Türkiye’de yine hummalı bir
anayasa çalışması yapılmakta. TBMM her ne kadar tatilde olsa da Meclis Anayasa
komisyonu yeni bir düzenleme, hatta kökten bir yenileme için alarm durumuna
geçmiş durumda. Bir yandan meclis başkanı Cemil Çiçek, komisyonun her gün
saatlerce çalışması için talimat vermişken, diğer yandan değiştirilmesi
öngörülen yasal düzenlemeler ile alakalı partiler arasında ciddi tartışmalar
yaşanmaktadır. Ağza alınmayacak sözlerle birbirlerine saldıran taraflarca
bugüne değin elli kadar madde üzerinde mutabakat sağlandı.
Bazı maddeler ile alakalı ciddi
kopmalar yaşansa da nihayetinde genel seçimler yapılmadan birçok maddenin
onaylanıp yürürlüğe gireceği hatta mümkün olursa yeni anayasayı tamamlayıp
komple bir değişimle halkın oyuna sunulması iktidar tarafından elzem görülüyor.
AKP iç tüzüğünde yer alan en fazla üç kez başbakan olma kuralı yeni dönemde
parti için bir handikap olarak gözüküyor. Başbakan Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı
ile pasif bir siyasi rol yerine daha da aktifleşerek devam edebilmesinin önünde
Başkanlıktan başka çıkar yol yok. Daha fazla yetki, daha fazla etki demektir.
Dolayısıyla yetkileri genişlemiş bir T.C. başkanının Türk siyasi hayatında
büyük etkiler uyandırması da önemli sonuçlar doğuracaktır.
Mesela proje mimarlarından ABD
ile her konuda fikir birliği içinde olan Türk hükümetinin model ülke olması, daha fazla demokratikleşmesi, liberal
politikalara daha fazla katkılar yapması, sivilleşmesi, özgürlükler(!) ülkesi
olması gibi birçok unsur dünya siyasetinde Amerika’nın en ciddi yardımcısı
olmasını sağlayacaktır. Böylesi bir proje için yeni anayasanın yürürlüğe
girmesi gerektiğini dolayısıyla da birçok kişiye sorumluluk ve görev paylaşımı
yapıldığını görüyoruz. İşte bu görevlilerden biri olan Meclis Başkanı Çiçek’in
bu işi ne denli ciddiye aldığını şu söylemlerden hareketle anlayabiliriz: "Bu saatten itibaren komisyonun
sorumluluğu eskisine nazaran kat kat artmıştır. Komisyona üye arkadaşların
kişisel mazeretleri olabilir ama hiçbir partinin mazereti olamaz. Çünkü her
parti kişiyle temsil ediliyor. Bir tek üyenin dahi katılması, çalışmaların
yapılabilmesi bakımından kâfidir. Bu nedenle yeri geliyorsa 'Cumartesi-Pazar'
da denilmeden çalışılmalı. Hiçbir şekilde komisyon çalışmalarını aksatmamak
gerekecek.
48
maddede mutabakat olması önemlidir. Siyasetin bu kadar gergin bir süreçten geçtiği,
dışarıda ve içeride çok sıcak gelişmelerin olduğu bir ortamda 48 maddede
anlaşabilmişiz. Demek ki daha yoğun bir çalışmayla herkes taleplerini,
görüşlerini bir defa daha gözden geçirerek bu sayıyı çok daha yukarı çıkararak
milletimizin beklediği anayasayı ortaya koyma imkânı vardır. Çalışma heba
edilmemelidir. Bugün itibariyle, bundan sonra daha yoğun bir şekilde
çalışmaları sürdürmeliyiz.
Meclis
tatile girdikten sonra, bana göre komisyonun tatil yapması söz konusu olamaz.
Belki en büyük tatili, böyle bir işi olumlu şekilde başardığımız zaman hak
ederiz."
Başbakan Erdoğan’da konuyla
alakalı konuştu: "Yarın önümüze şu
gelebilir, diyebiliriz ki 'Gelin, şu anda mutabakat sağlanan maddeler var değil
mi? Hadi yoğun bir çalışmanın içerisine girin. Tatil matil yapmayın'. Ben bunu
arkadaşlarıma söylemeye kefilim. Söyleyeceğim, en az haftada 5 gün yoğun bir
çalışmaya, öyle günde bir saat filan değil, yoğun bir çalışma. Nasıl bu ara
Meclis başlıyor çalışmaya, gece yarısına kadar devam ediyorsa siz de başlayın
çalışmaya günde en az 10-15 saat çalışın. Bu yaz mevsimi içerisinde gelin şu
anayasa işini halledin. Ben arkadaşlarıma bu noktada gerekeni söyleyeceğim.
Diğer liderler de söylesin, genel başkanlar da söylesin, genel müdürler de
söylesin. Görelim bakalım ne olacak? Haydi atalım bu adımı. 48 tane mutabık
kalınan madde var. Bunu çıkarın 68'e, 78'e. Çıkaramıyorsanız 48. 48'i gelin
hemen Meclis'ten geçirelim. Olağanüstü olarak Meclis'i toplayalım, madem 48'inde
mutabıkız. Hemen süratle, bu 48 maddeyi süratle 1 hafta içinde Meclis'ten
çıkarırız. Ne kadar samimi olduğumuzu veya olduğunuzu onu da ispat
edelim."
Yangından mal kaçırırcasına apar
topar yasaların geçmesine olan bu istek aslında çok manidardır. Zira tavizler
tavizi, yasalar diğer yeni yasaları doğuracak ve belki de istenilen hedefe bir
çırpıda ulaşılmasını sağlayacaktır. Çünkü bugün yeni anayasa topluma mal
edilmiş ve bir beklenti haline getirilmiştir. Bu beklentiye muhalefet
partilerinin kayıtsız kalması onları da siyaseten zayıflatacak ve böylesi bir
gerekliliği (!) sırf muhalefet etmek için görmezden gelmeyeceklerdir. İşte
böylesi bir atmosferde hem muhalefeti, hem STK ve diğer kamuoyu temsilcilerini,
en önemlisi de halkı bu anayasaya ikna etmek için hâlihazırdaki anayasanın
meşruluğu ve geçerliği herkes tarafından tartışılır hale gelmeli, bütün
foyaları gün yüzüne çıkarılmalıdır. İşte bunun için tozlu raflardan önümüze
konulan bu argümanlardan biri 12 Eylül darbesinin İç Tehdit Raporudur. Bu
raporda akıllara zarar tespitler yapılmış, neredeyse fişlenmeyen kimse
bırakılmamış ve halk adeta karınca sürüsü olarak görülmüştür.
12 Eylül darbesinden 3 ay önce
‘çok gizli’ ibaresiyle hazırlanan ve Kenan Evren imzasıyla Haziran 1980
tarihinde tugay ve alay komutanlıklarına gönderilen ‘‘Türkiye’ye Yönelik İç Tehdit’’ isimli raporda, İslami grup ve
tarikatlara ilişkin ilginç değerlendirmeler yer alıyor. Cumhuriyet ile birlikte
laik devlet düzenine geçişin tarikatlarca ‘din düşmanlığı’ olarak algılandığı
savunulan raporda şöyle deniliyor: “Cumhuriyet’in kurulmasını müteakip laik
devlet düzenine geçiş, gerici çevrelerle din düşmanlığı olarak yorumlanmış ve
dine sarılma tepkinin bir sembolü haline getirilmiştir. Cumhuriyet’in
kurulmasıyla Türkiye’nin mutluluğu yolunda girişilen çabaların kendi
yararlarına olmadığını anlayan dış mihrakların gayretleri sonucu laikliği din
düşmanlığı, Atatürk’ü gâvur olarak nitelemek suretiyle toplumumuzda bugün
gittikçe büyüyerek gelişen bir iç tehdit oluşturulmuştur.”
Ve çelişkiler manzumesi olan
rapor şöyle devam ediyor: “İlahi nizamın
kurulması konusunda bu düşünce sahipleri ilk engel olarak laik devlet düzenini
görmekte, ona hücum etmektedirler. Teokratik devlet kurma taraftarlarının, 1979
başında İran’da gerçekleşen dini yönetimden destek ve Pakistan’da gelişen
durumdan güç bularak Türkiye’de de böyle bir hareketi gerçekleştirmek umuduna
kapıldıkları ve bu yolda faaliyete geçtikleri görülmektedir. Bu yönüyle
teokratik devlet düzeni kurmak taraftarlarının görülebilir bir gelecekte silahlı
mücadeleye girmeleri bir ihtimal olarak değerlendirilebilir.”
Açık bir şekilde devletin resmi
dininin laiklik olduğunun ve Müslümanların devlet için gerçek birer tehdit
olarak anlatılması darbeyi ve darbe sonrası çıkarılan anayasayı hangi bağlam
içine aldıklarını gözler önüne seriyor. Rasul’ün (as) ilk tebliğinden bugüne
değin İslami olmayan bütün devletler için en güçlü tehdit İslam ve
Müslümanların varlığıdır. Zira eğer yok edilmeleri mümkün değilse de
sindirilmeleri yahut etkisizleştirilmeleri gerekir. Yaftalamaya doymayan
böylesi zihniyetler nasıl itham edeceklerini şaşarcasına şunu da söylerler: “Cumhuriyetin ilanı ile tekke ve zaviyelerin
kapatılmasını müteakip tarikat mensupları yeraltı faaliyetlerine başlamışlar ve
Kürtlerin bağımsızlığı için gayret göstermişlerdir. Gaye; dergâh olarak
belirtilen liderlerinin evlerinde yapılan gizli toplantılarda şer’i
kanunlarının ve teokratik devlet düzeninin kurulması hususunda çalışmalar
yapılmasıdır. Faaliyet sahası daha ziyade cahil ve koyu müteassıp halk
kitleleridir.” Hem teokratik bir
devletten bahsedeceksin, hem de Kürtlerin bağımsızlığından, hem Müslümanları
ilerisi için tehdit olarak göreceksin hem de cahil cühela olarak ifade
edeceksin… Mantık örüntüsünden uzak bu raporda sol cenahın mümkün olduğunca
ayrışmasını sağlamak, mezhepçilik ve aşiretçilik duygularını körüklemek, bu
haliyle alevi-sünni çatışmasını güçlendirmek, milliyetçi kürtleri dağ kadrosuna
dahil etmek ve halk içindeki bütün bağları koparıp istikrarsızlaştırmak
barizleşmektedir. Nihayetinde darbeden sonra bir darbe daha vurmak ve uzun bir
süre toplumu sessiz yığınlar haline getirmek. 12 Eylül iç tehdit raporunun taşıdığı
gerçek niyet bundan ibaret değil. Rapor özetle ‘iç tehdit’ algısını ikiye
ayırıyor:
a. Bölücü
Faaliyetler: Bunlar bağımsız Kürt
devletini kurmak için silahlanan PKK ve uzantıları olan terör örgütleridir.
Rapora göre faaliyetler kapsamına Kürtçe konuşan bütün Kürtleri katmakta bir
beis yoktur.
b. Yıkıcı
Faaliyetler: Hem Marksist-Leninist parti
ve örgütler, hem de fikri-siyasi çalışma yapan İslami kitleler bu gruba
girmektedir. Tasavvufi cemaatler, ilmi-ahlaki çalışmalar yapanlar bu gruba
girmeyip kontrol edilmesi gereken yapılar olarak ayrı tutulmuştur. Bu raporun
80’li yıllarda yazıldığı düşünülürse şimdi bu grup için tek faaliyet alanının
fikri ve siyasi olan İslami çalışmalar olduğunu söyleyebiliriz.
Toplumun antipatisini kazanmış,
her kesimden insanın yaka silktiği bu anayasanın cafcaflı söylemler, süslü
hayaller ile rafa kaldırılacağını ve yerine yepyeni bir anayasanın ilan
edileceğini söylemek ilk etapta kulağa hoş gelebilir ama bilinmelidir ki, bu
darbe anayasası da bir önceki eksik, hatalı, zavallı anayasaların ihtiyacından
doğmuş ve toplumun onayını almıştı. Tıpkı diğer beşeri anayasaların
kendilerinden önceki beşeri anayasaları feshetme ihtiyacı ile doğduğu gibi
zamanı gelince rafa kalktı ve yenisi çıkarıldı ki böylece onlarca anayasa denenmiş
oldu.
Şimdi hedefine Başkanlık
Sistemini koymuş yeni T.C. Anayasası içerik olarak 12 Eylül anayasası kadar
kazuistik (ayrıntılı) olmasa da taşıyacağı misyon itibariyle iç tehdit algısını
değiştirmeden yoluna devam edecektir. Özgürlüklerin artması denilince;
eşcinsellere dernek açma hürriyetinin getirilmesi, sapkınlıkların, gayri ahlaki
ilişkilerin artması gibi Türkiye’de yaşayan Müslümanları zor durumda bırakacak
bir dizi yasanın hayatımıza dâhil olacağı unutulmamalı. Kapitalizmin sunduğu
şekliyle özgürlüklerin nihai sonucu fertleri bağımsızlaştırmak ve aile
mefhumunun bozulmasına önayak olmaktır. Bugün sadece Türkiye değil tüm dünya
için en amansız demokrasi savunuculuğu görevini AKP üstlenmiştir. Dolayısıyla
da yeni anayasanın demokrasiye taze kan arayışları için biçilmiş kaftan olduğu
aşikar. Hal böyle iken 12 Eylül iç tehdit raporunda yer alarak Müslümanlara
ağır ithamlarda bulunan zihniyete alternatif olarak daha ‘soft’ bir ithamla
yumuşatılmış, cıvıklaştırılmış bir İslami ön anlayışın kazandırılması gibi bir
ihanete düşülmüştür. Başbakan’ın hiç çekinmeden ifade ettiği “Biz 10 yıl boyunca toplumdaki aşırılıkları
törpüledik ve halkı uysallaştırıp onların gazını aldık” söylemi ile zaten
gerçek niyet aşikar kılınmıştı.
Şimdi PKK ve KCK örgütlerinin bir
an önce mutabakata uyulması ve gereken yasaların derhal çıkarılması konusunda
tehditkar tavırları AKP hükümetini fena halde tedirgin etmektedir. Zira çözüm
sürecinin fiyaskoyla sonuçlanması, bu fiyaskonun ardından yeni anayasa için bir
çuval incirin berbat olması demektir. Bu da hükümetin yeni anayasa için neden
bu kadar acele ettiğini daha iyi göstermektedir. Bir yandan BDP’li vekillerin
İmralı görüşmeleri aksamadan devam ederken, diğer yandan çözüm süreci için
atılacak adımlar ve geçmesi planlanan yasalar netleşmeye başlayacaktır. Ayrıca
halkın Başkanlık Sistemine karşı duruşu bu konuda hükümeti desteklemeyen tavrı
da önümüzdeki zamanlarda hükümet ile Türk halkını karşı karşıya getirebilir.
Zira halk ne kadar sempati duyarsa duysun tek adam olma fikrini kolay kabul
edemeyecektir. Muhalefet ile teferruatta anlaşan hükümet bir çıkar yolunu bulup
bir an önce mutabakata varılan yasa değişikliklerini arttırıp yürürlüğe
sokmanın ve çözüm sürecini sekteye uğratmadan sonlandırmanın hesabını
yapmaktadır. Anayasa şekillendiğinde görülecektir ki sistem aynı tas aynı hamam
işlemeye devam edecek ve kendisini feshedecek yeni anayasa değişikliklerine
meydanı bırakacaktır.
12 Eylül’ü gösterip 2023’ü
hedeflemek bir topluma ölümü gösterip pembe hayaller sunmaktan başka bir şey
ifade etmeyecektir. Bugün yeni anayasa için kolları sıvayıp canhıraş çalışanlar
daha hayattalar iken yaptıklarının eskidiğini ve yenilemek için başkalarının
harekete geçeceğini göreceklerdir.
Yıllarca İslam’ı ve Müslümanları
kendisine hasım ilan etmiş laik-seküler-mankurt yönetimler şimdilerde
maskeleri, üslupları ve söylemleri değiştirmek kaydıyla düşmanlıktan koyunluğa
evriliyorlar. Bu konuda Müslümanların siyasi, fikri ve ferasetli bakışları
eskisinden daha elzem, daha gereklidir. Üstümüzde sergilenen sinsi oyunların
kodlarını çözüp bu oyundan kapitalist-uşak yöneticilerin mağlup çıkması için
ümmeti uyanık ve aydın düşünen bir ümmet olarak yeniden dünya sahnesine
taşımanın, bunun içinde olmazsa olmaz olan Hilafet’in ikamesi için İslam
Davası’nda var olmanın azmi içinde olmalıyız. İslam ümmeti ârâfta kalacak bir
ümmet değildir, zira o tarihte hep var olagelmiş bir ümmettir. Bugün sömürgeci kâfirlerin
gecelerini kabusa çeviren en önemli etken de işte bu var olma mücadelesindeki
Müslümanların varlığıdır. O Müslümanlar ki onları ne 12 Eylül misali sert
rüzgarlar, ne de şimdilerde estirilen yumuşak rüzgarlar sürükleyebilir.
‘‘Gerçek
şu ki: İman edip de yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde şeytanın bir
hakimiyeti yoktur. Onun hakimiyeti, ancak onu dost edinen avanelerine ve
Allah’a ortak koşanlaradır.’’ (Nahl
99-100)


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış