tebliğ etmiş bir kimse yoktur ki düşmanlığa uğramasın. Şayet senin davet günlerine yetişirsem sana son derecede yardım ederim” demişti. İşte bu konuşmanın üzerinden 21, Hicretten de 8 yıl geçtikten sonra Rasulullah tekrar Mekke’ye dönüyordu.

Rasulullah Mekke’ye girdiğinde, fethi kendisine nasip etmesinden ötürü Rabbine minnet ve şükranını bildirircesine başını önüne eğdikçe, eğiyordu. Muhacir ve Ensar, Rasulullah’ın etrafında adeta pervane olmuş, üzerine titreyerek kenetlenmiş bir halde Rasulullah’ın Mescidi Haram’la vuslatını izliyordu.

Rasulullah önce Hacer-i Esved’e doğru yöneldi ve onu selamladı. Sonra Kâbe’yi tavaf edip, Kâbe’nin kapısına yöneldi ve cahiliye devrinde de anahtar sorumlusu olan Osman bin Talha’yı çağırtarak Kâbe’yi açtırdı, içeri girdi. İlk önce orada bulunan putları birer birer kendi elleriyle kırdı. Sonra da duvarlarda melekler için çizilmiş bazı resimleri gördü. Yine duvarın bir yerinde Hz. İbrahim ile Hz. İsmail’in fal okları çekiyor halde yapılmış resimlerini gördü. “Allah bunu yapanları kahretsin! Vallahi, o ikisi hiçbir zaman fal oku çekmemişlerdir!” dedi. Ardından bütün bu resimleri sildirdi. Kâbe’yi putlardan da temizletti. Kâbe’nin içinde ve etrafında üç yüz altmış put bulunuyordu. Elindeki asası ile bunlara vurup yüz üstü düşürüyor ve “Hak geldi, batıl yok olup gitti. Zaten batıl her zaman yok olmaya mahkûmdur” mealindeki İsra suresi 8. ayetini yüksek sesle okuyordu.

“Ümmül Kura’nın” fethi İslam tarihinde öylesine derin mana ve hikmetlerle doludur ki; Mekke döneminde işkence gören sahabelerin sembolü olan Bilali Habeşi (r.a)  taşların altında ezilirken inleyerek söylediği “ehad” sözünü, bu kez Kâbe’den tüm dünyaya ilan ediyordu.

Yeryüzünün kalbi olan Mekke'nin fethi sadece İslam tarihinde değil, dünya tarihinde eşi, benzeri görülmemiş müstesna bir olaydır. İmanlarına sadakat sebebiyle evlerinden, yurtlarından zorla çıkarılan Rasulullah ve ashabı, Mekkeli müşriklerden öç almamış ve kan dökmemiştir. Rasulullah, nefsi için kin ve intikam almayacağını açıkça ortaya koyduğu bu davranışı ile Müslümanların gayesinin Allah’ın rızasını kazanmak olduğunu göstermiş oluyordu. Bu yüce davranışıyla bütün Mekkelilerin bir anda sevgisini kazanıyordu. Rasulullahın bu davranışından cesaret bulan müşriklerin büyüklerinden olan, Attab kendini takdim ettikten sonra O’na şunları söyledi: “Muhammed; ben büyük Attab’ım, yani İslâm’ın büyük bir düşmanı, şimdi şahadet ediyorum ki, Allah’tan başka hiçbir İlah yoktur ve yine şahadet ediyorum ki, Muhammed, Allah’ın elçisidir”. Bu olay, dünya tarihinde emsali bulunmayan, ancak İslami uygulamalarla, hiçbir cebir ve şiddet uygulamadan Mekkelilerin neredeyse tamamı Müslüman olmuştur. Akabinde Mekke’de, İslam’ı hâkim kıldıktan hemen sonra şehrin fethi için gelmiş olan Medineli askerlerden bir tekini bile bırakmaksızın şehirden çekilmiş ve Medine’ye geri dönmüştür.      

Nusretle gelen bu büyük fetih, tevhit inancının kesin hâkimiyetini ilan etmiş, Arap Yarımadasında ilk İslam devletinin de varlığı pekişmiştir.

Bu büyük fetih, Allah'ın, kendisiyle dinini, Rasulünü, ordusunu, güvenilir taraftarlarını yücelttiği ve kendisiyle, âlemlere hidayet sebebi kıldığı beytini ve beldesini kâfirlerin ve müşriklerin ellerinden kurtarmıştır.

Rasulullahın getirdiği peygamberlik mesajını anlamak,  İslam’ı tanımak, dindarlığın ruhunu kavramak açısından ziyadesiyle önemli bir ders niteliğinde olan Mekke fethi tarihe nakşedilmiştir.

Binaenaleyh günümüz Müslümanları eskiden olduğu gibi dünyanın efendisi, izzet, şeref ve haysiyet timsali bir ümmet olmak istiyorsa bunu başka bir yerde değil, Rasulullahın nübüvvetinde aramalıdır. Zira Rasulullah’ı tebliğ edip evinde oturan,  inzivaya çekilen biri olmadığını; bilakis, Allah’ın dinini yeryüzünde hâkim kılmak, ilahi kelimetullahı “Lailaheillallah Muhammeden Rasulullah” olan en yüce sözünü layıkıyla yüceltmek için gönderilmiştir. Çünkü İslam’ın getirdiği yüce idealler ve son peygamberin misyonu, ilkeleri bu minvalde önüne çıkan anlayış ve kavramlara, putlara ve tağutlara herhangi bir müsamaha göstermeyerek savaş açmıştır.

İslam geldiği günden itibaren asla gayri İslami hiçbir uygulamaya göz yummamış, en küçük istismara da izin vermemiştir. Esasen bu uygulamaların tamamı Allah’ın Resulleri aracılığıyla insanlığa bildirdiği ve tüm inananlar üzerine vacip olan ilahi emir ve nehiyleridir.

Dolaysıyla bu ilahi kanunlar bu gün ben Müslüman’ım diyen birisi için hala tedavüldedir. Yapılması gereken de yine Rasulullah gibi,  asırlık birikime sahip şerrin saldığı zehirli kökleri kurutup, koparıp atmaktır.  Yoksa günümüzde olduğu gibi İslam’ın oruç ve namazla daraltılmasına, kurban kesmenin Müslümanlık, hacca gitmenin de doruk noktaya tırmanmak olduğunu zannedip, dünyanın idaresini mümin olmayanlara terk edenlerin içine düştükleri çelişki ne kadar açık seçik önümüzde durmaktadır. Evine kapanıp meydanları başkalarına terk etmeyi bir nevi fazilet zannedenler ne kadar açık bir yanılgı içindedirler!

Sonuç olarak günümüz İslam davetçilerine Rasulullahın akıl almaz bir süre içinde, zaferle sonuçlanan başarılarında büyük bir ibret olduğunu, İslam’ın bu yolla yeniden zafere ulaşacağını hatırlatırız. İslam ile arınmak, kalkınmak için yürüyen ve onun sancağını taşıyanlara yardım eden Allah, bunun en büyük delilidir.

Rabbimizden, Rasulullahın İslam’la yoğrulmuş ve İslam yolundaki çalışma azmini, karalılığını, cesaretini, sabrını örnek alarak vasat ümmet olmamızı ve O’na nasip ettiği beldelerin ve gönüllerin fethinin benzerlerini bizlere de nasip etmesi diliyoruz.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz