Kapitalizm işini biliyor. Bütün
kokuşmuşluğuna, fasitliğinin ortaya çıkmasına rağmen hala ayakta durabiliyor.
Yayılma ve ayakta kalma esasını oluşturan sömürü araçlarını değiştirerek bunu
başarabiliyor.
Önceleri sömüren devletler sömürü
aracı olarak bizatihi ordu ve yönetim vasıtalarını etkin bir şekilde
kullanırlardı. Girdikleri ülkelerin, beldelerin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını
bu vasıtalarla kontrol altına alırlar ve bu kaynakları kendi beldelerine taşırlardı.
Günümüzde ise sömürü araçları
değişim geçirdi. Siyaset, yani yönetim, etkinliğini devam ettirse de artık ordu
ile yönetimleri kontrol altına alarak, amaçlarını yerine getirme hususu eskisi
kadar etkin değil. Buna gerçekten ihtiyaç duyduklarında yapıyorlar. Bunun
yerine çok daha etkili araçlar buldular.
Özellikle Sanayi Devrimi’nden
sonra üretim miktarları, yoğun bir makineleşmenin doğal sonucu olarak oldukça
artış gösterdi. Üretilen mal ve hizmetlerin insanlara pazarlanması için bu
üretimi gerçekleştiren kapitalist devletler yoğun çabalar harcadılar. Mesailer
yaptılar. Yeni üslup ve araçlar geliştirdiler ve bunda da başarılı olamadılar
diyemiyoruz maalesef.
Yazımız sadece meselelere
bireysel açıdan yaklaşmak üzere kaleme alınmıştır. Devlet boyutu ve bu hususta
oynanan oyunlar elbette daha büyük ve başkaca kapsamlı bir yazı konusudur.
Şimdi yukarıda zikrettiğim hususlara değinmek istiyorum.
1-Doyumsuzluk: Bu fasit nizamın en etkili
araçlarından biri. Tüketim toplumu oluşturmanın olmazsa olmazı. Amaca
ulaşabilmek için her şeyden önce zihniyetlerin değişmesi gerekiyordu.
Evet artık Batı, ülkeleri
sömürmek için sadece ordularını kullanmıyor. Yeni üsluplar, vasıtalar hem daha
çok etkili hem de sömürülenlere hissettirmeden yapılabiliyor. Özellikle İslam
beldelerini de kendilerine hedef edindiler. Çünkü İslam beldeleri özellikle
yeraltı kaynakları bakımından çok zengindi ve aynı zamanda güzel bir pazar
olabilirdi. Bu amaçla önce kendi hayat tarzlarını bize çok güzel pazarladılar.
Toplumların hayata bakışlarını değiştirdiler. Piyasaya sürdükleri ürünlere
talebi hep yüksek tutabilmek için çok sinsice oyunlar oynadılar. Mesela;
piyasaya bir bilgisayar sürdüler. Son model, alımlı. Özellikleri son derece
iyi. Reklamlar yapılıyor. Birçok müşteri alıyor. Çok bir zaman geçmeden
piyasaya bir oyun sürülüyor. Çok iyi lakin alınan bilgisayar bu oyunu
kaldırmıyor. Bilgisayarın değişmesi ya da birkaç parçasının değiştirilmesi
gerekiyor. Sonra başka programlar, sonra başka bilgisayarlar… Ve yeni modeller
piyasada hep alıcı bulabiliyor. Yine mesela cep telefonu. Hepsinde bir öncekine
nazaran gıdım gıdım arttırılan özellikler ile her daim alıcı bulabiliyor. Hatta
yeni bir telefon çıkacakta ilk alanlardan olacağım diye saatlerce hatta
günlerce mağazaların kapısında yatan insanlar var.
Kapitalizm bütün bunları
insanlara işte yukarıda bahsini ettiğim doyumsuzluk anlayışını vererek
başarabiliyor. Aksi halde aynı kişiye birçok kez benzer ürünleri nasıl
satacaktı. Tatmin olamıyoruz. Kendimizi tutamıyoruz. Yeni bilgisayar, yeni cep
telefonu, yeni araba, yeni elbiseler, yeni ayakkabılar… Elimizde olan uzun süre
bizim ihtiyaçlarımızı karşılayabildiği halde değiştirmek istiyoruz. İlk
fırsatta bunu da yapıyoruz. İşte kapitalizm bunu zihniyetleri değiştirerek
başardı. Daimi pazar. Televizyon başta olmak üzere her türlü medya kanallarını
bu amaçla etkin bir şekilde kullandı ve hala kullanmaya devam ediyor.
2.
Moda: Önceleri
insanlar bir ürün alırken sağlam ve uzun ömürlü olmasına bakarlardı. “Ömürlük”
tabiri kullanılırdı alınan sağlam ürüne karşın. Artık öyle değil. ‘Kullan at’ anlayışını yerleştirdiler.
Moda takip edilir oldu. Yeni renkler, yeni şekiller, yeni özellikler takip
edildi. Reklamlar, vitrinler es geçilmez oldu. Kimi çevrelerde vitrin gezmeleri
moda oldu.
Kimi insanlar farklılaşmak
istiyorlar hep. Her daim önde olmak modanın yakın takipçisi olmak ve hatta
modanın belirleyicisi olmak istiyorlar. Tekdüzelikten uzak kalmak, çevreye
kendilerini hep farklı hissettirmek istiyorlar. Bu da onları tüketim çılgını
haline getiriveriyor.
Gerçek ihtiyaçlar ile sahte
ihtiyaçlar arasındaki ayrımın ortadan kalktığı tüketim toplumunda birey,
tüketim mallarını satın almanın ve bunları sergilemenin toplumsal bir ayrıcalık
ve prestij getirdiğine inanır oldu.
3.
İhtiyaçların sınırsız olmasına karşın kaynakların sınırlı olduğu anlayışı: Bu fikir esasta kapitalizmin
iktisadi nizamının temellerini de etkiler. Bu anlayış iki yönden probleme
sebebiyet verdi. Birincisi; mademki kaynaklar sınırlı o halde o kaynaklara
herkesten önce benim ulaşıp üretim yapmam gerekir. Böylece yer altı ve yerüstü
kaynaklarını ele geçirmek için yoğun çabalar sarf ettiler. Büyük rekabetler
oluştu. İkincisi; ihtiyaçların sınırsız olduğu anlayışı insanlara yerleştikçe
üretilen ürünlere sanki arkası gelmeyecekmiş gibi saldırmalarına sebep oldu.
4.
Marka takıntısı: Kâfir Batı
ürünlerini değerinden çok daha fazla fiyatlara satabilmek için kasıtlı olarak
markalar oluşturdu. Bu markaları insanlara sunarak onlara yönelmeleri için her
türlü reklam araçlarını kullandı. Sonunda marka ürünlerle aynı ve hatta daha
kaliteli ürünler piyasalarda bulunabilirken çok daha fazla ücretler ödenerek
marka ürünler tercih edilir oldu. Bu azımsanmayacak oranda kişiler tarafından
artık prestij meselesi halini aldı. Hatta toplumda sosyal sınıf atlamanın
esaslarından biri haline geldi.
Her türlü üründe bu marka
takıntısını görmek mümkün. Ayakkabıdan cep telefonuna kadar bu böyle. Çok düşük
ücretlerle çalışan birçok insanda bugün son model cep telefonlarını
görebiliyoruz. Reklamlar ise artık ihtiyaçlardan çok duygulara hitap ediyor.
İhtiyacı olmadığı halde harekete geçen duygularla, daha geçen sene aldığı
telefonunu hemen değiştiriyor kişi. Bu artık bir hastalık halini aldı
diyebiliriz. Artık alışveriş yaparak rahatlayan insanlar var.
5.
AVM gençliği: Mekan
olarak birçok cadde ve sokak kaplayacak markaların bir mekanda toplanması. Kapitalist
toplumların neredeyse ibadethane haline getirdiği mekanlar. Ziyaretten eksik
kalınmayan yerler. Artık hafta sonları ailece gezilen mekânlar. Vitrinleri, sinema
salonları ve fast food mekânları ile artık AVM’ler vazgeçilmezler arasına
girdi. Gençlerin hiçbir kültürel faaliyetleri yok. Boş vakitlerinde bile
AVM’lere gidiyorlar. Oysa yanınızda bir arkadaşınız olmadığı sürece ilişkilerin
sıfır olduğu mekânlar.
Hızlı şehirleşmenin ve tüketim
ekonomisinin hayatımıza soktuğu bu mekânlar, şehirli insanın pek çok şeyi aynı
anda bulup daha fazla ve hızlı tüketebilmesi üzerine kurgulanmış. Ayrıca
AVM’ler yabancı yatırımcının da ülkeye giriş kapılarından biri. Yabancı markaların
Batılı ülkelerle aynı anda yerli tüketiciye sunulabilmesi, AVM’lerin bu hızla
açılmasının sebeplerinden biri. Son 10 yılda Türkiye’de AVM’lere yapılan
yatırım 40 milyar dolara ulaşmış. Ve geçen yıl 1,5 milyar kişi tarafından
ziyaret edilen AVM’lere insanlar, ayda ortalama 5-6 kez gidiyor. AVM’lerle
ilgili plansızlığın en büyük kurbanları şehir merkezlerindeki küçük esnaf ve
geleneksel çarşı yapılanması oldu. Küçük esnafın nefes alıp verdiği, mütevazı
sermaye hareketleriyle yaşayabilen çarşılar bu devasa merkezlere yenik düşüyor
artık.
6.
Toplum baskısı: İçinde
yaşanılan çevrede diyebiliriz. Çünkü “çevremdeki
insanlar ne düşünür” kaygısı var kimi insanlarda. Alacak gücü olmasa da
çevresindeki insanların sahip olduğu şeylere sahip olmak isteniyor. Aileler
bunu hem kendileri hem de çocukları için düşünebiliyorlar. Çevrelerinin yaşam
tarzları kendilerinden yüksekte olsa da o seviyeye ulaşabilmek için çaba sarf
ediyorlar. Bu aileleri çok zorlasa da bunun gerekli olduğunu düşünüyorlar. Buna
ulaşamamak ailelerde huzursuzluğa sebebiyet verebiliyor ve hatta netice
boşanmalara kadar gidebiliyor. Çevreden dışlanma korkusu yıllık gelirlerinin
yarısına bile denk gelse çocuklarını pahalı okullarda okutmalarına bile sebep
olabiliyor. Onların çocukları filan okulda okuyor, onlar şu mekana takılıyor,
şuralardan alış veriş yapıyorlar… Benim çocuğumun onlardan neyi eksik anlayışı.
İşte tüm bunlar bizi hep tüketime
yönlendiren hususlar.
Toplumumuzun tamamı böyle değil
elbette ama maalesef eşyaya bakışımız değişti. Artık eşya bizim için bir takım
ihtiyaçlarımızı gidermek üzere kullandığımız bir araç olmaktan çıktı ve nihai
hedef, gaye halini aldı. Ona ulaşmak için çalışır ve mesai harcar olduk. Bir ev
bir araba ve yeni eşyalar gayemiz oldu. Sanki insan bu dünyaya bunun için gelmiş
gibi.
Elbette bir eşyaya sahip olmak
(haram kabul edilen olmadığı sürece) İslam’ın mübah kabul ettiği
hususlardandır. Alışveriş yine öyledir. Zaten dünya malı insana sevdirilmiştir.
Bu fıtratta vardır. Lakin tehlikeli olan yukarıda bahsettiğim eşyaya bakışın
araç olmasından çıkıp amaç haline döndürülmesidir.
Bu amaç ise insana kul olduğunu
unutturur boyutlara ulaştı. Asıl gaye Allah Subhabehu’nun rızasını kazanmak
olması gerekirken, bu gayeye ulaşmak bir takım dünyevi nimetlerden
uzaklaştırdığı için gayeler çatışmasında Allah Subhanehu’nun rızası ikinci
plana itilir hale geldi. Mesela bu nimetlere ulaşmak için büyük günahlardan
kabul edilen faiz çok rahat kullanılır hale geldi. Ve maalesef birçok Müslüman
bundan bir sıkıntı dahi duymuyor.
İnsan bu dünyaya Allah Subhanehu’nun
bir kulu olarak gelmiştir. Gayesi O’nun rızasını kazanmaktır. Allah Subhanehu
ve Teala insandan, fıtratına yerleştirdiği mülk edinme içgüdüsüne aykırı
hareket etmesini elbette istememektedir. O’nun rızasını kazanmak bu dünya nimetlerinden
el etek çekmek demek değildir. Bilakis helal yoldan bu nimetlere ulaşmanın önü
açıktır. Fakat dünya nimetlerine dalarak bu nimetleri kendisine gaye edinerek
bu dünyaya neden geldiğini unutmaması gerekir. O bir kuldur ve kulluğunu yerine
getirmekle mükelleftir. Ancak bu durumda imtihanı kazanabilecek ve mutlu sona
ulaşabilecektir. Ve ayrıca Allah Subhanehu ve Teala’nın Cennette vadettiği
nimetler elbette çok daha güzel ve daimidir.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış