Zayıflamış da olsa 20.
yüzyılın başında ümmetin otoritesini temsil eden Hilafet'in kaldırılması ile
birlikte, İslam dünyası o güne kadar yokluğunu ciddi anlamda hissetmediği ve
dolayısıyla hiç tecrübe edinmediği bir konu ile karşı karşıya kalmıştı. Devletin
yani otoritenin yıkılması şaşkınlığı Müslümanlarda derin bir sarsıntı
oluşturdu. Sanki bu çöküntü gerçek değilmiş, Müslümanlar biraz sonra uykudan
uyanacaklar ve bu kâbus dolu rüya son bulacakmış gibi belirli bir süre
beklediler. Bu sarsıntıyı atlatan Müslümanlar hemen toparlanıp çalışmaya
başladılar ve yeniden bir kalkınma hamlesi başlatmak için hareketler, kitleler
ve cemaatler kurdular.
Asrı Saadetten Osmanlı
Hilafet Devletinin yıkılması sürecine kadarki 13 asırlık bu uzun dönemde,
İslami otorite varlığını hiç kaybetmediği için bu süreçte oluşturulmuş ictihadi
kültürel birikim maalesef Müslümanların yolunu aydınlatan cinsten değildi.
Çünkü İslam alimleri hiç bir dönemde İslami yönetimin yok olacağını ve İslami
Devletin yıkılıp otoritenin gayri İslami otoriteye dönüşeceğini tasavvur
edemediler. Bu sebeple de yeniden İslami hayatın başlaması için otoritenin
ikame edilmesinin yolunun ne olduğu veya ne olacağı konusunda bir gayret de
ortaya koymadılar. Bu durum gayet doğaldı aslında. Çünkü Müslümanlar İslami
Hilafet'in yıkılabileceğini hiç düşünmediler bile. Yine Müslüman alimler de bu
inanç ve güven atmosferindeydiler. Ayrıca vakıası olmayan bir mesele üzerine
kafa yormak içtihat esaslarına aykırıydı zaten.
İslami Kitleleşme Ruhu
Hilafet'in kaldırılması
sonrasında kurulan İslami hareket, kitle ve cemaatler yeniden ihya ve irşad
çalışmaları ile ciddi anlamda ilerlemeler kaydettiler. O kadar çok İslami
hareket kuruldu, çalıştı, bölündü, yok oldu ve sonra yeniden bir daha kuruldu
ki, hiç bir din ve ideoloji bu ruhta bir kitleleşme arzusuna tarih boyunca
sahip olmadı ve İslam dışında hiçbirinde böyle bir kitleleşme ruhuna
rastlanılmadı.
Kitleleşme ruhu çok
kuvvetliydi lakin başarı ve zafer bir türlü gelmiyordu. Buna mukabil küfür
İslam dünyası üzerindeki sömürüsünde daha azgın ve daha
saldırganlaşıyordu. Zor bir süreç
yaşanıyordu ve dakik bir fikri ve metodolojik konsept belirlenemediği için
yeniden ihya ve irşad fikri üzerine kurulu bu kitleler eylemsel değişiklikler
yaşamaya başlıyordu. Genel fikri ve siyasi esaslar üzerine kurulu bu hareketler
belirli bir süreç sonrasında kendilerine ait silahlı kollar ve yapılar
oluşturuyorlardı. İslam dünyasının o gün içinde bulunduğu siyasi vakıa, bu
hareketleri resmen teslim alıyor ve vakıanın cinsinden bir çalışmaya mahkum ediyordu.
Kafir veya diktatör hain
devletlerin kitle ve cemaatlere karşı şiddete başvurması karşısında Seyyid
Kutup gibi bazı önderler, zamanı geldiğinde kendi terimleriyle “küfürle” karşı
karşıya gelmenin kaçınılmaz olduğunu, bu sebeple cemaatlerin “cihad” için
hazırlık yapması, uzun vadeli projeler hazırlaması ve üyelerini buna motive
etmesi gerektiğini ileri sürebiliyorlardı.
Zamanla davet
hareketleri silahlı mücadeleye girişiyor, silahlı mücadeleyi benimsemeyen
hareketler ise mensupları tarafından ağır davranmakla suçlanıyordu. İslam
ümmeti üzerindeki eza ve cefa o kadar büyüktü ki, Müslümanların genelinde Allah
Subhânehu ve Teâlâ 'nın vaadine olan imanda ve Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve
Sellem 'in metodunun takip edilmesiyle ulaşılacak o ulvi müjdeye güvende
zafiyetler oluşuyordu. Yani Müslümanlarda ciddi bir sabırsızlık baş
göstermişti. Öyle ki bu tür kitle ve hareketler aynen İkinci Akabe biatinde bulunanların Rasûlullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem 'den talep ettikleri ve Allah Rasul'ü nün yasakladığı işe
kalkışıyorlardı. İkinci Akabe biatine katılanlar Mina halkına kılıçla karşı
koymak için Rasullullah'tan izin istediklerinde Nebi Sallallahu Aleyhi Ve
Sellem şöyle cevap vermişti: "Henüz bununla emrolunmadık."
Nitekim Allah Subhânehu ve Teâlâ bu hususu şu ayette açıklamaktadır:
"Senden önce de bir
çok Rasulleri yalanladılar. Ve Onlar yalanlanmalarına ve eziyet görmelerine
karşı sabrettiler..." (En'am
34)
İşte ümmetin içinde
bulunduğu duruma ve kalkınma metoduna
ilişkin doğru esaslar tespit edilemediği için, ıslah, ihya ve irşad çalışması
üzerine kalkınma hamlesi başlatan bu hareketler, ya kendilerine bağlı silahlı kollar
oluşturup farklı bir mücadeleye koyuluyorlar, yada İslami hareketlerden ayrılan
gruplar silahlı mücadeleyi benimseyen yeni bir çalışma başlatıyorlardı. Bu
silahlı hareketlerin başında Mısır’da Cihad Cemaati, Cezayir’de Davet ve Cihad
Hareketi, Libya’da Cemaatul Mukatele, Suriye’de Said Havva’nın başında
bulunduğu İslami Cephe, Filistin’de Hamas, İslami Cihat ve daha birçok hareket
gelmekteydi. Bu hareketler ya Kutsal Mescid- Aksa topraklarını işgal eden
Yahudi varlığına karşı mücadeleye girişmiş, yada çoğunlukla ülkelerindeki
diktatör rejimlerle hesaplaşma yoluna girmiş ancak genelde başarısız
olmuşlardı.
el-Kaide'nin Oluşum
Süreci
Soğuk savaş sürecinin
yaşandığı 1970li yılların sonuna doğru Sovyet Rusya Afganistan'a saldırınca
İslam coğrafyasından Afganistan'a müthiş bir mücahit akışı gerçekleşti. Aslında
burada bir şey ortaya apaçık çıkmış oluyordu: İslam'ın en kıymetli amellerinden
biri olan cihada olan bağlılık ve şahadet arzusunun Müslümanlar da ne derece
güçlü olduğu görülüyordu. Bir İslam beldesi kafir bir devlet tarafından işgal
edildiğinde, küfür güçlerinin o topraklardan defedilmesi için öncelikle o
beldedeki Müslümanlar üzerine farz olan cihada sadece Afgan mücahitleri değil,
onlarca farklı İslam beldesinden binlerce Müslüman mücahit koşuyordu.
Gelelim makalemizin ana
konusu olan el-Kaide'nin buraya kadar anlattıklarımız ile olan ilişkisine: Önce
Afganistan, sonra Bosna ve Çeçenistan daha sonra Irak'ta küfür işgaline karşı
cihada koşan mücahitlerden oluşan bu grupların kendilerini isnat ettikleri
cihadi birlikteliğin ve yapının adıdır el-Kaide... Afganistan cihadına kadar
dağınık farklı grup ve yapılar üzerinde yürüyen bu cihadi birliktelik, organik
ve kitlesel bir bağ ile birbirine bağlı olmasa da el-Kaide çatısı altında
toplanmış oluyordu. Bugün baktığımızda dünyanın herhangi bir yerinde cihad
üzere hareket eden irili ufaklı hangi grup varsa bunlar kendilerini el-Kaide'ye
isnat ederler ve ona bağlılıklarını açıklarlar. Hatta en yakın kendi çevrenizde
tanığınız bildiğiniz Müslüman kardeşlerinizden bir kişiyi cihada davet eder ve
bu yönde bir propaganda yürütür halde görürsünüz. Hal bu ki aslında bu Müslüman
kardeşimizin el-Kaide ile organik herhangi hiç bir bağıda bulunmamaktadır.
İşte burada önemli olan
güzel bir şey var ki o da şudur: Her ne kadar küfür devletleri el-Kaide ismi
üzerinden İslam ve Müslümanları terörist olarak yaftalasa da ve küfre hizmet
eden Müslüman beldelerin işbirlikçi yönetimleri Müslümanları el-Kaide ismi
üzerinden fişleyip mahpus etse de, bugün el-Kaide denildiğinde Müslümanların
aklına cihad geliyor. Her ne kadar kendini el-Kaide'ye bağlı gören cihadi
grupların bu güne kadar ki cihadi amellerinde muhasebe edeceğimiz ve ciddi
anlamda eleştireceğimiz hatalı noktalar varsa dahi, el-Kaide'nin Küfür
tarafından işgal edilmiş beldelerden küfrü defetmek için cihad eden bir yapı
olduğu bilinir bir gerçektir.
Şimdi kısada olsa sahip
olduğumuz bu malumatı verdikten sonra El-Kaide'nin dünü hakkında bir
değerlendirme yapmaya çalışalım.
el-Kaide'nin Dünü
(Cihadi Amelin Benimsenmesini Gerektiren Durum)
El-Kaide'nin dününü
değerlendirirken 11 Eylül saldırılarının el-Kaide mi yoksa başkaları tarafından
mı yapılıp yapılmadığını ele almayacağız. Bunu çok önemli görmüyor ve
tartışmaya açılmasını da mantıklı bulmuyorum. Yine ABD’ye karşı saldırı
mahiyetinde gerçekleştirilen 1998 Nairobi ve Darusselam’daki ABD elçiliklerinin
havaya uçurulmasında ölenler içerisinde siviller var mıydı yok muydu bunu da
tartışmıyorum. Hakeza yakın zamanda Kenya'da bir alışveriş merkezine yapılan
saldırıda ölen masum sivillerin niçin öldürüldüğünü de sorgulamıyorum. Çünkü bu
konular ile ilgili meselelerin hükmü İslam hukukunda apaçık yer almaktadır. Her
ne olursa olsun, bırakın herhangi bir mekân veya kuruma saldırı mahiyeti
taşıyan eylem gerçekleştirmeyi ve buradaki sivillerin ölümüne neden olmayı,
farz olan açık savaş ortamında (meydanında) dahi Müslümanlar ile savaşmayan
sivillere dokunulmamasını İslam emrediyor. Bu konuda el-Kaide lideri Dr. Eymen
ez-Zevahiri'nin yaptığı önemli açıklamalardan bazı alıntıları makalemin ileri
ki kısmında sizlerle paylaşacağım.
El-Kaide'nin dününe dair
burada söyleyeceğimiz bir şey var ki oda şudur: El-Kaide İslam coğrafyasında
küfür devletleri tarafından işgal edilen ve sömürülen topraklardan küfrün
askerlerini ve işbirlikçilerini def etmek için cihad eden grupların oluşturduğu
yapıdır. Dikkat ederseniz buradan şunu çıkarabilirsiniz: el-Kaide İslami Devlet
veya Hilafet Devletini kurmak için cihad etmiyor. Ya da başka bir ifade ile
cihadı İslami Devleti kurma gayesine binaen yapmıyor. Çünkü İslami Devletin/Hilafet
Devleti'nin kurulmasının bir yolu ve metodu vardır. Nasıl ki küfür askerlerinin
İslam topraklarından çıkarılmasının bir yolu ve metodu varsa İslami Devlet'in
kurulmasının da açık ve sarih bir yolu vardır.
O halde bu iki yolun
(İslam Devleti'nin kurulma yolu ve Küfür askerlerinin İslam topraklarından
defedilme yolu) ne olduğunu bizlere beyan eden delillere müracaat edilmelidir.
Bu deliller ise şer-i delillerdir.
Önce İslami Devletin
kurulması meselesini ele alalım. ister Mekke'de isterse Medine'de inmiş
olsunlar bir bütünde delillerin tamamına ve nerede geçtiklerine bakılır, sonra
da benimsenen usule göre onlardan şer-i hüküm çıkarılır. Dikkatle
incelediğimizde Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in İslami Devletin
kurulmasına ilişkin delilleri, Mekke'yi Mükerreme'deki Siretinde açıkladığını
görüyoruz. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem İslam'a gizli çağırdı,
sabırlı müminlerden oluşan kitlesini kurdu. Sonra kitlesini Mekke'de
panayırlarda açığa vurdu. Daha sonra da güç ve kuvvet ehlinden nusret talep
etti. Nihayet Allah Subhânehu ve Teâlâ ona Ensarı gönderdi, o da Medine'ye
hicret edip orada devleti kurdu. İşte bunlar, devletin kurulmasına ait
delillerdir. Bunlardan başka delil yoktur. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve
Sellem Siretinde bunu doyurucu şekilde bizlere açıkladı. Bunlar yeterince
bağlayıcıdır.
Devletin kurulması bir
mesele, cihad apayrı bir meseledir. Dediğimiz gibi devletin kurulmasına yönelik
deliller, kaynağından alınır, cihadın delilleri de kendi kaynağından alınır.
Biri diğerinden farklıdır. Birbirine bağlı değildir. Bu yüzden Hilafet Devleti
olmadığı için cihat terk edilmez. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle
buyurmaktadır:
"Cihat, Allah Azze
ve Celle'nin beni gönderdiği günden, ümmetimin sonuncusu deccal ile savaşasıya
kadar yürürlüktedir. Zalimin zulmü ve âdilin adaleti onu iptal edemez." [el-Beyhâkî]
Dolayısıyla ister
Hilafet olsun isterse olmasın cihat, şer-i hükümlere göre devam edecektir.
Dikkat ederseniz bu söylediğimiz çok önemlidir. Cihat herhangi bir vakıa veya
keyfi duruma göre değil, şer-i hükümlere göre yapılır. Şer-i hüküm bir Müslüman
beldenin topraklarının küfür otoritesi ve askerlerinin işgalinden temizlenmesi
için cihadı farz kılıyor. Şer-i hüküm bu cihadın yapılması için Hilafet
Devletinin varlığını şart koşmuyor. Önce O beldenin tüm halkına sonra yeterli
olmazsa en yakın beldeden Müslümanlara bunu farz kılıyor.
Aynı şekilde şer-i hüküm
İslami davetin Dar-ul İslam olmayan beldelere taşınmasını ve bu beldelerin
İslamlaşarak emanının İslam otoritesi altına alınmasını da farz kılıyor. Bunun
yolunu ise cihad olarak belirliyor. Bu cihadın yapılması için ise İslami
otorite yani İslam Devleti'nin varlığını şart koşuyor. Çünkü bu davet
çalışmasını ancak devlet yapabilir. Bunun bu şekilde olduğunu da biz yine şer-i
delillerden öğreniyoruz. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem 'in İslami
Davetin taşınması ve maddi engellerin kaldırılması için küfürle savaş
yapılmasına ilişkin delilleri, Medine-i Münevvere'deki Siretinde açıkladığını
görüyoruz. Cihat ayetlerinin Medine-i Münevvere'de gelmiş olması ve Rasûlullah
SallAllahu Aleyhi ve Sellem 'in cihadı bizzat Medine'de Devlet kurulur kurulmaz
uygulamaya sokmuş olması bunun apaçık delilidir. Dolayısıyla Şer-i hüküm İslam
Devleti olmadığı müddetçe bu cihadın yapılmasını haram kılar. Yani İslami
davetin yapılması için maddi engellerin ortadan kaldırılması şeklinde yapılacak
cihat (sefer) devletin davet metodudur. Cemaat ve fertlerin değil.
Aynı şekilde cihat
hükümlerinin iptal olması nedeniyle Hilafetin kurulmasına yönelik çalışma terk
edilemez. Hilafet için çalışma, kurulana kadar devam edecek bir çalışmadır.
Çünkü gücü yeten Müslümanlara, boyunlarında Halife'ye biat halkasının olmaması
haramdır. Müslim, Abdullah ibn Ömer'den Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem
'i şöyle derken işittim dediğini rivayet etti:
"Kim itaatten elini
çekerse, Kıyamet Gününde lehine hiç bir delil bulunmaksızın Allah'ın huzuruna
çıkacaktır. Kim de boynunda biat olmadan ölürse, cahiliye ölümü ile ölür."
Buna göre cihat ve
kurulana kadar Hilafet için çalışmak devam edecektir. Biri diğerine bağlı
değildir. İkisi de ayrı ayrı meseledir. Her bir meselenin şer-i delilleri
araştırılır ve benimsenen usule göre meseleye yönelik özel şer-i hüküm
çıkarılır.
el-Kaide'nin Bugünü
(Suriye Devrimindeki Rolü)
Tekrar konumuza dönecek
olursak şunu açık bir şekilde söyleyebiliriz: el-Kaide çatısı ve ismi altında
toplanan gruplar, cihadı İslam Devleti'ni kurmak için başlatmadılar. Ve bugünde
cihadı İslam Devleti'nin kurulması için bir metod olarak yapmıyorlar.
Afganistan ve Irak cihatları sonrasında kazanılmış büyük bir başarı vardı.
Lakin İdeolojik devlet temeli üzerine kurulu olmayan emirlikler ve siyasi
basiretsizlik sebebi ile bu süreçlerde yaşanan olumsuzluklar bu başarıyı yani
zaferi fitne ve tefrika ile hezimete dönüştürdü. Çünkü küfrün İslam ümmetini
oyalamada kullandığı tefrikayı ortadan kaldıracak ideolojik devlet otoritesi
yani ideolojik bir devlet olan İslam Devleti, hali hazırda kurulmuş değildi.
İşte yaşanan bu süreç bugün için önemli bir tecrübe olmuş oldu. el-Kaide'nin
bugününü ve aslında Suriye'deki varlığı üzerinden Nusret Cephesini
değerlendirdiğimizde işte bunu görebilmekteyiz.
2010'da ilk Tunus'ta
başlayan ve Arap baharı olarak isimlendirilen İslami kalkışma Mısır, Yemen ve
Libya'ya uğradıktan sonra 2011 Mart ayında kendini Suriye topraklarında
gösterdi. Suriye'de halk 40 yıllık Baas diktatörlüğüne karşı başkaldırmış ve bu
başkaldırı sonrasında rejimin şiddet ve baskısı ile karşılaşmıştı. Tüm dünya Suriye'de
bu baharın tutmayacağını ve kıyam ruhunun söneceğini düşünürken İslami kıyam en
güçlü damarları ile adeta Suriye'de rejime meydan okuyordu. Rejimin bu meydan
okumaya karşı cevabı sert ve canice olunca Müslümanların can, mal, namus, izzet
ve şerefleri tehdit altına girdi. Müslümanlar da bu korunması farz olan
değerleri korumak için rejime silahla mukabelede bulundular ve silahlı direnişi
başlattılar. İşte Suriye halkının bu cesur direnişine İslam coğrafyasından da
destekler gelmeye başladı. İslam coğrafyasında cihad hareketleri olarak bilinen
gruplardan mücahitler Suriye'ye koşarak bu direnişe ortak oldular.
Nusret Cephesi esasta
Suriyeli mücahitlerin ve halktan insanlarında katılımı ile kısa süre içerisinde
isminden söz ettiren ve önemli başarılara imza atan bir grup. ABD'nin Irak'ı
işgal etmesi sürecinde el-Kaide'ye bağlı olarak Irak İslam Devleti İsmi ile
çalışan cihadi grubun Şam beldesinden olan mücahitlerinin Suriye'ye gelip
direnişe destek vermesi Nusret Cephesini doğal olarak ortaya çıkarmıştır.
Suriye'de halk ile iç içe, halkın gücü ve desteğini alarak direnişe katılan
diğer büyük, küçük tüm gruplar Baas rejimine karşı çok önemli başarılar elde
etmişlerdi. Rejime karşı elde edilen bu başarıda, nusret cephesinin çok önemli
bir rolü vardı. Öyle ki Suriye'de halk ile Nusret Cephesi ve diğer samimi
gruplar arasında çok sıcak ve güçlü bir bağ kurulmaya başlamıştı. Katil rejim
katliamlarına hiç ara vermeden devam etmesine ve çoluk çocuk demeden
Müslümanları katletmesine rağmen kent meydanları ve camiler, devrime inanmış
Müslümanların yürekleri ile dolup taşıyordu.
ABD bir taraftan bu
devrimi demokrat gruplar üzerinden çalmaya çalışıyor, Türkiye üzerinden kirli
planlar kurarak ve içerideki gruplar üzerlerinde baskı oluşturarak Suriye
halkını geçiş sürecine razı etmeye çalışıyordu. Diğer taraftan ise rejime
desteğini açık bir şekilde sağlayarak katliamlarına ortak oluyor ve sürecin
kendi menfaati için uzamasından yana siyaset geliştiriyordu. İşte Suriye'de tüm
bu ve bunun gibi kirli ve hain planlar halk ve grupların basiretli bakışı
sayesinde bozuluyor rejimin düşmesi an be an bekleniyordu.
ABD önce tümden
muhalefet olarak gördüğü ve güya sözde desteklediği bu gruplardan bazılarını
terör listesine almaya başladı. Bu listenin başında Nusret Cephesi ilk sırayı
aldı. İşte ne olduysa bu dönemde oldu. 2013 mart ayı içerisinde Irak İslam
Devleti grubu komutanı olarak bilinen Ebu Bekir el-Bağdadi'nin Nusra Cephesi'nin Irak El Kaidesi'nin bir
uzantısı olduğunu açıklaması, iki örgütün birleşip isimlerini "Irak ve
Şam İslam Devleti" şeklinde değiştireceklerini ifade etmesi herkes
için büyük bir sürpriz oldu.
Aslında El Kaide'nin bir
kolu olarak bilinen Irak İslam Devleti grubu orijinalliğini kaybetmiş bir
harekettir. O dönemde Irak'ta bulunan ve bölgenin en güçlü silahlı grubu olan
Irak İslam devleti, arada sırada yaptığı başarısız bombalı eylemler dışında bir
faaliyet sergilememekteydi. Bilindiği üzere Irak El Kaidesi Amerikan işgaline
karşı büyük bir direniş sergilemişti. Ebu Musab Zerkavi liderliğindeki
"Tevhid ve Cihad Grubu" el Kaide'ye katılmış, daha sonra ismini Irak
İslam devleti olarak değiştirmiş ve Amerikan işgalcilerine karşı aktif rol
oynamıştı. Ebu Musab Zerkavi'nin şehit edilmesinden sonra bu grubun ABD'nin
işgal politikasını sarsacak ciddi başarıları olmadı. Tabi ki burada tüm
sorumluluğu grubun genç üyelerine yüklemek haksızlık olacaktır. Grubun siyasi
arenadaki sözcüleri de bu kaderi hazırlayanların başında gelmektedir. Irak'ta
başta El Kaide olmak üzere direniş gösteren tüm hareketler, şu ana kadar elde
ettikleri başarıdan daha ileri bir başarı elde edebilirlerdi. Ancak mücadele
stratejisinde ABD kuvvetleri ile olan mücadele yerine, bölgedeki aşiretler,
siyasi temsilciler ve diğer fraklı grupları hedef alan eylem stratejisi
kullanılmaya başlayınca ve bu eylemlerde masum sivillerin ölmesi normal
karşılanınca Irak İslam Devleti grubu tüm gücünü kaybetti. Çünkü Müslüman Irak
halkı ile olan bağını kopardı ve halk desteği tamamen çekildi. Dolayısıyla bu
süreçte Irak'ta ABD'nin işgal ve sömürü politikasına karşı, halkı arkasına
alarak bir karşı duruş ve alternatif çözüm üretilemediği için Irak İran'ın
ellerinde bir rehin olarak kaldı. ABD Irak'ta azılı düşmanı diye gördüğü İran
ile ittifak kurarak bataklıktan kendini kurtarabildi.
Suriye'de durum tamda
bunun tersi iken, yerli yada yabancı direniş grupları ile halk arasında ciddi
bir insicam uyum sağlanmış iken bu yılın mart ayında Irak İslam Devleti'nin
Nusret Cephesini kendisine bağlı bir grup olarak göstermesi bütün dengeleri
bozdu diyebiliriz.
Haftalar sonra yani 2013
Nisan ayı başlarında Nusret Cephesi komutanı Muhammed Fatih el Cevlani'nin,
el-Bağdadi'nin Nusret Cephesi ile Irak İslam Devleti'nin "Irak ve Şam
İslam Devleti" ismi altında birleştiğine dair açıklamasına cevabı aslında
çok net ve açıklayıcı cinstendi. Muhammed Fatih el Cevlani'nin açıklaması
içerisindeki bazı önemli noktaları sizlerle buradan paylaşmakta fayda
görüyorum.
Cevlani konuşmasına
başlarken "Biz Irak cihadının uğradığı ağır evreleri tafsilatlarıyla
bildik ve oradan kazandığımız tecrübelerden Şam topraklarında müminlerin
kalplerini ferahlatan Nusret Cephesini kurduk" ifadesini kullanıyor.
Daha sonra Irak'ta kaldıkları süre içerisinde Iraklı mücahitlerden gördükleri
cömertlik, hayır ve kerem için güzel bir vefa örneği sergiliyor. Burada üzerine
vurgu yaparak bir ifade kullanıyor ve şöyle diyor: "İslam bayrağının
Irak topraklarında dalgalanmasını görmeden oradan çıkmak istemezdim." Cevlani'nin
bu vurgusu gerçekten bir şeyi ortaya koyuyor. ABD İşgaline karşı Irak'ta
başlatılan cihadın sonrasında Irak'ta bir İslam Devleti'nin kurulamadığını,
kurulan emirliklerin İdeolojik anlamda İslam Devleti'ni temsil edecek bir güç
ve siyasette olmadığını ve aslında dolayısıyla Irak İslam Devleti diye bir
varlığın aslında muhal olduğunu ortaya koymuş oluyor. Bu ifade Irak cihadında
yaşananların bir muhasebesi niteliği taşımakla beraber Suriye'de gördükleri ve
yaşadıkları ile mukayese edildiğinde Suriye'nin farkını da ortaya koymuş
oluyor.
Daha sonra konuşmasının
son bölümünde Cevlani, el-Kaide'nin genel emiri olan Eymen ez-Zevahiri'ye cihat
üzerine biat ettiğini ifade ediyor ve Iraklı mücahitlerle övünmesine rağmen
Nusret Cephesi sancağının olduğu gibi kalacağını ve değişmeyeceğini vurguluyor.
Burada Nusret Cephesi'nin Eymen ez-Zevahiri'ye olan biatinin cihat üzere
olduğunun vurgusu da çok önem taşımaktadır. Bu hali hazırda müminlerin emiri
olarak kendisine her şey üzerine biat
edilecek bir yöneticinin (halifenin) yokluğunu göstermektedir aslında.
Bu gelişmelerden sonra
2013 Mayıs ayında Eymen ez-Zevahiri her iki grubun arasındaki bu ihtilaf ve
ayrılığı kaldırmak için üçüncü bir kişiyi (Ebu Halid es-Suri) görevlendiriyor
ve bir mektup yayınlıyor. Eymen ez-Zevahiri bu mektupta özetle şu iki tespiti
ortaya koyuyor: "Şeyh Ebu Bekir el-Bağdadi, Irak-Şam İslam Devleti'ni
bize sormadan, danışmadan hatta haber vermeden ilan ederek yanlış yaptı. Şeyh
Ebu Muhammed el-Cevlani bize sormadan, danışmadan ve haber vermeden Irak-Şam
İslam Devleti'ni reddederek ve el-Kaide'yle bağlantısını açık ederek yanlış
yaptı."
Eymen ez-Zevahiri'nin bu
uyarı özelliği taşıyan ifadesinden biri tespit diğeri yorum olmak üzere iki şey
çıkarabiliriz. Birincisi bir tespittir ve oda şudur: Her iki komutanın
yaptıkları açıklamalarını el-Kaide lideri Eymen ez-Zevahiri'ye sormadan ve
danışmadan yapmış olmaları el-Kaide için organik anlamda kitlesel çalışma
açısından çok önemli bir sorun demektir. İkincisi ise bizim açımızdan yorum
niteliği taşıyor ki oda şudur: Eymen ez-Zevahiri'nin hem birleşme
açıklamasından dolayı el-Bağdadi'ye yaptığı, hem de Cevlani'ye el-Kaide'ye olan
bağlılığını deklare etmesinden dolayı gönderdiği uyarı, ez-Zevahiri'nin
Suriye'deki siyasi süreci daha uyanık bir siyasi basiret ile takip ettiğini
ortaya koymaktadır.
Eymen ez-Zevahiri
mektubunun son bölümünde şu kararları açıklayarak her iki tarafın fitneden uzak
durmasını nasihat ediyor: 1) Irak-Şam İslam Devleti iptal oldu ve çalışma Irak
İslam Devleti adı altında devam ediyor. 2) Nusret Cephesi el-Kaide Cemaati için
ayrı bir oluşumdur, genel komutanlığa tabidir.3) Irak İslam Devleti'nin sahası
Irak'tır. 4) Nusret Cephesi'nin sahası Suriye'dir.
Irak İslam Devleti grubu
komutanı Ebu Bekir el-Bağdadi, Eymen ez-Zevahiri'nin bu mektubu sonrasında yeni
bir açıklama yayınlayarak ez-Zevahiri'nin bu uyarı ve kararlarına uymayacağını
ve Irak Şam İslam Devleti ismi ile Suriye'de çalışmaya devam edeceğini açıkladı
ve bundan sonra Suriye'de Nusret Cephesi olarak bilinen grup ikiye bölündü.
Eymen ez-Zevahiri'nin bu bölünmeden sonra yaptığı ikinci bir uyarı mektubu olsa
da bu mektup ta bölünmeyi engelleyemedi. Nusret Cephesi ez-Zevahiri'ye cihat
üzere biatini açıklayarak direnişe devam etti. Yoğunluğu Iraklı mücahitlerden
oluşan büyük bir grup ise Irak Ve Şam İslam Devleti ismi ile çalışmaya başladı.
el-Kaide'nin Yarını
(Suriye İslam Devriminde Alabileceği Rol)
Şimdi son olarak
el-Kaide'nin yarını yani geleceğine ilişkin bir değerlendirme yapmaya
çalışalım. Bu değerlendirme için ben Eymen ez-Zevahiri'nin son yaptığı
açıklamalardan bazı alıntıları sizlerle paylaşmak ve bunun üzerinden bir
nihayete varmak istiyorum.
Bilindiği üzere Suriye
devrimi üzerinde bazıları spekülasyon, bazıları ise gerçek olan haberler
yayınlanıyor ve bu haberler üzerinden Suriye'de bir iç savaş gündemi
oluşturulmaya çalışılıyor. Direniş gruplarının stratejik açıdan bölgesel
hakimiyet kurma amaçlı birbirileri ile olan bazı çatışmalarının olduğu ve yine
bazı grupların kontrol altına aldığı bölgelerde oluşturulan mahkemeler
üzerinden veya direkt kararlar alarak infazlar gerçekleştirdiği yayınlanıyor.
Bu Suriye devriminin geneline sirayet etmiş bir durum olmasa da bu tür bölgesel
uygulamalar doğal olarak rejimin ve rejimi destekleyen ABD, Rusya ve
diğerlerinin elindeki argümanları kuvvetlendiren bir faktör haline geliyor.
Öyle ki başından beri Suriye devriminde muhalefetten yana tavır aldığını
söyleyen Türkiye'de bile yetkili ağızlar Suriye'de başka bir tehdit
algılamasından bahsediyorlar. Buda demokratik Suriye planına sıcak bakmayan, bu
planı kabul etmeyen ve İslam Devleti için devrime nusret sağlamaya çalışan
İslami gruplardan başkası değil. Dolayısıyla ABD ve bölgesel diğer faktörler
Suriye'de İslami anlamda problem teşkil eden belirli lokal uygulamaları
el-Kaide ismi üzerinden genelleştirerek siyasi kampanya başlatıyor. Zevahiri bu
tehlikeyi öngörmüş olmalı ki son iki resmi açıklamasında çok önemli noktalara
vurgular yaparak Suriye'de direnişe katılan gruplara çağrıda bulundu.
İlk açıklama savaş
hukukuna ilişkin gerçekten önem arz eden bir açıklama özelliği taşımaktadır.
Eymen ez-Zevahiri dünyanın farklı bölgelerinden kendisine bağlı gruplara
kendileriyle savaşmadıkları sürece Şii, İsmaili, Kadiyani ve benzeri gruplarla
savaşmamalarını, saldırılarında onları hedef almamalarını isteyen bir bildiri
yayınladı. Zevahiri, cami, ibadet yeri ve dini merasimlerin hedef alınması
sapkınlığını da eleştirdi. Zevahiri, Müslüman ülkelerdeki gayri müslimlere
karşı nasıl bir tavır içinde olunması ve nasıl bir uygulamaya gidilmesi
hakkında da bir açıklamada bulundu ve
şöyle dedi: “Müslüman topraklarında yaşayan Hıristiyan, Sih ve Hindu topluluklarına
karışmaktan kaçının. Eğer hadlerini aşarlarsa buna mukabil haddi aşmaları ile
orantılı bir cevap yeterli olacaktır. Bu ise küresel küfrün başı Amerika ile
mücadele ettiğimiz ve kendileri ile (Hıristiyan, Sih ve Hindu vb.) bir savaş
başlatmak istemediğimiz, inşallah yakın gelecekte İslam devleti kurulunca
kendileri ile barış içinde yaşamayı arzu ettiğimizi ifade eden bir açıklama ile
birlikte yapılmalıdır.”
Zevahiri bir ay öncesine
kadar yaptığı son açıklamasında ise ümmet, İslami Devlet ve birlik çağrısında
bulundu. Açıklamasında, Suriye devriminin bir İslam Devleti ile neticelenmesini
beklediklerini ve bunu hedeflediklerini ifade ederek bu şekilde bölgede bir
asır önce İngiltere ve Fransa tarafından hayata geçirilen fasid düzenin sona
ereceğini ifade ediyor. Bu yolla Hilafetin ihyasının mümkün olacağını, yine bu
yolla Mescid-i Aksa'nın kurtulacağını, yine Baas rejiminin hamisi
"Safevi" İran rejiminin de en ağır darbeyi alacağını ekliyor.
Zevahiri Müslümanların davasının mücadelesinin ümmetle değil, küfür ile
olduğunu ve dolayısıyla nihai hedefin Kur'an ve Sünnete dayalı bir devlet
kurmak olduğunu söylüyor ve ekliyor: "İslam Devleti'nin varlığında
el-Kaide sadece bir askerdir." Açıklamasında Suriye'deki gruplara çağrıda
bulunan ve fitne ateşinden uzak durmalarını nasihat eden Zevahiri, gruplara ABD
ve Batının demokratikleştirme planlarına hep birlikte karşı durmaları çağrısını
yeniliyor.
Zevahirinin bu
açıklamalarından da hareketle son noktada el-Kaide için şunu söyleyebiliriz:
el-Kaide çatısı altında cihad eden gruplar İslami Devlet olmadığı müddetçe
Müslümanların topraklarının işgal ve sömürüden kurtulmasının mümkün olmadığını
gördü. Evet muhakkak işgal edilmiş topraklardan küfrün defedilmesi için cihad
farzdır. Lakin Müslümanları kalkanı ile koruyacak otorite olmadığı müddetçe bu
işgaller hep devam edecek ve Müslümanlar katledilmeye ve zulme mahkum
edilecekler.
Beklenen Büyük İttifak
(Hilafet Misakı)
Peki şimdi Suriye
üzerinden el-Kaide'nin yapması gerekli olan şey ne olacaktır?
Özgür ordu üzerinden
demokratik Suriye'nin inşası önünde ABD ve diğer devletler için problem teşkil
eden ve tehdit olarak görülen İslami grupların tasfiye edilmesi çalışması
sürecinde, bugünden sonra artık el-Kaide bir malzeme özelliği taşımamalıdır. Bu
günden sonra el-Kaide için asli iş, çıkarları ile örtüşmediği için ABD'nin
terör listesine koyduğu ve Suriye'de temiz devrimi kirletmek için tüm
dezenformasyon çalışmalarını üzerine yıktığı el-Kaide olmanın dışına çıkma ve
ideolojik bir hedefe doğru devrime nusret verme işidir. Suriye'de İslami
Hilafet'in kurulması operasyonel anlamda şehirlerin kontrol altına alınması ile
gerçekleşmeyecektir. Eğer böyle olsaydı bu şimdiye kadar çoktan gerçekleşmiş
olmalıydı. İslami Hilafet Devletinin kurulması, önce bölgenin siyasetini ve
sonra tüm dünyanın siyasi dengesini değiştirecek siyasi bir iştir. Ve bu önce
Suriye halkının desteği, sonra tüm bölgedeki diğer Müslüman beldelerin
halklarının desteği ile gerçekleşecek bir iştir. Aynı zamanda bu devletin
kurulması ile tüm rükunların aynı anda hayata inmesini gerektirecek bir
hazırlığa ihtiyaç vardır.
Hülasa el-Kaide için
yarın, bugünden ve dünden çok daha önemlidir. Suriye'de yapılması gereken şey
ise direniş meydanında olan tüm grupları Hilafet Misakı üzerinde anlaşma
yapmaya çağırmak ve nusretin gelmesiyle Biladü'ş Şam topraklarında Hilafet
Devletinin rayesi göğe yükselmeden bu direnişi devam ettirmektir.
Nusret ve zafer Allah
Subhanehu Ve Teala'dan dır.


Yorumlar