Meseleye
girmeden önce, mevzunun etrafında döndüğü iki tabiri yani din ve demokrasinin tanımlarını
yapmakta fayda vardır.
Din: İnsanın kendisi ile
diğer insanlar ile ve yaratıcısı ile sınırlarını belirleyen ilahi kanunlardır.
Yani din insan kaynaklı değil vahiy kaynaklıdır.
Demokrasi: İdarecilerin zulmünü ve bu idarecilerin din adına insanlar
üzerindeki tahakkümlerini kırmak için insanlar tarafından ortaya konmuş bir
yönetim biçimidir. Bu sebeple sistem beşer kaynaklı olup herhangi bir din veya
vahy ile hiç bir ilgisi bulunmamaktadır.
Allah Subhanehû
ve Teâlâ insanlığı, tarihin hiçbir döneminde başıboş bırakmamış, tüm kavimlere
elçilerini göndererek onlardan nasıl bir yaşam sürmeleri gerektiğini
bildirmiştir. Allah’ı her konuda birlemek manasına gelen tevhit mücadelesi,
Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın ilk elçisi Âdem Aleyhi’s Selam’dan başlamış ve kıyamete kadar devam edecektir.
Mücadele
kelimesi burada iki konuyu kapsar. Birincisi insanın yaratıcısından gelen
nizamlara yani emir ve yasaklara iradesini boyun büktürmesidir. Yani istek ve
arzularını yaratıcıdan gelen kanunlara göre yapmaya ve bunun hayatının
tamamında devamlılığını sağlamaya gayret göstermesidir. İkincisi ve daha önemli
olanı, yaratıcıdan gelen nizamı kabul etmeyip onun karşısında duranlar ile mücadeledir.
Birinci konu insanın kendisi ile ilişkili iken, ikinci konu diğer insanlarla
olan ilişkiyi ifade eder. Ve tarih boyunca devam eden asıl mücadele tevhide
boyun bükenler ile onun karşısında olanlar arasında cereyan etmektedir.
Günümüzde
yaratıcıdan geldiği hali ile kalan tek din İslam’dır. Diğer dinler muharreftir.
O halde mücadele İslam ile diğer dinler arasında değil, İslam ile küfür
arasındadır. Çünkü küfür muharref dinler
dahil İslam dışı tüm inanışları kapsayan en kapsamlı tariftir. Tarih boyunca
Müslümanlar ve özellikle Hristiyanlar arasında cereyan eden savaşları da bu
kapsamda değerlendirmek gerekir. Savaş kararını veren krallar, halkı galeyana
getiren ise kilise olmuştur. Kilise dini kullanarak bunu yapmış olsa da kararın
asıl sebebi kralların ve kilisenin, öncelikli olarak varlık, ikincil olarak
zenginlik mücadelesindeki ortak çıkarlarıdır.
Bu
günümüzde de böyledir. Örnekliğini Suriye vakıasında görmek mümkündür.
Suriye’ye küffarın çullanmasının yegâne sebebi, zulme karşı ayaklanan Müslümanların
mücadelelerinin hedefine, küfrün kabul etmeyeceği, tarihin her tarafını
kaplamış olan, İslam’ın hayat nizamını temsil eden Hilafet’i koymalarıdır. Aksi
halde Müslümanlar zaten orada yaşamakta idiler. Ne zaman İslam’ın bir hayat
nizamı olarak gelmesini talep ettiler, o zaman küfrün nefret bakışlarını üzerlerine
çektiler. Çünkü Hilafet onların sömürü düzenlerine son vereceği gibi, İslam
için kapılarına kadar gidecektir. Bu, onlar için kabul edilemez en ağır
neticedir.
Demokrasi
konusuna dönecek olursak;
Demokrasinin
temelleri her ne kadar eski Yunan tarihine dayanıyor olsa da, uygulama sahasına
asıl çıkışı Fransız İhtilali ile olmuştur. Kiliseye ve krallara karşı ortaya
çıkan halk, isyanda başarılı olunca din ve krallık sisteminin oluşturacağı
boşluğu, isyanın iplerini elinde tutanlar tarafından demokrasi ile doldurulmuştur.
Demokrasi, laiklik denilen dini hayattan ayıran kapitalist nizam ile birlikte
yürümeye başlamıştır. Hayat sahasında ikisi de birbirlerine muhtaçtırlar.
Dinler ve
demokrasi ilişkisine bakacak olursak;
Din
denilince -yukardaki din hakkındaki açıklamamızı aklımızın bir köşesine yazmak
kaydı ile- günümüzde Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam akla gelmektedir. İslam
dışı tüm muharref dinlerin insanlığı tüm yönleri ile yönetmek gibi bir iddiaları
yoktur. Özellikle Hristiyanlık tamamen ruhbanlık temeli üzerine
şekillendirilmiş ve dünyada insanlar arasındaki ilişkilere müdahalesi, birtakım
ahlak dersleri vermekten öteye geçmemiştir. O halde yönetimin esasi dayanağı
olan demokrasinin bu bozulmuş dinlerle mücadelesi söz konusu değildir. Çünkü
kulvar farkı onların çatışmasına müsaade etmeyecektir.
Oysa
İslam ve kapitalist nizamın yönetimden ayrı düşünülemeyecek olan demokrasisi,
aynı kulvardadırlar. Her ikisi de yönetime taliptir. Demokrasi halk adına
halkın seçtiği kimseler vasıtası ile egemenliği kayıtsız şartsız halka
verirken, İslam egemenliği Allah’a vermiştir. Demokrasi kuvvetlerin kaynağı olarak
yine halkı gösterirken İslam, kuvvetlerin kaynağı Allah’tır demiştir. Dolayıyla mücadele kaçınılmazdır.
Evet,
günümüzde Müslümanlar ve diğer din sahipleri arasındaki mücadeleye bu bağlamda
bakmak gerekmektedir. Demokrasi, uygulanması mümkün olmayan ütopik bir
düşüncedir ve bunun böyle olduğunu Jean Jacques Rousseau, Eflatun ve Aristo
gibi Batılı düşünürler dahi dile getirmişlerdir.
O halde
nedir Batı’nın bu demokrasi sevdası?
Türkiye’de
de sık sık duyduğumuz bir tabir vardır. Özellikle İslami camianın bir kısmının
dillendirdiği “demokrasinin amaç değil araç olarak kullanılması” tabiri.
Bu söz aslında tam da Batı için kullanılabilecek bir tabirdir. Kapitalist
sistemin palazladığı sermaye sahiplerinin bu sistemi ayakta tutmak ve sömürü
düzenlerini genişleterek devam ettirmek için günümüzde sarıldıkları en güzel
argümandır demokrasi. Tarih boyunca Müslümanlar için kendilerinde olan
sevdikleri hiçbir şey istemeyen kâfir Batı’nın, yüzyılı aşkın zamandır
Müslümanlar için ısrarla demokrasi istemeleri ne ile izah edilebilir? Hatta
kendilerinde olan ve çok sevdikleri demokrasiyi bizlere pazarlama istekleri,
arzuları ve ısrarları öyle boyutlara ulaştı ki, bu kutsal amaç için
beldelerimizi bombaladılar, milyonlarca Müslümanı katlettiler ve
zenginliklerimizi sömürdüler. İşin acı tarafı ise, küfrün başını çeken kâfir Batı’nın
habis planları ifşa olmuş iken, Müslümanların yöneticileri başta olmak üzere
bir kısmının hala demokrasi peşinden koşmalarıdır.
Batı
kendisinde olan kokuşmuş yaşam tarzını Müslümanlara sevdirmek için demokrasiyi
bir araç olarak kullandı. Demokrasiyi ulaşılması gereken yüce bir hedef olarak
gösterdi. Kendilerine boyun büken siyasi figüranlar ve kanaat önderleri
yetiştirerek bu hedefe ulaşmada en büyük yardımcılar edindi. Göğüs göğse
mücadelede alt edemedikleri Müslümanları bu şekilde alt etmeyi başardılar. Bir
İngiliz misyonerin dediği gibi “Bir bardak içki ve bir çıplak dansözün Muhammed’in
dinine uyanlara yapacağı tahribatı bin top yapamaz.”
Yüzyıllar
boyunca dini alet ederek sömüren vahşi Batı, demokrasi ile sömürü düzeninde bir
basamak ve hatta en üst basamağa çıkmış oldu böylece. Din güzel bir sömürü
aracı olmakla birlikte, sömürülenler bozuk düzenin müsebbibi olarak dini
gördüler. Ve dine düşman kesilerek O’nu hayattan uzaklaştırmak için çaba
gösterir oldular. Lakin demokratik düzende egemenlik ve hâkimiyet bizzat halka
verildiği için hatalar her zaman sistemin kendisine değil yöneticilere atfedildi.
Bu sermaye sahipleri tarafından oluşturulmuş sinsice bir tuzaktır. Her
seferinde halkın önüne kendilerine hizmet edecek yönetim kadrolarını koydular.
Ama bunu öyle ustalıkla yaptılar ki halk bu yöneticileri her zaman kendilerinin
seçtiklerini sandılar. Bu amaç uğrunda din kullanılması gerekiyor ise onu
kullandılar. Özgürlükler, insan hakları vs, amaçları doğrultusunda kendilerine
hizmet edecek her argümanı ustaca kullanmasını bildiler.
Esasında
hiçbir dinin demokrasi ile yakından uzaktan alakası yoktur. Efendilerimiz İsa
ve Musa Aleyhimu’s Selam kendilerine
tebliğ edilen dini muhataplarına eksiksiz iletmişler ve onlardan Rablerinden
gelen emir ve yasaklara boyun bükmelerini istemişlerdir. Onlar dahil olmak
üzere hiçbir peygamber muhatabı olduğu kavmin başıboş kalmasını istemediği
gibi, kanun koyucunun Allah olduğu konusunda ısrarcı olmuşlardır. Zaten
mücadelenin temelinde de bu yok mudur?
Fakat
onların bu mücadelelerine zamanlarının güç sahipleri tüm güçleri ile engel
olmaya çalışmışlardır. Günümüz mücadelesinde ise dünyaya yön veren sermaye
sahipleri demokrasi yalanı başta olmak üzere gerektiğinde din kartını öne
sürmekten çekinmemektedirler. Bu bağlamda günümüz mücadelesi halkında kimi
zaman onların ortaya koyduğu bu tuzaklara meyletmenin neticesi çetindir.
Bu
yazımızda demokrasinin getirdiği özgürlükler ve bunların İslam’a olan
tezatlığından bahsetmek istemiyoruz. Çünkü bu konuda şimdiye kadar sayısız
makaleler yazılmıştır. Anlatmak istediğimiz demokrasinin bir din olmadığı ve
hatta hiçbir din ile bir bağlantısının da bulunmadığıdır. Ancak yüce hedef
olarak altın tepside sunulan demokrasinin gücü elinde bulunduranların günümüz
sömürü araçlarının zirvesini teşkil ettiğidir. Batı hayranı, hayvanlar gibi
sadece içgüdüleri ile yaşamaya programlı nesiller demokrasi eli ile
yetiştirilmeye çalışılmaktadır. Öyle ki kardeşlerinin kanları ile beslenen Batıya
hayranlık duyabilen nesiller. Kendi tarihlerinden çok onların tarihlerini,
kendi coğrafyalarından çok onların coğrafyalarını, kendi önder şahsiyetlerinden
çok onların değer verdiği ahlaksız şahsiyetlerini iyi bilir hale gelen bir
nesil. Ümmet yavaş yavaş ısınan bir suya atılan kurbağa misali farkında olmadan
bunları yaşamaktadır.
At ve it
izinin birbirine karıştığı günümüz dünyasında, İslam ümmeti Batı’dan nelerin
alınıp nelerin alınamayacağı konusunda bocalamaktadır. Hadarat ve medeniyet
meselesi ile izah edilen bu hususun netleşmesi elzemdir. Çünkü alınması gereken
sadece medeniyet olması gerekirken, bundan daha ziyade yukarda zikredilen
meselelerin temelini oluşturan ve çöküntünün asıl sebebi Batı hadaratının
alınması için kapıların sonuna kadar açılmasıdır asıl problem.
İçinde
İslam’dan küçücük kırıntılar da olsa herhangi bir kimsenin dahi basit ama
ilkeli bir bakışla görebileceği bu meselede hala ve özellikle demokrasi
İslam’dandır söylemlerini dillendiren hatta demokrasiyi almakta bir sakınca
görmeyen, demokrasiyi bir araç olarak kullananlar ya çok cahildirler ya da çok
büyük haindirler. Vesselam…


Yorumlar