DEMOKRASİ VE DİNLER

Bayram Sağnak

Meseleye girmeden önce, mevzunun etrafında döndüğü iki tabiri yani din ve demokrasinin tanımlarını yapmakta fayda vardır.

Din: İnsanın kendisi ile diğer insanlar ile ve yaratıcısı ile sınırlarını belirleyen ilahi kanunlardır. Yani din insan kaynaklı değil vahiy kaynaklıdır.

Demokrasi: İdarecilerin zulmünü ve bu idarecilerin din adına insanlar üzerindeki tahakkümlerini kırmak için insanlar tarafından ortaya konmuş bir yönetim biçimidir. Bu sebeple sistem beşer kaynaklı olup herhangi bir din veya vahy ile hiç bir ilgisi bulunmamaktadır.

Allah Subhanehû ve Teâlâ insanlığı, tarihin hiçbir döneminde başıboş bırakmamış, tüm kavimlere elçilerini göndererek onlardan nasıl bir yaşam sürmeleri gerektiğini bildirmiştir. Allah’ı her konuda birlemek manasına gelen tevhit mücadelesi, Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın ilk elçisi Âdem Aleyhi’s Selam’dan başlamış ve kıyamete kadar devam edecektir.

Mücadele kelimesi burada iki konuyu kapsar. Birincisi insanın yaratıcısından gelen nizamlara yani emir ve yasaklara iradesini boyun büktürmesidir. Yani istek ve arzularını yaratıcıdan gelen kanunlara göre yapmaya ve bunun hayatının tamamında devamlılığını sağlamaya gayret göstermesidir. İkincisi ve daha önemli olanı, yaratıcıdan gelen nizamı kabul etmeyip onun karşısında duranlar ile mücadeledir. Birinci konu insanın kendisi ile ilişkili iken, ikinci konu diğer insanlarla olan ilişkiyi ifade eder. Ve tarih boyunca devam eden asıl mücadele tevhide boyun bükenler ile onun karşısında olanlar arasında cereyan etmektedir.

Günümüzde yaratıcıdan geldiği hali ile kalan tek din İslam’dır. Diğer dinler muharreftir. O halde mücadele İslam ile diğer dinler arasında değil, İslam ile küfür arasındadır.  Çünkü küfür muharref dinler dahil İslam dışı tüm inanışları kapsayan en kapsamlı tariftir. Tarih boyunca Müslümanlar ve özellikle Hristiyanlar arasında cereyan eden savaşları da bu kapsamda değerlendirmek gerekir. Savaş kararını veren krallar, halkı galeyana getiren ise kilise olmuştur. Kilise dini kullanarak bunu yapmış olsa da kararın asıl sebebi kralların ve kilisenin, öncelikli olarak varlık, ikincil olarak zenginlik mücadelesindeki ortak çıkarlarıdır.

Bu günümüzde de böyledir. Örnekliğini Suriye vakıasında görmek mümkündür. Suriye’ye küffarın çullanmasının yegâne sebebi, zulme karşı ayaklanan Müslümanların mücadelelerinin hedefine, küfrün kabul etmeyeceği, tarihin her tarafını kaplamış olan, İslam’ın hayat nizamını temsil eden Hilafet’i koymalarıdır. Aksi halde Müslümanlar zaten orada yaşamakta idiler. Ne zaman İslam’ın bir hayat nizamı olarak gelmesini talep ettiler, o zaman küfrün nefret bakışlarını üzerlerine çektiler. Çünkü Hilafet onların sömürü düzenlerine son vereceği gibi, İslam için kapılarına kadar gidecektir. Bu, onlar için kabul edilemez en ağır neticedir.

Demokrasi konusuna dönecek olursak;

Demokrasinin temelleri her ne kadar eski Yunan tarihine dayanıyor olsa da, uygulama sahasına asıl çıkışı Fransız İhtilali ile olmuştur. Kiliseye ve krallara karşı ortaya çıkan halk, isyanda başarılı olunca din ve krallık sisteminin oluşturacağı boşluğu, isyanın iplerini elinde tutanlar tarafından demokrasi ile doldurulmuştur. Demokrasi, laiklik denilen dini hayattan ayıran kapitalist nizam ile birlikte yürümeye başlamıştır. Hayat sahasında ikisi de birbirlerine muhtaçtırlar.

Dinler ve demokrasi ilişkisine bakacak olursak;

Din denilince -yukardaki din hakkındaki açıklamamızı aklımızın bir köşesine yazmak kaydı ile- günümüzde Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam akla gelmektedir. İslam dışı tüm muharref dinlerin insanlığı tüm yönleri ile yönetmek gibi bir iddiaları yoktur. Özellikle Hristiyanlık tamamen ruhbanlık temeli üzerine şekillendirilmiş ve dünyada insanlar arasındaki ilişkilere müdahalesi, birtakım ahlak dersleri vermekten öteye geçmemiştir. O halde yönetimin esasi dayanağı olan demokrasinin bu bozulmuş dinlerle mücadelesi söz konusu değildir. Çünkü kulvar farkı onların çatışmasına müsaade etmeyecektir.

Oysa İslam ve kapitalist nizamın yönetimden ayrı düşünülemeyecek olan demokrasisi, aynı kulvardadırlar. Her ikisi de yönetime taliptir. Demokrasi halk adına halkın seçtiği kimseler vasıtası ile egemenliği kayıtsız şartsız halka verirken, İslam egemenliği Allah’a vermiştir. Demokrasi kuvvetlerin kaynağı olarak yine halkı gösterirken İslam, kuvvetlerin kaynağı Allah’tır demiştir.  Dolayıyla mücadele kaçınılmazdır.

Evet, günümüzde Müslümanlar ve diğer din sahipleri arasındaki mücadeleye bu bağlamda bakmak gerekmektedir. Demokrasi, uygulanması mümkün olmayan ütopik bir düşüncedir ve bunun böyle olduğunu Jean Jacques Rousseau, Eflatun ve Aristo gibi Batılı düşünürler dahi dile getirmişlerdir.

O halde nedir Batı’nın bu demokrasi sevdası?

Türkiye’de de sık sık duyduğumuz bir tabir vardır. Özellikle İslami camianın bir kısmının dillendirdiği “demokrasinin amaç değil araç olarak kullanılması” tabiri. Bu söz aslında tam da Batı için kullanılabilecek bir tabirdir. Kapitalist sistemin palazladığı sermaye sahiplerinin bu sistemi ayakta tutmak ve sömürü düzenlerini genişleterek devam ettirmek için günümüzde sarıldıkları en güzel argümandır demokrasi. Tarih boyunca Müslümanlar için kendilerinde olan sevdikleri hiçbir şey istemeyen kâfir Batı’nın, yüzyılı aşkın zamandır Müslümanlar için ısrarla demokrasi istemeleri ne ile izah edilebilir? Hatta kendilerinde olan ve çok sevdikleri demokrasiyi bizlere pazarlama istekleri, arzuları ve ısrarları öyle boyutlara ulaştı ki, bu kutsal amaç için beldelerimizi bombaladılar, milyonlarca Müslümanı katlettiler ve zenginliklerimizi sömürdüler. İşin acı tarafı ise, küfrün başını çeken kâfir Batı’nın habis planları ifşa olmuş iken, Müslümanların yöneticileri başta olmak üzere bir kısmının hala demokrasi peşinden koşmalarıdır.

Batı kendisinde olan kokuşmuş yaşam tarzını Müslümanlara sevdirmek için demokrasiyi bir araç olarak kullandı. Demokrasiyi ulaşılması gereken yüce bir hedef olarak gösterdi. Kendilerine boyun büken siyasi figüranlar ve kanaat önderleri yetiştirerek bu hedefe ulaşmada en büyük yardımcılar edindi. Göğüs göğse mücadelede alt edemedikleri Müslümanları bu şekilde alt etmeyi başardılar. Bir İngiliz misyonerin dediği gibi “Bir bardak içki ve bir çıplak dansözün Muhammed’in dinine uyanlara yapacağı tahribatı bin top yapamaz.”

Yüzyıllar boyunca dini alet ederek sömüren vahşi Batı, demokrasi ile sömürü düzeninde bir basamak ve hatta en üst basamağa çıkmış oldu böylece. Din güzel bir sömürü aracı olmakla birlikte, sömürülenler bozuk düzenin müsebbibi olarak dini gördüler. Ve dine düşman kesilerek O’nu hayattan uzaklaştırmak için çaba gösterir oldular. Lakin demokratik düzende egemenlik ve hâkimiyet bizzat halka verildiği için hatalar her zaman sistemin kendisine değil yöneticilere atfedildi. Bu sermaye sahipleri tarafından oluşturulmuş sinsice bir tuzaktır. Her seferinde halkın önüne kendilerine hizmet edecek yönetim kadrolarını koydular. Ama bunu öyle ustalıkla yaptılar ki halk bu yöneticileri her zaman kendilerinin seçtiklerini sandılar. Bu amaç uğrunda din kullanılması gerekiyor ise onu kullandılar. Özgürlükler, insan hakları vs, amaçları doğrultusunda kendilerine hizmet edecek her argümanı ustaca kullanmasını bildiler.

Esasında hiçbir dinin demokrasi ile yakından uzaktan alakası yoktur. Efendilerimiz İsa ve Musa Aleyhimu’s Selam kendilerine tebliğ edilen dini muhataplarına eksiksiz iletmişler ve onlardan Rablerinden gelen emir ve yasaklara boyun bükmelerini istemişlerdir. Onlar dahil olmak üzere hiçbir peygamber muhatabı olduğu kavmin başıboş kalmasını istemediği gibi, kanun koyucunun Allah olduğu konusunda ısrarcı olmuşlardır. Zaten mücadelenin temelinde de bu yok mudur?

Fakat onların bu mücadelelerine zamanlarının güç sahipleri tüm güçleri ile engel olmaya çalışmışlardır. Günümüz mücadelesinde ise dünyaya yön veren sermaye sahipleri demokrasi yalanı başta olmak üzere gerektiğinde din kartını öne sürmekten çekinmemektedirler. Bu bağlamda günümüz mücadelesi halkında kimi zaman onların ortaya koyduğu bu tuzaklara meyletmenin neticesi çetindir.

Bu yazımızda demokrasinin getirdiği özgürlükler ve bunların İslam’a olan tezatlığından bahsetmek istemiyoruz. Çünkü bu konuda şimdiye kadar sayısız makaleler yazılmıştır. Anlatmak istediğimiz demokrasinin bir din olmadığı ve hatta hiçbir din ile bir bağlantısının da bulunmadığıdır. Ancak yüce hedef olarak altın tepside sunulan demokrasinin gücü elinde bulunduranların günümüz sömürü araçlarının zirvesini teşkil ettiğidir. Batı hayranı, hayvanlar gibi sadece içgüdüleri ile yaşamaya programlı nesiller demokrasi eli ile yetiştirilmeye çalışılmaktadır. Öyle ki kardeşlerinin kanları ile beslenen Batıya hayranlık duyabilen nesiller. Kendi tarihlerinden çok onların tarihlerini, kendi coğrafyalarından çok onların coğrafyalarını, kendi önder şahsiyetlerinden çok onların değer verdiği ahlaksız şahsiyetlerini iyi bilir hale gelen bir nesil. Ümmet yavaş yavaş ısınan bir suya atılan kurbağa misali farkında olmadan bunları yaşamaktadır.

At ve it izinin birbirine karıştığı günümüz dünyasında, İslam ümmeti Batı’dan nelerin alınıp nelerin alınamayacağı konusunda bocalamaktadır. Hadarat ve medeniyet meselesi ile izah edilen bu hususun netleşmesi elzemdir. Çünkü alınması gereken sadece medeniyet olması gerekirken, bundan daha ziyade yukarda zikredilen meselelerin temelini oluşturan ve çöküntünün asıl sebebi Batı hadaratının alınması için kapıların sonuna kadar açılmasıdır asıl problem.

İçinde İslam’dan küçücük kırıntılar da olsa herhangi bir kimsenin dahi basit ama ilkeli bir bakışla görebileceği bu meselede hala ve özellikle demokrasi İslam’dandır söylemlerini dillendiren hatta demokrasiyi almakta bir sakınca görmeyen, demokrasiyi bir araç olarak kullananlar ya çok cahildirler ya da çok büyük haindirler. Vesselam…


Yorumlar

  1. İbrahim Erener

    Allah cc razı olsun...sayinizi insallah arttirsin

  2. talha uyar

    Allah razı olsun

  3. Ali K

    Allah razi olsun hocam

Yorum Yaz