TARİHLE EMPATİ KURMAK

Bekir Kurtuluş

Tarih hakkında tefekkür toplumsal bilinç ve duyarlılığa sahip olan herkes için vazgeçilmez bir düşünme alanıdır. Tarih hakkında araştırma yapmanın bir toplumu kalkındırmasını beklemek gibi ifrata kaçan yaklaşımlar olduğu gibi tarih bilmenin günümüzle hiçbir ilgisinin olmadığını iddia etmek gibi tefrite kaçan görüşler de bulunmaktadır. İşin aslı ise hangi tarihin örnek/kaynak, hangi tarihin konu olduğunun araştırılmasında yatmaktadır. Tarih eğer Rasulullah sav’in tarihi, siyer, megâzî ise bizim için kaynaktır. Zira Rasul sav’in sözü, fiili ve sükûtu bizim için Sünnettir ve ondan bize sahih olarak ulaşan şer’î delildir. Tarih, eğer sahabenin tarihi ise o da kaynak olup onu öğrenmek zorunludur. Zira ashabın icma ettiği hususlar teşrinin kaynaklarından biridir. Ayrıca sahabeler Allah’ın yönetici zihniyeti verdiği ve idare edilenler üzerine hükümlerin nasıl tatbik edileceğini en güzel şekilde anlayanların en hayırlılarıdır.

Raşid halifeler döneminden sonraki İslâm Devleti’nin tarihini de doğru olarak bilmek gerekir, lâkin onu kaynak edinmek ve örnek almak için değil konu edinip ibret almak için öğrenmek gerekir.

Bu konuda mugalatalara/yanıltmalara karşı dikkatli olmak gerekli olup neyin “tarihi hakikat” neyin “ortamdan doğan görüşlerden” olduğunu ayırt etmek elzemdir. “Tarihin hakikatlerini” özellikle de “tarihin esâsî hakikatlerini” ihmal etmek en tehlikeli hallerdendir. Tarihin hakikatleri insanın en kıymet biçilmez zenginliği, fikir türlerinin de en üstünü olmasına rağmen bu tür yanıltmalardan dolayı tarihi hakikatlerden istifade edilememiştir. Tarihi hakikatlerle ilgili mugalatalara örnekleri KöklüDeğişim yayınlarından çıkan “Aydın Düşünme” kitabında bulabilirsiniz. 

Tarih hakkında araştırma yaparken hadis-i şeriflerin naklinde gözetilene benzer bir metotla rivayetleri elemek gereklidir. Bu konuda ilk İslâm tarihçileri özen göstermiş olup Taberî gibi olayları sened zinciri ile aktaran eski tarihçileri bulmak mümkündür. Tabii ki onların da ravilerde aradıkları şartlar muhaddislerinkine benzerdir; Müslüman olması, güvenilir olması vs gibi. Ancak sonraki tarihçiler İslâm tarihi ve diğer ümmetlerin tarihini yazmada aynı hassasiyeti göstermemiş olup kitaplarını zayıf rivayetlerle doldurmuş ve tarihi incelerken Halifeler ve Valilerin hayatları ile ilgilenmiş fakat toplum ve insanlarla pek ilgilenmemişlerdir. Bu yüzden İslâmî tarih toplum veya devlet hakkında kâmil bir tablo ortaya koyamamaktadır.

Günümüz modern tarihçileri ise tarihî bir hadiseyi doğrulamak için bir kaynakta gördükleri haberi başka bir kaynakta da buldukları vakit ona kesin gözüyle bakarlar. Bu bakış kaynağın güvenirliliği, siyasî görüşü, Müslüman olup olmadığı gibi kriterlerden yoksun olduğu için çok sağlıklı değildir. Aslında sahabe hayatlarından sonraki tarih kesitini kaynak değil, konu edindiğimiz için bunun pek de bir önemi yok, lâkin sömürgeci kâfirlerin, müsteşriklerin/oryantalistlerin ve onların yerli hayranlarının İslâm tarihi hakkında şüpheler uyandırma ve saptırma oyunlarına gelmemeli ve tarihten doğru şekilde istifade edebilmek için kabullenmek üzere okuduklarımızda seçici davranmalıyız.

Tarihi hakikatler hakkında tefekkür, geçmişte olup bitmiş siyasî ve toplumsal olaylar hakkındaki tefekkür olduğundan dolayı en zor ve en üstün tefekkür çeşitlerinden biridir. Zira tarih; güncel siyâsî olayları değerlendirirken karşı karşıya olduğumuz gibi tuzaklar, yanıltmalar ve mugalatalarla çevrilidir. Bu yüzden olaya, bölgeye has gelişmeleri genelleştirme veya dış meselelerle ilgili gelişmeleri iç meselelerle karıştırma gibi yanılgılara düşülebilmektedir. Benzer şekilde bazı hakikatlerin başka hakikatleri örtmek için kasıtlı olarak kullanıldığını görebilmekteyiz. Bunun önüne bir nebze geçebilmek için güncel meseleleri değerlendirirken de tarihi olayları değerlendirirken de onlarla empati kurabilmekliyiz. Örneğin Suriye halkını düşünürken kendimizle empati kurup “onlar Arap, herkesin başına hak ettiği gelir.” şeklinde değil de “Türk, Arap, Kürt, Doğu Türkistanlı, Myanmarlı, doğulu, batılı tüm Müslümanlar aynı ümmetin mensubu kardeşleriz. Benim kardeşime, çocuğuma, aile ve akrabama bu katliam yapılsa, aynı tepkiyi/tepkisizliği mi gösterirdim?” şeklinde düşünmeliyiz. Yine “Suriye meselesini dış meselemiz olarak değil, iç meselemiz olarak görüyoruz.” diyen bir yöneticinin sözünü değerlendirirken; “Acaba Suriye halkına yapılanlar Rize halkına yapılsa aynı şekilde kınamayla yetinir, sadece bir ekmek, bir çorba, bir çadır ve bir battaniye vermekle mi yetinirdi?”  diye sorgulamalıyız. Bu konumdaki bir yöneticinin yapması gereken şey sömürgeci kâfir devletlerin dayattığı demokrasi vadeden hareketlere mi destek vermektir; yoksa tamamen inançlarının gerektirdiği Hilâfet çözümünü savunan hareketlere mi destek vermektir? şeklinde sorgulamalıyız.

Kapitalist olan veya İslâmî duyarlılığı gelişmemiş tarihçilerin “2. Abdulhamid Hilâfet müessesesini/kurumunu/yetkisini sadece siyasî bir araç olarak kullandı” iddialarını değerlendirirken onu kendileri gibi pragmatik gördüklerinden bu sonucu çıkardıklarının farkında olmalıyız.

Buraya kadar anlattıklarımızdan tarih hakkında yorum yapan veya bilgi aktaranların olayları kendi hayat görüşleri veya siyasî/felsefî bakış açılarıyla yorumladıklarını anlayabiliriz. Bundan kaçınmak mümkün olmadığı gibi tarih yazmak için siyasî/ideolojik görüşünden sıyrılmaya gerek de yoktur. Zira siyasî/ideolojik bakış sahibi olmayan tarihçi, geçmişteki siyasî gelişmelerden ibaret olan tarihi tahlil edemeyip okuyucu yanıltacaktır. Okuyucuya/araştırmacıya düşen ise okuduğu tarihçinin görüşünü iyi anlayıp okuduklarını süzerek almak ve dürüst tarihçi kriterlerinin başına “İslâmî Bakış Açısına Sahip Olmayı” koymaktır.

Bu çerçevede tarih konusunda otorite kabul edilen ve incelediğimiz kitabını yazdığı tarihte kutsal emanetlerin de için bulunduğu “Topkapı Sarayı Müzeler Müdürlüğü Başkanlığı” görevinde olan İlber Ortaylı’nın şahsında hayat görüşünün tarih tespitlerini nasıl etkilediğini bir sonraki yazımızda izah edeceğiz. Muhafazakâr kesime yakın görünen fakat kapitalist/ulusalcı bakış açısına sahip olan yazarın düşünce yapısını daha iyi anlamak için kısa bir röportajından alıntı yaparak izah edelim. Mevzu: Son zamanların en popüler saptırıcı dizisi “Muhteşem Yüzyıl” ve İlber Ortaylı’ya soruyorlar “Muhteşem yüzyıl dizisinin tarihi saptırdığı halde dış ülkelere yüksek fiyatlarla satılması hakkında ne dersiniz?” Cevap veriyor: ”Döviz getiriyor ya… Boş verin gerisini.” Bunun farklı kelimelerle ifadesi: “Kapital getiriyorsa tarihin saptırılması önemli değildir.” Cezaevinde bazı imkânlardan mahrum olduğum için link veremeyeceğim ama hızlı bir google taraması ile bu röportaja ulaşabilirsiniz.

Herkesten daha çok “tarih hassasiyetine” sahip olması gereken bir akademisyenden beklediğimizi kendisinden bulamadığımızı belirterek bir sonraki sayımızda “Yakın tarihin Gerçekleri” kitabının tenkidinde buluşmak üzere sizleri Allah’a emanet ediyorum.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz