TÜKETİM TOPLUMU OLDUK VESSELAM…

Bayram Sağnak

Kapitalizm işini biliyor. Bütün kokuşmuşluğuna, fasitliğinin ortaya çıkmasına rağmen hala ayakta durabiliyor. Yayılma ve ayakta kalma esasını oluşturan sömürü araçlarını değiştirerek bunu başarabiliyor.

Önceleri sömüren devletler sömürü aracı olarak bizatihi ordu ve yönetim vasıtalarını etkin bir şekilde kullanırlardı. Girdikleri ülkelerin, beldelerin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını bu vasıtalarla kontrol altına alırlar ve bu kaynakları kendi beldelerine taşırlardı.

Günümüzde ise sömürü araçları değişim geçirdi. Siyaset, yani yönetim, etkinliğini devam ettirse de artık ordu ile yönetimleri kontrol altına alarak, amaçlarını yerine getirme hususu eskisi kadar etkin değil. Buna gerçekten ihtiyaç duyduklarında yapıyorlar. Bunun yerine çok daha etkili araçlar buldular.

Özellikle Sanayi Devrimi’nden sonra üretim miktarları, yoğun bir makineleşmenin doğal sonucu olarak oldukça artış gösterdi. Üretilen mal ve hizmetlerin insanlara pazarlanması için bu üretimi gerçekleştiren kapitalist devletler yoğun çabalar harcadılar. Mesailer yaptılar. Yeni üslup ve araçlar geliştirdiler ve bunda da başarılı olamadılar diyemiyoruz maalesef.

Yazımız sadece meselelere bireysel açıdan yaklaşmak üzere kaleme alınmıştır. Devlet boyutu ve bu hususta oynanan oyunlar elbette daha büyük ve başkaca kapsamlı bir yazı konusudur. Şimdi yukarıda zikrettiğim hususlara değinmek istiyorum.

1-Doyumsuzluk: Bu fasit nizamın en etkili araçlarından biri. Tüketim toplumu oluşturmanın olmazsa olmazı. Amaca ulaşabilmek için her şeyden önce zihniyetlerin değişmesi gerekiyordu.

Evet artık Batı, ülkeleri sömürmek için sadece ordularını kullanmıyor. Yeni üsluplar, vasıtalar hem daha çok etkili hem de sömürülenlere hissettirmeden yapılabiliyor. Özellikle İslam beldelerini de kendilerine hedef edindiler. Çünkü İslam beldeleri özellikle yeraltı kaynakları bakımından çok zengindi ve aynı zamanda güzel bir pazar olabilirdi. Bu amaçla önce kendi hayat tarzlarını bize çok güzel pazarladılar. Toplumların hayata bakışlarını değiştirdiler. Piyasaya sürdükleri ürünlere talebi hep yüksek tutabilmek için çok sinsice oyunlar oynadılar. Mesela; piyasaya bir bilgisayar sürdüler. Son model, alımlı. Özellikleri son derece iyi. Reklamlar yapılıyor. Birçok müşteri alıyor. Çok bir zaman geçmeden piyasaya bir oyun sürülüyor. Çok iyi lakin alınan bilgisayar bu oyunu kaldırmıyor. Bilgisayarın değişmesi ya da birkaç parçasının değiştirilmesi gerekiyor. Sonra başka programlar, sonra başka bilgisayarlar… Ve yeni modeller piyasada hep alıcı bulabiliyor. Yine mesela cep telefonu. Hepsinde bir öncekine nazaran gıdım gıdım arttırılan özellikler ile her daim alıcı bulabiliyor. Hatta yeni bir telefon çıkacakta ilk alanlardan olacağım diye saatlerce hatta günlerce mağazaların kapısında yatan insanlar var.

Kapitalizm bütün bunları insanlara işte yukarıda bahsini ettiğim doyumsuzluk anlayışını vererek başarabiliyor. Aksi halde aynı kişiye birçok kez benzer ürünleri nasıl satacaktı. Tatmin olamıyoruz. Kendimizi tutamıyoruz. Yeni bilgisayar, yeni cep telefonu, yeni araba, yeni elbiseler, yeni ayakkabılar… Elimizde olan uzun süre bizim ihtiyaçlarımızı karşılayabildiği halde değiştirmek istiyoruz. İlk fırsatta bunu da yapıyoruz. İşte kapitalizm bunu zihniyetleri değiştirerek başardı. Daimi pazar. Televizyon başta olmak üzere her türlü medya kanallarını bu amaçla etkin bir şekilde kullandı ve hala kullanmaya devam ediyor.

2. Moda: Önceleri insanlar bir ürün alırken sağlam ve uzun ömürlü olmasına bakarlardı. “Ömürlük” tabiri kullanılırdı alınan sağlam ürüne karşın. Artık öyle değil. ‘Kullan at’ anlayışını yerleştirdiler. Moda takip edilir oldu. Yeni renkler, yeni şekiller, yeni özellikler takip edildi. Reklamlar, vitrinler es geçilmez oldu. Kimi çevrelerde vitrin gezmeleri moda oldu.

Kimi insanlar farklılaşmak istiyorlar hep. Her daim önde olmak modanın yakın takipçisi olmak ve hatta modanın belirleyicisi olmak istiyorlar. Tekdüzelikten uzak kalmak, çevreye kendilerini hep farklı hissettirmek istiyorlar. Bu da onları tüketim çılgını haline getiriveriyor.

Gerçek ihtiyaçlar ile sahte ihtiyaçlar arasındaki ayrımın ortadan kalktığı tüketim toplumunda birey, tüketim mallarını satın almanın ve bunları sergilemenin toplumsal bir ayrıcalık ve prestij getirdiğine inanır oldu.

3. İhtiyaçların sınırsız olmasına karşın kaynakların sınırlı olduğu anlayışı: Bu fikir esasta kapitalizmin iktisadi nizamının temellerini de etkiler. Bu anlayış iki yönden probleme sebebiyet verdi. Birincisi; mademki kaynaklar sınırlı o halde o kaynaklara herkesten önce benim ulaşıp üretim yapmam gerekir. Böylece yer altı ve yerüstü kaynaklarını ele geçirmek için yoğun çabalar sarf ettiler. Büyük rekabetler oluştu. İkincisi; ihtiyaçların sınırsız olduğu anlayışı insanlara yerleştikçe üretilen ürünlere sanki arkası gelmeyecekmiş gibi saldırmalarına sebep oldu.

4. Marka takıntısı: Kâfir Batı ürünlerini değerinden çok daha fazla fiyatlara satabilmek için kasıtlı olarak markalar oluşturdu. Bu markaları insanlara sunarak onlara yönelmeleri için her türlü reklam araçlarını kullandı. Sonunda marka ürünlerle aynı ve hatta daha kaliteli ürünler piyasalarda bulunabilirken çok daha fazla ücretler ödenerek marka ürünler tercih edilir oldu. Bu azımsanmayacak oranda kişiler tarafından artık prestij meselesi halini aldı. Hatta toplumda sosyal sınıf atlamanın esaslarından biri haline geldi.

Her türlü üründe bu marka takıntısını görmek mümkün. Ayakkabıdan cep telefonuna kadar bu böyle. Çok düşük ücretlerle çalışan birçok insanda bugün son model cep telefonlarını görebiliyoruz. Reklamlar ise artık ihtiyaçlardan çok duygulara hitap ediyor. İhtiyacı olmadığı halde harekete geçen duygularla, daha geçen sene aldığı telefonunu hemen değiştiriyor kişi. Bu artık bir hastalık halini aldı diyebiliriz. Artık alışveriş yaparak rahatlayan insanlar var.

5. AVM gençliği: Mekan olarak birçok cadde ve sokak kaplayacak markaların bir mekanda toplanması. Kapitalist toplumların neredeyse ibadethane haline getirdiği mekanlar. Ziyaretten eksik kalınmayan yerler. Artık hafta sonları ailece gezilen mekânlar. Vitrinleri, sinema salonları ve fast food mekânları ile artık AVM’ler vazgeçilmezler arasına girdi. Gençlerin hiçbir kültürel faaliyetleri yok. Boş vakitlerinde bile AVM’lere gidiyorlar. Oysa yanınızda bir arkadaşınız olmadığı sürece ilişkilerin sıfır olduğu mekânlar.

Hızlı şehirleşmenin ve tüketim ekonomisinin hayatımıza soktuğu bu mekânlar, şehirli insanın pek çok şeyi aynı anda bulup daha fazla ve hızlı tüketebilmesi üzerine kurgulanmış. Ayrıca AVM’ler yabancı yatırımcının da ülkeye giriş kapılarından biri. Yabancı markaların Batılı ülkelerle aynı anda yerli tüketiciye sunulabilmesi, AVM’lerin bu hızla açılmasının sebeplerinden biri. Son 10 yılda Türkiye’de AVM’lere yapılan yatırım 40 milyar dolara ulaşmış. Ve geçen yıl 1,5 milyar kişi tarafından ziyaret edilen AVM’lere insanlar, ayda ortalama 5-6 kez gidiyor. AVM’lerle ilgili plansızlığın en büyük kurbanları şehir merkezlerindeki küçük esnaf ve geleneksel çarşı yapılanması oldu. Küçük esnafın nefes alıp verdiği, mütevazı sermaye hareketleriyle yaşayabilen çarşılar bu devasa merkezlere yenik düşüyor artık.

6. Toplum baskısı: İçinde yaşanılan çevrede diyebiliriz. Çünkü “çevremdeki insanlar ne düşünür” kaygısı var kimi insanlarda. Alacak gücü olmasa da çevresindeki insanların sahip olduğu şeylere sahip olmak isteniyor. Aileler bunu hem kendileri hem de çocukları için düşünebiliyorlar. Çevrelerinin yaşam tarzları kendilerinden yüksekte olsa da o seviyeye ulaşabilmek için çaba sarf ediyorlar. Bu aileleri çok zorlasa da bunun gerekli olduğunu düşünüyorlar. Buna ulaşamamak ailelerde huzursuzluğa sebebiyet verebiliyor ve hatta netice boşanmalara kadar gidebiliyor. Çevreden dışlanma korkusu yıllık gelirlerinin yarısına bile denk gelse çocuklarını pahalı okullarda okutmalarına bile sebep olabiliyor. Onların çocukları filan okulda okuyor, onlar şu mekana takılıyor, şuralardan alış veriş yapıyorlar… Benim çocuğumun onlardan neyi eksik anlayışı.  İşte tüm bunlar bizi hep tüketime yönlendiren hususlar.

Toplumumuzun tamamı böyle değil elbette ama maalesef eşyaya bakışımız değişti. Artık eşya bizim için bir takım ihtiyaçlarımızı gidermek üzere kullandığımız bir araç olmaktan çıktı ve nihai hedef, gaye halini aldı. Ona ulaşmak için çalışır ve mesai harcar olduk. Bir ev bir araba ve yeni eşyalar gayemiz oldu. Sanki insan bu dünyaya bunun için gelmiş gibi.

Elbette bir eşyaya sahip olmak (haram kabul edilen olmadığı sürece) İslam’ın mübah kabul ettiği hususlardandır. Alışveriş yine öyledir. Zaten dünya malı insana sevdirilmiştir. Bu fıtratta vardır. Lakin tehlikeli olan yukarıda bahsettiğim eşyaya bakışın araç olmasından çıkıp amaç haline döndürülmesidir.

Bu amaç ise insana kul olduğunu unutturur boyutlara ulaştı. Asıl gaye Allah Subhabehu’nun rızasını kazanmak olması gerekirken, bu gayeye ulaşmak bir takım dünyevi nimetlerden uzaklaştırdığı için gayeler çatışmasında Allah Subhanehu’nun rızası ikinci plana itilir hale geldi. Mesela bu nimetlere ulaşmak için büyük günahlardan kabul edilen faiz çok rahat kullanılır hale geldi. Ve maalesef birçok Müslüman bundan bir sıkıntı dahi duymuyor.

İnsan bu dünyaya Allah Subhanehu’nun bir kulu olarak gelmiştir. Gayesi O’nun rızasını kazanmaktır. Allah Subhanehu ve Teala insandan, fıtratına yerleştirdiği mülk edinme içgüdüsüne aykırı hareket etmesini elbette istememektedir. O’nun rızasını kazanmak bu dünya nimetlerinden el etek çekmek demek değildir. Bilakis helal yoldan bu nimetlere ulaşmanın önü açıktır. Fakat dünya nimetlerine dalarak bu nimetleri kendisine gaye edinerek bu dünyaya neden geldiğini unutmaması gerekir. O bir kuldur ve kulluğunu yerine getirmekle mükelleftir. Ancak bu durumda imtihanı kazanabilecek ve mutlu sona ulaşabilecektir. Ve ayrıca Allah Subhanehu ve Teala’nın Cennette vadettiği nimetler elbette çok daha güzel ve daimidir.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz