Başbakan Erdoğan Malatya’da
Sivil Toplum Kuruluşları ile bir araya geldiği toplantıda yaptığı konuşmada Demokratikleşme
paketi hakkında şu açıklamayı yaptı:
“Demokratikleşme paketini 30 Eylül Pazartesi günü Ankara'da
kamuoyuna açıklayacağız. Demokratikleşme konusunda bizim çekincemiz yok.
Kurulduğumuz andan bu yana yasakların karşısında olduk. Özgürlükleri
genişlettik. Paket açıklandıktan sonra istismar siyaseti yapanlar olacaktır.
Muhalefet partilerinin temsilcileri çıkıp değişimin önüne set çekmeye çalışacaklardır.
Bizim gizlediğimiz paket yok. Bu paket kimi alanlarda yasal düzenleme, kimi
alanlarda yönetmelik değişikliği gerektiriyor. Paket açıklandığından itibaren
belli konular Meclis'e gelecek ve nihayete erecek.” (www.radikal.com)
Türkiye’de daha önce
yapılan bir takım yasal düzenlemelere “Yargı Paketi” ismi verilmiş
olmasına rağmen bu düzenlemelere “Demokratikleşme Paketi” denilmesinin
sebebi içeriğinin farklı olmasından dolayı değildir. Bilakis son dönemlerde Erdoğan’a
sıkça yöneltilen “diktatör” suçlamasını boşa çıkartmak, halkın
üzerindeki olası etkiyi kırmaktır. Yani algısal bir manevradır.
İçeriği hakkında şu an
itibariyle değerlendirmede bulunmak pek anlamlı olmasa da son dönemlerde
yaşanan gezi olayları ve Ulusalcı, Laik Kemalistlerin, Alevî vatandaşları kışkırtıp
Hükümeti sıkıştırma planlarının hesaba katılarak hazırlandığı bir paket olduğu
söylenebilir.
Halkın her kesimini
rahatlatacak düzenlemeler içerdiği söylenen bu Demokratikleşme Paketi üzerinden
özelde Müslüman Türkiye halkını ve genelde Demokrasiye hayranlıkla bakan tüm Müslüman
halkları bekleyen yakın bir tehlikeyi buradan paylaşmak kaçınılmazdır.
Türkiye’de Demokrasinin
ileri seviyeye taşınması adına yapılan çalışmalar ilk değildir. Nitekim AK Parti
Hükümeti’nin iktidar olduğundan bu yana yaptığı asıl iş, Demokrasinin yerleşik
hale getirilmesi ve Demokrasiye şüpheli gözlerle bakan Müslümanların Demokrasiye
entegre edilmesi olmuştur. Nitekim Türkiye’de yaşayan ve İslamî duyarlılığı
olan halk, özellikle AK parti döneminde ciddi bir zihinsel dönüşüm yaşamıştır.
“Biz kimsenin yaşam tarzına karışmıyoruz, dileyen dilediği
gibi yaşar”
cümlesi, iktidarı boyunca Erdoğan’ın en çok kullandığı cümledir ki işte bu
cümle etrafında Müslüman halkın zihinsel dönüşümü gerçekleştirilmek istenmektedir.
Kuşkusuz “Biz
kimsenin yaşam tarzına karışmıyoruz, dileyen dilediği gibi yaşar” anlayışı,
“emri bil maruf ve nehyi anil münker” farzını açık bir şekilde iptal
eden bir anlayıştır. Artık münkerler, Demokratik hayatın doğal bir parçası
haline getirilmiş ve münker karşısında ezik sessizlik Demokratik bir
tavır olarak övülmeye başlanmıştır. Allah’ın kubuh olarak gördüğünü
kubuh sayma ve ona gücünün nispetinde engel olma gibi İslam Şahsiyetinin
dinamiklerinden olan davranışlar ise marjinal bir davranış biçimi olarak lanse
edilmiştir.
“Demokratikleşme” denilen şeyin,
Müslümanlar nezdindeki karşılığı; “her şeyin bir bedeli var”dır.
Hak söz söylemenin
karşılığı; batıl sözleri doğal karşılayıp saygı duymaktır.
Başörtülü okula gitmenin
karşılığı; mini etek giyene saygı duymaktır.
Kamusal alanda başörtüsü
takmanın karşılığı; her türlü fuhşiyata saygı duymaktır.
Burada dikkat edilmesi
gereken husus, tüm bunların tek taraflı olmasıdır. Demokrasiyi kabul etmeyenler,
Demokrasinin bahşettiği bu haklardan muaf tutulurlar. Bu gerçekliğin en bariz
göstergesi Türkiye’de yaşanan Hizb-ut Tahrir yargılanmalarıdır.
Normalde kanunlar,
şiddeti referans olarak göstermeyen her fikri ve bu fikir etrafında
örgütlenmeyi Demokratik bir hak olarak kabul eder ve herhangi bir cezaî
yaptırım tesis etmez. Ancak Demokrasiye karşı bir duruşla kendisini halka kabul
ettirmiş olan Hizb-ut Tahrir için bu kanunlar geçerli değildir. Hiçbir şiddet
eyleminde ismi dahi geçmemiş olmasına rağmen yüzlerce Hizb-ut Tahrir üyesi ağır
cezalarla cezalandırılmıştır. Nitekim kısa bir süre önce Hizb-ut Tahrir üyesi,
Makine Mühendisi Bekir Kurtuluş’a 7 yıl 6 ay hapis cezası verilmiş ve
tutuklanarak cezaevine gönderilmiştir. Yeni Akit Gazetesi bu haberi şu şekilde
vermiştir:
“Türkiye’de yargı komedisi yaşanıyor. Emniyet Genel
Müdürlüğü ve mahkemelerin Hizb-ut Tahrir oluşumunun silahsız olduğuna yönelik
resmi yazılarına rağmen, İslâmî duyarlılığa sahip kişilere ceza yağmaya devam
ediyor. İzmir 8. Ağır Ceza Mahkemesi, Lübnan’da legal faaliyet gösteren ve bir
parti olan Hizb-ut Tahrir’in konferansına tercüman olarak katıldığı
gerekçesiyle Bekir Kurtuluş’u 7 yıl 6 ay hapis cezasıyla cezalandırdı.” (16 Eylül 2013, Yeni Akit
Gazetesi)
İşte Demokratikleşmenin
kısa ve öz hikâyesi budur. Demokratikleşme adına atılan her adım, Müslümanları
İslam Şahsiyetinden uzaklaştırmakta ve ezik sessizliğe sürüklemektedir.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış