Birinci Dünya Savaşı yıllarında
ideolojik devlet boyutu ile Sosyalizmin hayat sahasında ortaya çıkması,
kapitalist ideoloji sahiplerini endişelendirmişti. Tabiki ilerleyen yıllarda bu
endişelerinin haklılığı, iyiden iyiye ortaya çıkmaya başladı. Sosyalist
ideolojiye sahip Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği kısa zamanda batılda
olsa ideolojinin verdiği hayata derin bakış sayesinde bir hayli ilerleme
kaydetti. Ve özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyadaki iki süper
güçten biri olmayı başardı.
Bir ideoloji başka bir
ideolojinin varlığına, varlık sahasında yer bulmasına asla tahammül edemez.
İdeoloji hayata bakışı temsil eder. Ortaya koyduğu fikrin hayat sahasında
ortaya çıkmasını ve bunun yayılmasını gaye edinir. Hiçbir ideolojide, kendi
kabuğuna çekilme söz konusu değildir. Varlık sahasında bulunan ideolojilerin
birbirleri ile savaşmaları kaçınılmazdır.
Konumuza dönecek olursak; güçler
dengesinin birbirine yakın olması ve özellikle ikisinde de nükleer silahların
olması, ABD ve SSCB arasında bir askeri savaşın oluşmasına engel oldu. Savaşın
kaçınılmaz olması ise bizim daha önce bu anlamı ile karşılaşmadığımız bir tabir
olan “soğuk savaş” ile tanışmamıza neden oldu. Konvansiyonel silahlarla,
meydanlarda göğüs göğüse bir çarpışmaya sebebiyet vermese ve onun kadar kısa
sureli olmasa da, iki süper güçten birinin yıkılmasına sebep oldu. Bunda
SSCB’nin ideolojisinin gereklerini yerine getirmemesi ve kimi konularda Kapitalizm
ile uzlaşmaya gitmesinin de etkisi çok büyüktür elbette.
1991 yılında SSCB’nin tamamen yok
olması ile dünyada tek sözü geçen devlet olarak ABD kaldı. İdeolojisinin
yayılma prensibi gereği hem elinde bulunan bölgelerin kontrolünü arttırmak, İkinci
Dünya Savaşı öncesinde birinci devlet konumunda olan İngiltere ile mücadele
ettiği bölgelerde nüfusunu yerleştirmek hem de SSCB’nin elinde bulunan bölgeleri
kendisine bağlamak için çaba sarf etmeye başladı.
Dünya liderliğinde egemen güç
olarak tek başına durması onun küstahlığını ve kibrini arttırdı. Emellerini
gerçekleştirmek için BM ve NATO’yu kullandı. İstediği ülkeye savaş açtı ve
kimilerini tamamen işgal etti. Milyonlarca insanı –ki bunların çoğunluğu
Müslümandır- katletmesine rağmen tüm dünya buna sessiz kaldı veya ABD’nin
yanında yer aldı. Dünya Bankası ve IMF ise işin ekonomik boyutunu oluşturdu.
Ülkeleri ekonomik yaptırımlar ve borçlar ile kendisine bağladı.
Her ne kadar her istediğini yapar
konumda olsa da, hem kendi halkına hem de dünya kamuoyuna haklılığını ispat
etmek için yaptığı işlerde bahaneler üretmeyi ihmal etmedi. SSCB’nin yıkılması
ile artık ideoloji olarak Sosyalizmin yeniden hayat bulmasının mümkün
olmadığını gördü. Zira halklar Sosyalizmin ne denli bozuk ve vahşi bir nizam
olduğunu gördüler. Ondan kurtulan devletler sorun yaşamadan Kapitalizme geçiş
yaptılar. Baskıcı rejimlerden kurtulan insanlar yeniden Sosyalizmi talep
etmediler.
Ancak ABD’nin kafasındaki yeni dünya
düzeni planı içerisinde Müslümanlar ve İslam beldeleri önemli yer tutuyordu. Ve
ayrıca İslam, Sosyalizm gibi değil, canlı bir ideoloji olarak hala kimi
Müslümanların hafızalarında bulunuyordu. Ayrıca Müslümanlar dinlerine çok bağlı
idiler. Küçük bir kıvılcım ile İslam’ın bir hayat nizamı olarak yeniden hayata
dönmesinin önü açılabilirdi. Bunu gören ABD İslam’ın geri dönmesini isteyen tüm
Müslümanları diğer halklar nezdinde gözden düşürmek ve dışlamak için onları
terörist olarak göstermek ve İslam beldelerinin bir kısmını işgal etmek için 11
Eylül 2001 saldırılarını bizzat kendisi düzenledi.
Çeliklerin eriyerek yıkıldığı
iddia edilen binanın enkazından Arap kökenli Müslümanların plastik
pasaportlarının bulunması, profesyonel uçak pilotlarının yapamayacağı
manevraları yapan acemi pilotlar, ortada olmayan uçak yolcuları, dünyanın en
güvenli yeri olduğu iddia edilen Pentagon’un uçak saldırını anlayamaması, 12 cm
çelik ile imal edilmiş ve böyle bir darbe ve oluşan sıcaklık ile yıkılması
mümkün olmayan binaların o denli düzenli bir şekilde yıkılması vs vs. Bütün
dünyanın gözleri önünde cereyan eden bu saldırılarda kendi halkını katleden
ABD’ye herkes inanmış gibi yaptı ve kimi batılı devletler ise ABD’nin
kuyruğunda onunla birlikte hareket etti. Kâfir batılı devletleri bu işlerinde
anlamak mümkün zira hedef neticede hepsinin ortak düşmanı İslam ve Müslümanlar.
Acı olan ise Müslümanların başlarındaki hain yöneticilerde bu güruha
katıldılar.
Saldırıların arkasından
Müslümanlar suçlandı ve Haçlı Seferleri diye nitelendirdikleri iğrenç
amellerinin başlangıcının temelleri atılmış oldu. Afganistan ve Irak işgalleri
birbirini takip etti. Uzun yıllar ne Bin Laden’i bulabildiler ne de Irak’ta
nükleer silah bulabildiler ama işgaller hala devam ediyor. En iyimser
tahminlerle yüzbinlerle ifade edilen Müslüman bu işgaller neticesi katledildi.
Esasında bunu bir ideolojiler
savaşı olarak niteleyebiliriz. Her ne kadar İslam ideolojisini tatbik eden bir
devlet olmasa da Batı bunu böyle görmektedir. En nihayetinde İslam’ın hayat
sahasına dönmesini engellemek ve Müslümanların zenginliklerini sömürmek için
hazırlanmış kapsamlı projenin bir parçasıdır 11 Eylül. Savaşların işgallerin
önünün (onlara göre yasal olarak) açılması için bir bahane. İslam beldelerinde Batı
nizamlarının yerleşmesi için yapılan planlar ise işin başka bir boyutunu
oluşturuyor. İlk tabiri ile BOP gibi.
Bütün Müslümanların tek bir
devlet çatısı altında birleşmesi, tek merkezden yönetilmesi, İslam’ın tatbiki
ve yaşadıkları inancı tüm dünyaya yayma gayreti içine girmeleri Batı’nın göze
alamadığı bir durumdur. Yukarıda zikrettiğim gibi ideolojilerin hayat sahasında
karşılaşması demektir. O nedenle kapitalist ideoloji sahipleri İslam
ideolojisinin hayat sahasına inmeden engellenmesini amaçlamaktadırlar.
Çünkü bugün İslam beldelerinin
zenginliklerini sömürmektedirler ve bu kaynağı kaybetmek istememektedirler.
İslam Hilafet Devleti ise bunun önüne geçecektir. Bu onlar için hayat
damarlarının kesilmesi demektir. İslam Devleti onların hayat damarlarını
kesmekle kalmayacak kendi nizamını onların topraklarında da yaymak amacı ile
harekete geçecektir. Bu ise onların asla kabullenemeyecekleri bir durumdur.
Ayrıca İslam’a olan düşmanlıkları ise genlerine işlemiştir.
Meselenin Suriye ile olan alakasına
gelince; elbette 11 Eylül komplosunun planlanmasında şu an Suriye’de ortaya
çıkabilecek durum hesap edilmişti. İslamı isteyen Müslümanlar bugün Suriye’de
de terörist ilan edildi. Bunun temelleri 11 Eylül’de atılmıştı. Artık
istemedikleri her kitleyi terörist ilan edebilirlerdi. Gayretlerini ayrıca
bugün Suriyelilerin isteği olan İslam Devleti hedefine Müslümanların
yönelmemesi için İslam beldelerinde demokrasiyi, ajanları vasıtası ile
yerleştirmek için yoğun mesai harcamaya ayırdılar.
Suriye halkı bugün
ayaklanmalarını bir İslam devrimine dönüştürmüş ve İslam İdeolojisinin hayat
ışıkları görünmeye başlamıştır. Bunu gören kâfir Batı şaşırmış ve bunu
engellemek için her türlü vasıtayı denemeye başlamıştır. Bu devrim onların ve
ajanlarının gerçek yüzünü ortaya çıkarmıştır.
11 Eylül ile İslam beldelerine
askeri operasyonlar yapmak için bahane oluşturan ABD neden Suriye’ye müdahale
etmemektedir? Askeri olarak yeni bir cephe açmak istememesi ve maddi boyutun
bahanesini iddia edenlerin iddiası mesnetsizdir. Savaşlar ABD’nin can
damarlarından biridir. Savaş sonrası yok olan altyapı ve yıkılan binaların
yapılması için dev Amerikan şirketler ellerini ovuşturmaktadır. İlaç sanayii ve
silah sanayii için savaşlar olmazsa olmazdır. Zira bu ve benzeri her harcamanın
karşılığı zaten işgal edilen beldelerden fazlası ile karşılanmaktadır. Siyasi
gücünü yerleştirmesi ise işin başka bir boyutudur. Durum böyle iken ve
Suriye’ye müdahale için bu denli bahane varken neden müdahale edilmemektedir.
Evet bunun bir ideoloji kalkışı
olduğunu görmektedirler. ABD, Rusya, İngiltere ve Fransa savaş gemileri
Akdeniz’de neyi beklemektedir. Yüzbinleri aşan sayıda katledilen insanlar
varken fok balıkları ve balinalar için ayaklananlar nerededirler. Demokrasi ve
özgürlükleri için dünyayı ayağa kaldıran Batı katledilenler Müslümanlar olunca
sesleri çıkmamaktadır. Müslümanların başında bulunan yöneticiler ise hala
Müslümanlara düşmanlıkları artık ayyuka çıkan kâfirlerin kokuşmuş nizamlarını
tatbik etmek ve tavsiye etmek hususunda birbirleri ile yarışmamaktadırlar.
Anlamak mümkün değil.
Sosyalizmden sonra kendisine
İslam’ı hedef tahtasına oturtan ABD liderliğindeki Batı, İslam nizamının hayat
sahasına dönmesine tahammül edemez. Suriye’de ise çekindikleri bu hususun hayat
bulmasından korkuyorlar. Bütün planları bunun engellenmesi üzerine kuruludur.
Suriye onların uykularını kaçırmaktadır. “Suriye
meselesi tüm dünyayı etkiler” demelerinin sebebi budur.
Ama Allah’ın izni ile İslam’ın
geri gelmesi engellenemeyecek ve İslam ile Kapitalizm karşı karşıya gelecektir.
Bu karşılaşmanın galibi elbette alemlerin yaratıcısından gelen İslam nizamı
olacaktır. Bunda şüphe yoktur. Kâfir Batı’da bunu çok iyi bilmektedir. Bu
çabaları ise kaçınılmaz sonu geciktirmek içindir ancak. Fakat Allah svt nurunu
tamamlayacak ve Müslümanlar o gün ferahlayacaklardır.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış