Hayata,
İslam penceresinden bakmayan bedbaht insanlar, pragmatik ölçüler ile
menfaatlerini özelden genele ya da küçükten büyüğe doğru tasnif ederler.
Kendilerini merkeze alarak dünyevi kazanımlarını gidebildiği kadar halka halka
genişletmeye çalışırlar.
Daha 7
Haziran seçimleri ile toplumda oluşturulan kutuplaştırma ve bunun acı meyvesi
olan nefretin enkazı kalkmadan ülke, yeniden bir seçim sürecine sürüklendi.
Dolayısı ile pragmatik zihniyetin gösterdiği refleks ile daha kapanmamış
yaralar kanatılmaya devam edilmektedir.
Öncelikle,
şahsi kazanımını elde etmek için demokratik partilerde yer edinmek adına
bireylerin kıyasıya mücadeleleri gerçekleşti. Sonra, mensubu oldukları partide,
birlikte pastadan daha büyük pay almak adına ekip mücadelesi verildi. Şimdi de
bireysel ve ekip olarak maslahatlarına ulaşmak için partilerinin kazanması
mücadelesini vermektedirler. Son olarak, bütün bu kazanımların kendisi ile
gerçekleşeceği mevcut sistemlerinin ayakta kalması gerekliliğine binaen sistem
savunmasına geçilecektir.
Burada,
bütün maslahatlarının kendisine bağlı olduğu sistemi yani Demokratik nizamı korumaktan
geçtiğini çok iyi bildiklerini görüyoruz. Dolayısı ile mücadelelerinin her
noktasında hararetli bir sistem müdafaası vardır. Mevcut duruma göre, yakın bir
zaman içinde olmasa da orta veya uzun vadede sistemlerinin çökeceğini de
görmektedirler.
Bu kaygı
ile bir an olsun bile demokrasiyi ağızlarından düşürmezler. Ona övgüler dizerek
kutsallaştırırlar. Seçim kampanyası boyunca birbirlerini kedi köpek gibi yiyip bitirmeye
çalışan, birbirine her türlü hakarette bulunan parti liderleri ve temsilcileri
ve yine destekledikleri partilerinin kazanmasını isteyen yazar çizer ve medya
organlarının, seçime yakın bir zamanda ağız birliği içinde olduklarını görmek
artık şaşırtmıyor insanı. Hepsi son günde, kendilerine çalışmayı bırakır
sistemleri olan demokrasiye dair ortak açıklamalar yaparlar. Öyle ki son günde,
“kime oy verirseniz verin, yeter ki
sandığa gidin ve demokratik hakkınızı(!) kullanın” derler. Seçimden hemen
sonra, seçimi kazanan da kaybeden de hep bir ağızdan "demokrasimiz kazanmıştır" derler. Çünkü, seçime katılım
genellikle %80'nin üzerinde olmaktadır.
Mevcut
demokratik nizam olmadan partileri, partileri olmadan ekipleri, ekipleri
olmadan kendi menfaatleri olmayacaktır. Yalan ve bozuk bir temel üzerinde
kurulmuş olan demokrasilerinin devamı, kendileri için her şeyden daha
önemlidir.
Bu kısa
girişten sonra, 2 Kasım’da muhtemel siyasi tablonun ne olabileceği konusunda
bazı analizlere geçebiliriz.
Aslında,
2 Kasım’da nasıl bir tablonun ortaya çıkabileceğini tahmin edebilmek için 7
Haziran seçimlerini doğru değerlendirmek ve akabinde yaşanan olayları iyi
görmek gerekir. Bununla birlikte şu hususu da göz önünde bulundurmak lazım:
Malumdur ki Türkiye Cumhuriyeti devleti, ideolojik bağımsız bir devlet olmadığı
için, ülkede meydana gelen bütün siyasi durumları, eksenlerinde döndüğü egemen
güçlerin siyasi durumları ile birlikte ele almak gerekir.
Bunun
için başta "Kürt meselesi" olmak üzere "başkanlık sistemi"
ve sömürgeci egemen güçlerin Ortadoğu’daki hesaplarını ve gelişen yeni
durumları da görmek icap edecektir.
Malumunuz,
7 Haziran seçimleri akabinde ortaya çıkan tablo, AKP için bir hezimet olmuştur.
400 milletvekili ile başkanlık hayalleri kurulurken tek başına iktidar bile
olamadı ve ülke yeniden seçime sürüklendi. 7 Haziran seçimleri için çok şey
söylendi ve yazıldı. Âcizane benim tespitlerim içinde öne çıkan hususlar
şunlardır:
Birincisi,
ülke seçim atmosferine girdikten sonra AKP, daha çok C.B. Erdoğan, "çözüm süreci" ve
Kürt meselesi hakkında söylemlerini olumsuz olarak değiştirdi. Doğal olarak bu
durum, Kürt halkında oyunbozanlık olarak algılandı ve AKP’den uzaklaştı ki AKP,
7 Haziran seçiminde en çok Kürt seçmenini kaybetmiştir.
İkincisi,
AKP’nin tek başına iktidar olabileceği yönündeki aşırı özgüveni idi ki, bundan
dolayı AKP, halka kayda değer bir vaatte bulunmadı, aday seçiminde özensiz
hareket etti ve toplum içinde yeterince mahallî çalışmalar yapmadı.
Üçüncüsü,
Erdoğan’ın bizzat şahsından kaynaklanan olumsuz bir etkiden bahsetmek mümkündür.
Erdoğan cumhurbaşkanı olmasına rağmen bir başbakan gibi hareket etmesi, aynı zamanda
parti genel başkanlığını fiilen bırakmaması, Davutoğlu ve diğer parti
yetkililerini neredeyse bağımsız karar alamayacak bir pozisyonda kalmaları -ve
toplumun bunu bariz bir şekilde görmesi-, yolsuzluk ile damgalanan eski
bakanlara sahip çıkması vb. birçok husus AKP’yi gerileten faktörlerdir. Ayrıca
şekli ve içeriği açıklanmayan ve çevresi sınırlandırılmayan ne olduğu bilinmeyen
"başkanlık sistemi"ndeki ısrar da yukarıdaki hususlar ile birlikte
düşünüldüğünde toplumda, Erdoğan’ın aşırı iktidar hırsı ile hareket ettiği
düşüncesi hâkim olmuştur.
Son
olarak, Erdoğan ve AKP’nin düşmesinin veya zayıflamasının tek yolunun HDP’nin
barajı geçmesinde gören diğer parti ve çevrelerin bilinçli bir şekilde HDP’ye
yardım etmesidir. Sonuç olarak AKP 7 Haziran seçimlerinde oy kaybetse de tek
başına iktidar olamamasının asıl sebebi HDP’nin barajı geçerek ve beklenilenden
daha fazla oy almasıdır. (2002 seçimlerinde iki parti barajı geçmişti ve AKP
%37 ile tek başına iktidar olmuştu.)
Bana
göre, bütün bu hususların asıl sebebi ve kendisi ile açıklanabilecek bir
realite var ki bu da AKP’nin devletleşmesidir. AKP’yi iktidara taşıyan ve onu
büyüten en önemli faktör, devlet tarafından mağdur edilen dindarlar, yoksullar
ve militarist devlet zihniyetinin ötekileştirdiği insanlardı. AKP, bu kesimlerin umudu olmuş ve ilk iki
iktidar döneminde izlediği siyaset ile bu kesimleri kısmen avutmuştur. Ancak
son iktidar döneminde ise devlet olma refleksi ile hareket etmiştir. Yukarıda
belirttiğim hususların tamamı da aslında bu durumun doğal sonucudur.
Peki, 2
Kasım'da muhtemel tablo nasıl olur?
Burada
bir gerçeği daha hatırlatmak istiyorum. Ülkede, ideolojik olarak hareket etmeyen,
taassupça partizanlık yapmayan kayda değer bir oy potansiyeli mevcuttur. Bu
potansiyel, seçim beyannamelerine bakan, vaatlere bakan ve oluşturulan algılar
ile son günlerde oy tercihini yapmaktadır. Toplumsal hafızanın kuvvetliliğine
karşın, günümüz insanları balık hafızalı olmuştur. Bundan dolayı, son günlerde
hatta son bir iki günde meydana gelebilecek olaylar, yaşanan mağduriyet veya
cürümler bu potansiyelin oy tercihi üzerinde etkili olacaktır. Böylesi bir
durum gerçekleştiğinde seçim tahminleri tamamen değişecektir.
Bir
önceki seçimde olduğu gibi bu seçimde de ilgi ve dikkatler yine AKP ve HDP
üzerinde olacaktır. Birinin tek başına iktidar olup olmayacağı, diğerinin
barajı aşıp aşmayacağı veya alacağı oy oranlarına göre şekilleneceği
gerçeğidir. CHP realitesinin fazla değişemeyeceği ancak MHP’deki dalgalanmanın
seçime etki edeceğini düşünüyorum.
CHP’nin
sahip olduğu fikirler ve izlediği siyasi çizgiye göre potansiyel oy oranı
%22-28 aralığındadır. Kronik yapısından dolayı ne yaparsa yapsın, ne oyları
patlama yapar ne de baraj altında kalır. Dolayısı ile 1 Kasım'da da bir önceki
seçimde aldığı oy oranına yakın oy olacaktır. Yalnız şöyle bir ayrıntı var; 7
Haziran seçimlerinde bilinçli ve organize bir şekilde, CHP oy potansiyelinden
yaklaşık %2 lik bir kısmı HDP’ye kaymış/kaydırılmıştır. Şayet 1 Kasım'da CHP
için, kendi oylarını artırmaktan ziyade HDP’ye yine destek verip AKP’yi tek
başına iktidardan alıkoymak daha öncelikli ise oyları aşağı yukarı aynı olur.
Aksi takdirde bir iki puan artabilir.
MHP’de
iki yönlü oy akışı mevcuttur. Ülkede çatışmaların başlaması, çatışmalarda polis
ve askerlerin öldürülmesi, milliyetçi duyguları harekete geçirip MHP’ye oy
olarak yansımaktadır. Ancak yaşanan süreçte, AKP bu boşluğu doldurmaya
çalışmaktadır. AKP’nin çözüm sürecini dondurması "terör ile
mücadele"de geri adım atmayıp kendisince teröristlere “haddini bildirmesi”,
bu akışı tersine çevirmektedir. Diğer taraftan 7 Haziran sonrası koalisyon
kurma sürecinde CHP’nin iyi rol yapmasına karşın, MHP’nin "hayır"cı siyaset
izlemesi ve seçim hükümetine üye vermemesi MHP
aleyhine olmuş ve AKP’nin elini güçlendirmiştir. Dolayısı ile önümüzdeki seçimlerde
MHP’nin kısmen oy kaybedeceği kanaati oluşmaktadır.
AKP, 7 Haziran
öncesi konumunu kısmen değiştirmiş olsa da bariz ve güçlü değişimlere gitmemiştir. Öncelikle Erdoğan'ın toplumun gözü önünde AKP
ve seçim çalışmasına müdahalesi azalmış ve başkanlık sistemi söylemi geri plana
itilmiştir. Ayrıca özellikle doğu illerinde aday listelerinde büyük oranda
değişikliğe gidilmiş ve bir takım ekonomik vaatlerde bulunmakta ve kısmen de
olsa halk arasına karışmaya çalışmaktadır.
Seçim
sonrası, özellikle koalisyon sürecini lehine olabilecek bir şekilde sürdürdüğü
söylenebilir. Suruç katliamı akabinde başlayan çatışma ortamı, kendisine tekrar
dönme ihtimali bulunan Kürt seçmenlerinin oyunu almada risk aldı ise de
batıdaki Türk milliyetçilerinden oy alma ihtimalini artırdı. Ayrıca, 7 Haziran sonrası oluşan siyasi
belirsizlik, medyaya yansımayan ama fiili olarak hissedilen iktisadi kriz, AKP’nin
tek başına iktidar olmadığına bağlanması, kararsız seçmenlerin istikrar adına AKP’ye
oy vermesi mümkündür. Diğer taraftan bazı muhafazakâr partilerin AKP lehine
seçime girmemesi de AKP’nin bir önceki seçimde az farkla kaçırdığı
milletvekilleri almasına yardımcı olabilir. Sonuç olarak AKP, oylarını kısmen
artıracak gibidir. Ama tek başına iktidar olması yine HDP’nin durumuna
bağlıdır.
HDP'ye
gelince; konumu, tabanı ve izlediği siyaset öyle dalgalı bir seyir içinde ki
son anlara kadar kendisine olan yönelim oranı değişebilmektedir. Seçimlerin
sonucunu ve AKP’nin tek başına iktidar olup olmayacağı konusunda ne kadar
belirleyici ise de seçimlere girip girmeyeceği ve son günlerde hangi sürprizler
ile ortaya çıkacağı hususu da bir o kadar belirsizdir. Yapılan bir takım
açıklamalardan, sanki seçimi boykot etmeye bahane arıyor gibi.
Öncelikle
HDP'yi PKK’den ayrı gösterme veya kandil ve HDP arasında bir çekişme veya bir rekabet
olduğu düşünceleri realiteden tamamen uzaktır. HDP, PKK’den bağımsız değil, PKK’nin
emrinde ve PKK’nin kendisidir. Sadece görev alanı farklı ve kendisini yasal bir
konum ile konumlandırma gayretindedir. Dolayısı ile burada PKK’nin durumuna
bakmak gereklidir.
PKK,
malumdur ki Kürt halkının yaşadığı mağduriyetlerin bir sonucudur. Gelinen
noktada en büyük halk desteğine sahip silahlı örgüt olmuştur. Beslendiği
ideolojik metot gereği, şiddet doğasının olmazsa olmazıdır. Silah bırakması
tabiatına aykırı ve her seferinde eylem biçimini bir adım ötesine taşımaktadır
ta ki istediğini alıncaya kadar. Bu saatten sonra siyaseten kazanım elde edene
kadar, kentlerde şiddet eylemlerini giderek artıracak gibidir. Çünkü bu konuda
stratejik beyanatları da mevcuttur.
Ancak,
kendi çıkarları için yönlendiren ve bünyesine sızan birçok egemen gücün
bulunmasından dolayı örgüt, homojenliğini yitirmiştir. Sonuç olarak ortak akıl
yitirilmiş ve karar mekanizması tek olmaktan çıkmıştır. Öyle ki devlet, Öcalan
öncülüğünde tek karar mekanizmasını oluşturmak istemiş ama bunda başarılı
olamamıştır. Bundan dolayı örgütün kontrollü hareket etmesi beklenemez.
Yine 7
Haziran seçimlerinde HDP’nin yüksek oy alması ve Susurluk patlamasından sonraki
sürece bakıldığında, yukarıda ifade etmeye çalıştığım tek karar mekanizmanın
yitirilmesinden kaynaklanan yanlış bir hesap yapıldığı da ortaya çıkmaktadır.
“Çözüm
süreci”ndeki çatışmasızlık süreci boyunca kentlerde daha iyi örgütlenmiş ve
şehir savaşı hazırlığını yapmıştır. Seçimlerde 6 milyondan fazla oy almış ve
Kürtlerin yaşadığı illerde oy oranlarını %80-90’a çıkartmıştır. Ancak, HDP
yetkililerinin seçim gecesi emanet oylardan bahsetmesine rağmen, Kandil’in bunu
reddetmesi, AKP’ye tepki oylarının görmezden gelinmesi de hatalı bir tespitten
ziyade güçlü görünmek için algı yönetimi kapsamında değerlendirilmelidir.
Bu
hususlara bakarak, kendisini şehir savaşı konusunda hazır hissetmiş ve şehir
savaşında büyük başarı alacağını düşünerek birçok ilçede öz yönetim ilanında
bulunmuştur. Ancak, siyaseten destek veren fakat savaştan bıkmış halk, şehir
savaşında örgüte destek vermedi. Hatta örgüt girdiği bu işi eline yüzüne
bulaştırmıştır. Geri adım atmak için başka gerekçeler bulacaktır elbette. Fakat
örgütün bundan vazgeçeceği vehmine kapılmak hata olur. Çünkü, yukarıda da ifade
ettiğim gibi, her ne kadar istediğini eninde sonunda siyaseten alacaksa da bunu
başarana kadar şiddete dayalı metodundan vazgeçmeyecek ve her seferinde, önceki
eylemlerinden deneyim alarak sonraki eylemlerini bir adım ileriye taşıyacaktır.
Yani siyaseten devrilen masa kurulmazsa şiddet şehirlerde tırmanacaktır.
Diğer taraftan,
daha önce kuzey Irak denilen yerde fiili bağımsız bir Kürt devleti mevcut, yine
Suriye’nin kuzeyi ya da namı diğer batı Kürdistan anlamında Rojava, özerk ya da
kanton bir yapıya sahip olmuş ve uluslararası ilişkilerde tanınmış vaziyette.
Kaldı ki Suriye’deki yapı, birebir PKK’nin kontrolünde iken örgütün Türkiye’den
bir şey almadan mücadeleden vazgeçmesi mümkün değildir.
Evet,
örgütün saldırıları Kürt toplumunda olumsuz ve gereksiz görülebilir, yolları
kapatması, şehirlerde hendekler kazarak girdiği çatışmalarda halktan destek
almadığı için başarısız bir girişim olarak değerlendirilebilir. Ancak, devletin
saldırması örgüt tarafından her halükarda lehe kullanılabilmekte ve kendisine ait
oy potansiyelini korumaktadır ki bu potansiyel %8 civarındadır. Diğer taraftan
örgütün, Kürt halkının algısı konusunda uzmanlaşmış bir medyası bulunmaktadır.
Öyle ki devletin saldırılarını saraya ve Erdoğan’ın kişisel hırsına bağlamakta,
kendisinin dahi katlettiği sivilleri devlete yüklemekte ve tabanını buna ikna
etmektedir.
Uzatmamak
adına, her ne kadar son ana kadar net kestirilemese de HDP, bu atmosfer ile seçime
girdiği takdirde alabileceği oy oranının %10 civarında olacağını düşünüyorum.
Bir önceki seçime göre oylarını düşüreceğinin gerekçeleri olarak, emanet oyların
kısmen yerlerine gideceğini, son süreçte onlarca asker ve polisin
öldürülmesinden dolayı, önceki seçimde Türk medyasınca HDP’ye sağlanan medya
desteğinin azalması ve HDP barajı geçsin de savaş olmasın diyerekten HDP’ye oy
veren dindar Kürtlerin bir kısmının da HDP’ye oy vermeyeceğini düşünüyorum.
Yazının
başlarında ifade ettiğim gibi bu meseleyi bir de egemen güçler açısından
değerlendirmek gerekir. Gelinen noktada Türkiye devletinin dış siyaseti oldukça
sorunlu gözüküyor. Özellikle Suriye ve Irak bağlamında Ortadoğu’da, Türkiye IŞİD’i
desteklediği iddiaları ile prestij kaybetti. Her ne kadar Suruç hadisesi
akabinde IŞİD’e kısa süreli bir hava operasyonu yaptıysa da Erdoğan, bütün
yurtdışı gezilerinde IŞİD ve PKK’yi aynı kefede gördüğünü deklare ederek bu algıyı
değiştirmek istedi ancak pek başarılı olduğu söylenemez.
Diğer
taraftan ABD, Ortadoğu’daki planlarında daha önce Erdoğan’a daha fazla rol
verirken son yıllarda ihaleyi İran’a vermiş gözükmektedir. Aynı şekilde AB ile
ilişkiler geriye doğru gitmekte, mülteciler konusu ve son aşamada Rusya’nın
Türkiye’yi rencide eden hareketler ile fiili olarak Suriye’ye saldırması gibi
daha birçok mesele, Türkiye’nin oyun dışına itilip kendisine herhangi bir rol
verilmediğini göstermektedir. Bu durum akla, ABD Erdoğan’dan vaz mı geçti
sorusunu getirmektedir. Şayet ABD, Erdoğan’dan vazgeçtiyse zaten ülkede sicili
bozulmaya başlayan Erdoğan için çanlar çalabilir. Buna dair güçlü emareler var.
Şayet böyle ise bu süre içinde Erdoğan’ın cumhurbaşkanı yetkileri sınırlarına
çekilmesi ve Erdoğan’sız AKP’li koalisyon dönemleri başlar.
Diğer
taraftan, Türkiye’nin dış siyasetteki bu dışlanmışlık, ABD’nin sopa siyaseti
ile Suriye ihalesini istenilen şekilde başaramamasından dolayı Erdoğan’a bir
ayar verme de olabilir. Çünkü ABD, Erdoğan aracılığı ile Ortadoğu’da kayda
değer bir ilerleme sağlamış ve kendisi için bir popolarite oluşturmuş iken kısa
vadede Ortadoğu’da popolaritesini artıracak bir lider çıkartması zordur. Şayet
buna ihtiyacı kalmışsa. Aynı şekilde tek parti iktidarı ile yapabileceklerini
koalisyon hükümetleri ile yapması daha zordur. Tabii ki bu konuda ABD’yi bu
mücadelede yalnız görmemek gerekir. Başta İngiltere olmak üzere Avrupa
ülkelerinin Erdoğan karşıtı hamlelerini de unutmamak gerekir. Hem Erdoğan’ı hem
de ABD’yi zor durumda bırakacak bir çok olayı organize edebilirler.
Sonuç
olarak bütün bu hususlara binaen erken de olsa şu hususların tamamını olası
görmekteyim.
Birinci
olasılık; HDP barajı az farkla geçecek, önceki seçimlerde aldığı fazla oylar AKP
ve CHP’ye gidecek, MHP’den de AKP’ye kısmen oy geçişleri ile AKP zayıf da olsa
tek başına iktidar olur. Çözüm süreci farklı isim ve yöntemler ile tekrar devam
edecektir.
İkinci
olasılık; HDP barajı rahat geçecek ve AKP tek başına iktidar olamayacak yeniden
kaosvari bir ortam oluşur. Ya yeniden bir seçim ya da koalisyon olur.
Üçüncü
olasılık; HDP ya seçimi boykot edip seçime girmeyecek veya barajı aşmayacak, böylece
sivil itaatsizlik ile toplumda büyük bir çatışma başlayacaktır. Doğu, batı ve
halklar arasında ülkenin tamamına yayılan bariz bir ayrışma yaşanacak. Sonunda
savaştan bıkan halklar, otoriteleri harekete geçirip Kürt Meselesi’nde fiili
bir çözüm dayatacaktır.
Siyasi
analiz adına bütün bu yazdıklarımız, aciz birer kul olarak ulaşabildiğimiz
bilgilere ve olaylara bakış açımıza binaen tahminlerimiz veya zannı
galibimizdir. Şüphesiz her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Rabbimizin
takdiri ne olacak bilmiyoruz. Dileğimiz odur ki batıl ve küfür olan demokrasinin
ürünü olan bütün bu olasılıkların hiçbirisinin olmamasıdır. Çünkü bu sistemde olabilecek
her olasılık şerdir. Her türlü sonuç İslam ümmetinin zararına olacaktır. Rabbim
kâfirlere, zalimlere ve kötü niyetlilere fırsat vermesin.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış