Tarih hakkında tefekkür toplumsal
bilinç ve duyarlılığa sahip olan herkes için vazgeçilmez bir düşünme alanıdır.
Tarih hakkında araştırma yapmanın bir toplumu kalkındırmasını beklemek gibi
ifrata kaçan yaklaşımlar olduğu gibi tarih bilmenin günümüzle hiçbir ilgisinin
olmadığını iddia etmek gibi tefrite kaçan görüşler de bulunmaktadır. İşin aslı
ise hangi tarihin örnek/kaynak, hangi tarihin konu olduğunun araştırılmasında
yatmaktadır. Tarih eğer Rasulullah sav’in tarihi, siyer, megâzî ise bizim için
kaynaktır. Zira Rasul sav’in sözü, fiili ve sükûtu bizim için Sünnettir ve
ondan bize sahih olarak ulaşan şer’î delildir. Tarih, eğer sahabenin tarihi ise
o da kaynak olup onu öğrenmek zorunludur. Zira ashabın icma ettiği hususlar
teşrinin kaynaklarından biridir. Ayrıca sahabeler Allah’ın yönetici zihniyeti
verdiği ve idare edilenler üzerine hükümlerin nasıl tatbik edileceğini en güzel
şekilde anlayanların en hayırlılarıdır.
Raşid halifeler döneminden
sonraki İslâm Devleti’nin tarihini de doğru olarak bilmek gerekir, lâkin onu
kaynak edinmek ve örnek almak için değil konu edinip ibret almak için öğrenmek
gerekir.
Bu konuda
mugalatalara/yanıltmalara karşı dikkatli olmak gerekli olup neyin “tarihi
hakikat” neyin “ortamdan doğan görüşlerden” olduğunu ayırt etmek elzemdir. “Tarihin
hakikatlerini” özellikle de “tarihin esâsî hakikatlerini” ihmal etmek en
tehlikeli hallerdendir. Tarihin hakikatleri insanın en kıymet biçilmez
zenginliği, fikir türlerinin de en üstünü olmasına rağmen bu tür yanıltmalardan
dolayı tarihi hakikatlerden istifade edilememiştir. Tarihi hakikatlerle ilgili
mugalatalara örnekleri KöklüDeğişim yayınlarından çıkan “Aydın Düşünme”
kitabında bulabilirsiniz.
Tarih hakkında araştırma yaparken
hadis-i şeriflerin naklinde gözetilene benzer bir metotla rivayetleri elemek
gereklidir. Bu konuda ilk İslâm tarihçileri özen göstermiş olup Taberî gibi
olayları sened zinciri ile aktaran eski tarihçileri bulmak mümkündür. Tabii ki
onların da ravilerde aradıkları şartlar muhaddislerinkine benzerdir; Müslüman
olması, güvenilir olması vs gibi. Ancak sonraki tarihçiler İslâm tarihi ve
diğer ümmetlerin tarihini yazmada aynı hassasiyeti göstermemiş olup kitaplarını
zayıf rivayetlerle doldurmuş ve tarihi incelerken Halifeler ve Valilerin
hayatları ile ilgilenmiş fakat toplum ve insanlarla pek ilgilenmemişlerdir. Bu
yüzden İslâmî tarih toplum veya devlet hakkında kâmil bir tablo ortaya
koyamamaktadır.
Günümüz modern tarihçileri ise
tarihî bir hadiseyi doğrulamak için bir kaynakta gördükleri haberi başka bir
kaynakta da buldukları vakit ona kesin gözüyle bakarlar. Bu bakış kaynağın
güvenirliliği, siyasî görüşü, Müslüman olup olmadığı gibi kriterlerden yoksun
olduğu için çok sağlıklı değildir. Aslında sahabe hayatlarından sonraki tarih
kesitini kaynak değil, konu edindiğimiz için bunun pek de bir önemi yok, lâkin
sömürgeci kâfirlerin, müsteşriklerin/oryantalistlerin ve onların yerli
hayranlarının İslâm tarihi hakkında şüpheler uyandırma ve saptırma oyunlarına
gelmemeli ve tarihten doğru şekilde istifade edebilmek için kabullenmek üzere
okuduklarımızda seçici davranmalıyız.
Tarihi hakikatler hakkında
tefekkür, geçmişte olup bitmiş siyasî ve toplumsal olaylar hakkındaki tefekkür
olduğundan dolayı en zor ve en üstün tefekkür çeşitlerinden biridir. Zira
tarih; güncel siyâsî olayları değerlendirirken karşı karşıya olduğumuz gibi
tuzaklar, yanıltmalar ve mugalatalarla çevrilidir. Bu yüzden olaya, bölgeye has
gelişmeleri genelleştirme veya dış meselelerle ilgili gelişmeleri iç
meselelerle karıştırma gibi yanılgılara düşülebilmektedir. Benzer şekilde bazı
hakikatlerin başka hakikatleri örtmek için kasıtlı olarak kullanıldığını
görebilmekteyiz. Bunun önüne bir nebze geçebilmek için güncel meseleleri
değerlendirirken de tarihi olayları değerlendirirken de onlarla empati
kurabilmekliyiz. Örneğin Suriye halkını düşünürken kendimizle empati kurup “onlar Arap, herkesin başına hak ettiği
gelir.” şeklinde değil de “Türk,
Arap, Kürt, Doğu Türkistanlı, Myanmarlı, doğulu, batılı tüm Müslümanlar aynı
ümmetin mensubu kardeşleriz. Benim kardeşime, çocuğuma, aile ve akrabama bu
katliam yapılsa, aynı tepkiyi/tepkisizliği mi gösterirdim?” şeklinde
düşünmeliyiz. Yine “Suriye meselesini dış
meselemiz olarak değil, iç meselemiz olarak görüyoruz.” diyen bir yöneticinin
sözünü değerlendirirken; “Acaba Suriye
halkına yapılanlar Rize halkına yapılsa aynı şekilde kınamayla yetinir, sadece
bir ekmek, bir çorba, bir çadır ve bir battaniye vermekle mi yetinirdi?” diye sorgulamalıyız. Bu konumdaki bir
yöneticinin yapması gereken şey sömürgeci kâfir devletlerin dayattığı demokrasi
vadeden hareketlere mi destek vermektir; yoksa tamamen inançlarının
gerektirdiği Hilâfet çözümünü savunan hareketlere mi destek vermektir? şeklinde
sorgulamalıyız.
Kapitalist olan veya İslâmî
duyarlılığı gelişmemiş tarihçilerin “2. Abdulhamid
Hilâfet müessesesini/kurumunu/yetkisini sadece siyasî bir araç olarak kullandı”
iddialarını değerlendirirken onu kendileri gibi pragmatik gördüklerinden bu
sonucu çıkardıklarının farkında olmalıyız.
Buraya kadar anlattıklarımızdan
tarih hakkında yorum yapan veya bilgi aktaranların olayları kendi hayat
görüşleri veya siyasî/felsefî bakış açılarıyla yorumladıklarını anlayabiliriz.
Bundan kaçınmak mümkün olmadığı gibi tarih yazmak için siyasî/ideolojik görüşünden
sıyrılmaya gerek de yoktur. Zira siyasî/ideolojik bakış sahibi olmayan tarihçi,
geçmişteki siyasî gelişmelerden ibaret olan tarihi tahlil edemeyip okuyucu
yanıltacaktır. Okuyucuya/araştırmacıya düşen ise okuduğu tarihçinin görüşünü
iyi anlayıp okuduklarını süzerek almak ve dürüst tarihçi kriterlerinin başına
“İslâmî Bakış Açısına Sahip Olmayı” koymaktır.
Bu çerçevede tarih konusunda
otorite kabul edilen ve incelediğimiz kitabını yazdığı tarihte kutsal
emanetlerin de için bulunduğu “Topkapı Sarayı Müzeler Müdürlüğü Başkanlığı”
görevinde olan İlber Ortaylı’nın şahsında hayat görüşünün tarih tespitlerini
nasıl etkilediğini bir sonraki yazımızda izah edeceğiz. Muhafazakâr kesime
yakın görünen fakat kapitalist/ulusalcı bakış açısına sahip olan yazarın düşünce
yapısını daha iyi anlamak için kısa bir röportajından alıntı yaparak izah
edelim. Mevzu: Son zamanların en popüler saptırıcı dizisi “Muhteşem Yüzyıl” ve
İlber Ortaylı’ya soruyorlar “Muhteşem
yüzyıl dizisinin tarihi saptırdığı halde dış ülkelere yüksek fiyatlarla
satılması hakkında ne dersiniz?” Cevap veriyor: ”Döviz getiriyor ya… Boş verin gerisini.” Bunun farklı kelimelerle
ifadesi: “Kapital getiriyorsa tarihin
saptırılması önemli değildir.” Cezaevinde bazı imkânlardan mahrum olduğum
için link veremeyeceğim ama hızlı bir google taraması ile bu röportaja
ulaşabilirsiniz.
Herkesten daha çok “tarih
hassasiyetine” sahip olması gereken bir akademisyenden beklediğimizi
kendisinden bulamadığımızı belirterek bir sonraki sayımızda “Yakın tarihin
Gerçekleri” kitabının tenkidinde buluşmak üzere sizleri Allah’a emanet
ediyorum.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış