2 KASIM 2015

Aydın Usalp

Hayata, İslam penceresinden bakmayan bedbaht insanlar, pragmatik ölçüler ile menfaatlerini özelden genele ya da küçükten büyüğe doğru tasnif ederler. Kendilerini merkeze alarak dünyevi kazanımlarını gidebildiği kadar halka halka genişletmeye çalışırlar.

Daha 7 Haziran seçimleri ile toplumda oluşturulan kutuplaştırma ve bunun acı meyvesi olan nefretin enkazı kalkmadan ülke, yeniden bir seçim sürecine sürüklendi. Dolayısı ile pragmatik zihniyetin gösterdiği refleks ile daha kapanmamış yaralar kanatılmaya devam edilmektedir.

Öncelikle, şahsi kazanımını elde etmek için demokratik partilerde yer edinmek adına bireylerin kıyasıya mücadeleleri gerçekleşti. Sonra, mensubu oldukları partide, birlikte pastadan daha büyük pay almak adına ekip mücadelesi verildi. Şimdi de bireysel ve ekip olarak maslahatlarına ulaşmak için partilerinin kazanması mücadelesini vermektedirler. Son olarak, bütün bu kazanımların kendisi ile gerçekleşeceği mevcut sistemlerinin ayakta kalması gerekliliğine binaen sistem savunmasına geçilecektir.

Burada, bütün maslahatlarının kendisine bağlı olduğu sistemi yani Demokratik nizamı korumaktan geçtiğini çok iyi bildiklerini görüyoruz. Dolayısı ile mücadelelerinin her noktasında hararetli bir sistem müdafaası vardır. Mevcut duruma göre, yakın bir zaman içinde olmasa da orta veya uzun vadede sistemlerinin çökeceğini de görmektedirler.  

Bu kaygı ile bir an olsun bile demokrasiyi ağızlarından düşürmezler. Ona övgüler dizerek kutsallaştırırlar. Seçim kampanyası boyunca birbirlerini kedi köpek gibi yiyip bitirmeye çalışan, birbirine her türlü hakarette bulunan parti liderleri ve temsilcileri ve yine destekledikleri partilerinin kazanmasını isteyen yazar çizer ve medya organlarının, seçime yakın bir zamanda ağız birliği içinde olduklarını görmek artık şaşırtmıyor insanı. Hepsi son günde, kendilerine çalışmayı bırakır sistemleri olan demokrasiye dair ortak açıklamalar yaparlar. Öyle ki son günde, “kime oy verirseniz verin, yeter ki sandığa gidin ve demokratik hakkınızı(!) kullanın” derler. Seçimden hemen sonra, seçimi kazanan da kaybeden de hep bir ağızdan "demokrasimiz kazanmıştır" derler. Çünkü, seçime katılım genellikle %80'nin üzerinde olmaktadır.

Mevcut demokratik nizam olmadan partileri, partileri olmadan ekipleri, ekipleri olmadan kendi menfaatleri olmayacaktır. Yalan ve bozuk bir temel üzerinde kurulmuş olan demokrasilerinin devamı, kendileri için her şeyden daha önemlidir.

Bu kısa girişten sonra, 2 Kasım’da muhtemel siyasi tablonun ne olabileceği konusunda bazı analizlere geçebiliriz.

Aslında, 2 Kasım’da nasıl bir tablonun ortaya çıkabileceğini tahmin edebilmek için 7 Haziran seçimlerini doğru değerlendirmek ve akabinde yaşanan olayları iyi görmek gerekir. Bununla birlikte şu hususu da göz önünde bulundurmak lazım: Malumdur ki Türkiye Cumhuriyeti devleti, ideolojik bağımsız bir devlet olmadığı için, ülkede meydana gelen bütün siyasi durumları, eksenlerinde döndüğü egemen güçlerin siyasi durumları ile birlikte ele almak gerekir.

Bunun için başta "Kürt meselesi" olmak üzere "başkanlık sistemi" ve sömürgeci egemen güçlerin Ortadoğu’daki hesaplarını ve gelişen yeni durumları da görmek icap edecektir.

Malumunuz, 7 Haziran seçimleri akabinde ortaya çıkan tablo, AKP için bir hezimet olmuştur. 400 milletvekili ile başkanlık hayalleri kurulurken tek başına iktidar bile olamadı ve ülke yeniden seçime sürüklendi. 7 Haziran seçimleri için çok şey söylendi ve yazıldı. Âcizane benim tespitlerim içinde öne çıkan hususlar şunlardır:

Birincisi, ülke seçim atmosferine girdikten sonra AKP, daha çok C.B. Erdoğan, "çözüm süreci" ve Kürt meselesi hakkında söylemlerini olumsuz olarak değiştirdi. Doğal olarak bu durum, Kürt halkında oyunbozanlık olarak algılandı ve AKP’den uzaklaştı ki AKP, 7 Haziran seçiminde en çok Kürt seçmenini kaybetmiştir.

İkincisi, AKP’nin tek başına iktidar olabileceği yönündeki aşırı özgüveni idi ki, bundan dolayı AKP, halka kayda değer bir vaatte bulunmadı, aday seçiminde özensiz hareket etti ve toplum içinde yeterince mahallî çalışmalar yapmadı.

Üçüncüsü, Erdoğan’ın bizzat şahsından kaynaklanan olumsuz bir etkiden bahsetmek mümkündür. Erdoğan cumhurbaşkanı olmasına rağmen bir başbakan gibi hareket etmesi, aynı zamanda parti genel başkanlığını fiilen bırakmaması, Davutoğlu ve diğer parti yetkililerini neredeyse bağımsız karar alamayacak bir pozisyonda kalmaları -ve toplumun bunu bariz bir şekilde görmesi-, yolsuzluk ile damgalanan eski bakanlara sahip çıkması vb. birçok husus AKP’yi gerileten faktörlerdir. Ayrıca şekli ve içeriği açıklanmayan ve çevresi sınırlandırılmayan ne olduğu bilinmeyen "başkanlık sistemi"ndeki ısrar da yukarıdaki hususlar ile birlikte düşünüldüğünde toplumda, Erdoğan’ın aşırı iktidar hırsı ile hareket ettiği düşüncesi hâkim olmuştur.

Son olarak, Erdoğan ve AKP’nin düşmesinin veya zayıflamasının tek yolunun HDP’nin barajı geçmesinde gören diğer parti ve çevrelerin bilinçli bir şekilde HDP’ye yardım etmesidir. Sonuç olarak AKP 7 Haziran seçimlerinde oy kaybetse de tek başına iktidar olamamasının asıl sebebi HDP’nin barajı geçerek ve beklenilenden daha fazla oy almasıdır. (2002 seçimlerinde iki parti barajı geçmişti ve AKP %37 ile tek başına iktidar olmuştu.)

Bana göre, bütün bu hususların asıl sebebi ve kendisi ile açıklanabilecek bir realite var ki bu da AKP’nin devletleşmesidir. AKP’yi iktidara taşıyan ve onu büyüten en önemli faktör, devlet tarafından mağdur edilen dindarlar, yoksullar ve militarist devlet zihniyetinin ötekileştirdiği insanlardı.  AKP, bu kesimlerin umudu olmuş ve ilk iki iktidar döneminde izlediği siyaset ile bu kesimleri kısmen avutmuştur. Ancak son iktidar döneminde ise devlet olma refleksi ile hareket etmiştir. Yukarıda belirttiğim hususların tamamı da aslında bu durumun doğal sonucudur. 

Peki, 2 Kasım'da muhtemel tablo nasıl olur?

Burada bir gerçeği daha hatırlatmak istiyorum. Ülkede, ideolojik olarak hareket etmeyen, taassupça partizanlık yapmayan kayda değer bir oy potansiyeli mevcuttur. Bu potansiyel, seçim beyannamelerine bakan, vaatlere bakan ve oluşturulan algılar ile son günlerde oy tercihini yapmaktadır. Toplumsal hafızanın kuvvetliliğine karşın, günümüz insanları balık hafızalı olmuştur. Bundan dolayı, son günlerde hatta son bir iki günde meydana gelebilecek olaylar, yaşanan mağduriyet veya cürümler bu potansiyelin oy tercihi üzerinde etkili olacaktır. Böylesi bir durum gerçekleştiğinde seçim tahminleri tamamen değişecektir.

Bir önceki seçimde olduğu gibi bu seçimde de ilgi ve dikkatler yine AKP ve HDP üzerinde olacaktır. Birinin tek başına iktidar olup olmayacağı, diğerinin barajı aşıp aşmayacağı veya alacağı oy oranlarına göre şekilleneceği gerçeğidir. CHP realitesinin fazla değişemeyeceği ancak MHP’deki dalgalanmanın seçime etki edeceğini düşünüyorum.

CHP’nin sahip olduğu fikirler ve izlediği siyasi çizgiye göre potansiyel oy oranı %22-28 aralığındadır. Kronik yapısından dolayı ne yaparsa yapsın, ne oyları patlama yapar ne de baraj altında kalır. Dolayısı ile 1 Kasım'da da bir önceki seçimde aldığı oy oranına yakın oy olacaktır. Yalnız şöyle bir ayrıntı var; 7 Haziran seçimlerinde bilinçli ve organize bir şekilde, CHP oy potansiyelinden yaklaşık %2 lik bir kısmı HDP’ye kaymış/kaydırılmıştır. Şayet 1 Kasım'da CHP için, kendi oylarını artırmaktan ziyade HDP’ye yine destek verip AKP’yi tek başına iktidardan alıkoymak daha öncelikli ise oyları aşağı yukarı aynı olur. Aksi takdirde bir iki puan artabilir.

MHP’de iki yönlü oy akışı mevcuttur. Ülkede çatışmaların başlaması, çatışmalarda polis ve askerlerin öldürülmesi, milliyetçi duyguları harekete geçirip MHP’ye oy olarak yansımaktadır. Ancak yaşanan süreçte, AKP bu boşluğu doldurmaya çalışmaktadır. AKP’nin çözüm sürecini dondurması "terör ile mücadele"de geri adım atmayıp kendisince teröristlere “haddini bildirmesi”, bu akışı tersine çevirmektedir. Diğer taraftan 7 Haziran sonrası koalisyon kurma sürecinde CHP’nin iyi rol yapmasına karşın, MHP’nin "hayır"cı siyaset izlemesi ve seçim hükümetine üye vermemesi MHP aleyhine olmuş ve AKP’nin elini güçlendirmiştir. Dolayısı ile önümüzdeki seçimlerde MHP’nin kısmen oy kaybedeceği kanaati oluşmaktadır.

AKP, 7 Haziran öncesi konumunu kısmen değiştirmiş olsa da bariz ve güçlü değişimlere gitmemiştir.  Öncelikle Erdoğan'ın toplumun gözü önünde AKP ve seçim çalışmasına müdahalesi azalmış ve başkanlık sistemi söylemi geri plana itilmiştir. Ayrıca özellikle doğu illerinde aday listelerinde büyük oranda değişikliğe gidilmiş ve bir takım ekonomik vaatlerde bulunmakta ve kısmen de olsa halk arasına karışmaya çalışmaktadır.

Seçim sonrası, özellikle koalisyon sürecini lehine olabilecek bir şekilde sürdürdüğü söylenebilir. Suruç katliamı akabinde başlayan çatışma ortamı, kendisine tekrar dönme ihtimali bulunan Kürt seçmenlerinin oyunu almada risk aldı ise de batıdaki Türk milliyetçilerinden oy alma ihtimalini artırdı.  Ayrıca, 7 Haziran sonrası oluşan siyasi belirsizlik, medyaya yansımayan ama fiili olarak hissedilen iktisadi kriz, AKP’nin tek başına iktidar olmadığına bağlanması, kararsız seçmenlerin istikrar adına AKP’ye oy vermesi mümkündür. Diğer taraftan bazı muhafazakâr partilerin AKP lehine seçime girmemesi de AKP’nin bir önceki seçimde az farkla kaçırdığı milletvekilleri almasına yardımcı olabilir. Sonuç olarak AKP, oylarını kısmen artıracak gibidir. Ama tek başına iktidar olması yine HDP’nin durumuna bağlıdır.

HDP'ye gelince; konumu, tabanı ve izlediği siyaset öyle dalgalı bir seyir içinde ki son anlara kadar kendisine olan yönelim oranı değişebilmektedir. Seçimlerin sonucunu ve AKP’nin tek başına iktidar olup olmayacağı konusunda ne kadar belirleyici ise de seçimlere girip girmeyeceği ve son günlerde hangi sürprizler ile ortaya çıkacağı hususu da bir o kadar belirsizdir. Yapılan bir takım açıklamalardan, sanki seçimi boykot etmeye bahane arıyor gibi.

Öncelikle HDP'yi PKK’den ayrı gösterme veya kandil ve HDP arasında bir çekişme veya bir rekabet olduğu düşünceleri realiteden tamamen uzaktır. HDP, PKK’den bağımsız değil, PKK’nin emrinde ve PKK’nin kendisidir. Sadece görev alanı farklı ve kendisini yasal bir konum ile konumlandırma gayretindedir. Dolayısı ile burada PKK’nin durumuna bakmak gereklidir.

PKK, malumdur ki Kürt halkının yaşadığı mağduriyetlerin bir sonucudur. Gelinen noktada en büyük halk desteğine sahip silahlı örgüt olmuştur. Beslendiği ideolojik metot gereği, şiddet doğasının olmazsa olmazıdır. Silah bırakması tabiatına aykırı ve her seferinde eylem biçimini bir adım ötesine taşımaktadır ta ki istediğini alıncaya kadar. Bu saatten sonra siyaseten kazanım elde edene kadar, kentlerde şiddet eylemlerini giderek artıracak gibidir. Çünkü bu konuda stratejik beyanatları da mevcuttur.

Ancak, kendi çıkarları için yönlendiren ve bünyesine sızan birçok egemen gücün bulunmasından dolayı örgüt, homojenliğini yitirmiştir. Sonuç olarak ortak akıl yitirilmiş ve karar mekanizması tek olmaktan çıkmıştır. Öyle ki devlet, Öcalan öncülüğünde tek karar mekanizmasını oluşturmak istemiş ama bunda başarılı olamamıştır. Bundan dolayı örgütün kontrollü hareket etmesi beklenemez.

Yine 7 Haziran seçimlerinde HDP’nin yüksek oy alması ve Susurluk patlamasından sonraki sürece bakıldığında, yukarıda ifade etmeye çalıştığım tek karar mekanizmanın yitirilmesinden kaynaklanan yanlış bir hesap yapıldığı da ortaya çıkmaktadır.

“Çözüm süreci”ndeki çatışmasızlık süreci boyunca kentlerde daha iyi örgütlenmiş ve şehir savaşı hazırlığını yapmıştır. Seçimlerde 6 milyondan fazla oy almış ve Kürtlerin yaşadığı illerde oy oranlarını %80-90’a çıkartmıştır. Ancak, HDP yetkililerinin seçim gecesi emanet oylardan bahsetmesine rağmen, Kandil’in bunu reddetmesi, AKP’ye tepki oylarının görmezden gelinmesi de hatalı bir tespitten ziyade güçlü görünmek için algı yönetimi kapsamında değerlendirilmelidir.

Bu hususlara bakarak, kendisini şehir savaşı konusunda hazır hissetmiş ve şehir savaşında büyük başarı alacağını düşünerek birçok ilçede öz yönetim ilanında bulunmuştur. Ancak, siyaseten destek veren fakat savaştan bıkmış halk, şehir savaşında örgüte destek vermedi. Hatta örgüt girdiği bu işi eline yüzüne bulaştırmıştır. Geri adım atmak için başka gerekçeler bulacaktır elbette. Fakat örgütün bundan vazgeçeceği vehmine kapılmak hata olur. Çünkü, yukarıda da ifade ettiğim gibi, her ne kadar istediğini eninde sonunda siyaseten alacaksa da bunu başarana kadar şiddete dayalı metodundan vazgeçmeyecek ve her seferinde, önceki eylemlerinden deneyim alarak sonraki eylemlerini bir adım ileriye taşıyacaktır. Yani siyaseten devrilen masa kurulmazsa şiddet şehirlerde tırmanacaktır.

Diğer taraftan, daha önce kuzey Irak denilen yerde fiili bağımsız bir Kürt devleti mevcut, yine Suriye’nin kuzeyi ya da namı diğer batı Kürdistan anlamında Rojava, özerk ya da kanton bir yapıya sahip olmuş ve uluslararası ilişkilerde tanınmış vaziyette. Kaldı ki Suriye’deki yapı, birebir PKK’nin kontrolünde iken örgütün Türkiye’den bir şey almadan mücadeleden vazgeçmesi mümkün değildir.

Evet, örgütün saldırıları Kürt toplumunda olumsuz ve gereksiz görülebilir, yolları kapatması, şehirlerde hendekler kazarak girdiği çatışmalarda halktan destek almadığı için başarısız bir girişim olarak değerlendirilebilir. Ancak, devletin saldırması örgüt tarafından her halükarda lehe kullanılabilmekte ve kendisine ait oy potansiyelini korumaktadır ki bu potansiyel %8 civarındadır. Diğer taraftan örgütün, Kürt halkının algısı konusunda uzmanlaşmış bir medyası bulunmaktadır. Öyle ki devletin saldırılarını saraya ve Erdoğan’ın kişisel hırsına bağlamakta, kendisinin dahi katlettiği sivilleri devlete yüklemekte ve tabanını buna ikna etmektedir.

Uzatmamak adına, her ne kadar son ana kadar net kestirilemese de HDP, bu atmosfer ile seçime girdiği takdirde alabileceği oy oranının %10 civarında olacağını düşünüyorum. Bir önceki seçime göre oylarını düşüreceğinin gerekçeleri olarak, emanet oyların kısmen yerlerine gideceğini, son süreçte onlarca asker ve polisin öldürülmesinden dolayı, önceki seçimde Türk medyasınca HDP’ye sağlanan medya desteğinin azalması ve HDP barajı geçsin de savaş olmasın diyerekten HDP’ye oy veren dindar Kürtlerin bir kısmının da HDP’ye oy vermeyeceğini düşünüyorum.

Yazının başlarında ifade ettiğim gibi bu meseleyi bir de egemen güçler açısından değerlendirmek gerekir. Gelinen noktada Türkiye devletinin dış siyaseti oldukça sorunlu gözüküyor. Özellikle Suriye ve Irak bağlamında Ortadoğu’da, Türkiye IŞİD’i desteklediği iddiaları ile prestij kaybetti. Her ne kadar Suruç hadisesi akabinde IŞİD’e kısa süreli bir hava operasyonu yaptıysa da Erdoğan, bütün yurtdışı gezilerinde IŞİD ve PKK’yi aynı kefede gördüğünü deklare ederek bu algıyı değiştirmek istedi ancak pek başarılı olduğu söylenemez.

Diğer taraftan ABD, Ortadoğu’daki planlarında daha önce Erdoğan’a daha fazla rol verirken son yıllarda ihaleyi İran’a vermiş gözükmektedir. Aynı şekilde AB ile ilişkiler geriye doğru gitmekte, mülteciler konusu ve son aşamada Rusya’nın Türkiye’yi rencide eden hareketler ile fiili olarak Suriye’ye saldırması gibi daha birçok mesele, Türkiye’nin oyun dışına itilip kendisine herhangi bir rol verilmediğini göstermektedir. Bu durum akla, ABD Erdoğan’dan vaz mı geçti sorusunu getirmektedir. Şayet ABD, Erdoğan’dan vazgeçtiyse zaten ülkede sicili bozulmaya başlayan Erdoğan için çanlar çalabilir. Buna dair güçlü emareler var. Şayet böyle ise bu süre içinde Erdoğan’ın cumhurbaşkanı yetkileri sınırlarına çekilmesi ve Erdoğan’sız AKP’li koalisyon dönemleri başlar.

Diğer taraftan, Türkiye’nin dış siyasetteki bu dışlanmışlık, ABD’nin sopa siyaseti ile Suriye ihalesini istenilen şekilde başaramamasından dolayı Erdoğan’a bir ayar verme de olabilir. Çünkü ABD, Erdoğan aracılığı ile Ortadoğu’da kayda değer bir ilerleme sağlamış ve kendisi için bir popolarite oluşturmuş iken kısa vadede Ortadoğu’da popolaritesini artıracak bir lider çıkartması zordur. Şayet buna ihtiyacı kalmışsa. Aynı şekilde tek parti iktidarı ile yapabileceklerini koalisyon hükümetleri ile yapması daha zordur. Tabii ki bu konuda ABD’yi bu mücadelede yalnız görmemek gerekir. Başta İngiltere olmak üzere Avrupa ülkelerinin Erdoğan karşıtı hamlelerini de unutmamak gerekir. Hem Erdoğan’ı hem de ABD’yi zor durumda bırakacak bir çok olayı organize edebilirler.

Sonuç olarak bütün bu hususlara binaen erken de olsa şu hususların tamamını olası görmekteyim.

Birinci olasılık; HDP barajı az farkla geçecek, önceki seçimlerde aldığı fazla oylar AKP ve CHP’ye gidecek, MHP’den de AKP’ye kısmen oy geçişleri ile AKP zayıf da olsa tek başına iktidar olur. Çözüm süreci farklı isim ve yöntemler ile tekrar devam edecektir.

İkinci olasılık; HDP barajı rahat geçecek ve AKP tek başına iktidar olamayacak yeniden kaosvari bir ortam oluşur. Ya yeniden bir seçim ya da koalisyon olur.

Üçüncü olasılık; HDP ya seçimi boykot edip seçime girmeyecek veya barajı aşmayacak, böylece sivil itaatsizlik ile toplumda büyük bir çatışma başlayacaktır. Doğu, batı ve halklar arasında ülkenin tamamına yayılan bariz bir ayrışma yaşanacak. Sonunda savaştan bıkan halklar, otoriteleri harekete geçirip Kürt Meselesi’nde fiili bir çözüm dayatacaktır.

Siyasi analiz adına bütün bu yazdıklarımız, aciz birer kul olarak ulaşabildiğimiz bilgilere ve olaylara bakış açımıza binaen tahminlerimiz veya zannı galibimizdir. Şüphesiz her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Rabbimizin takdiri ne olacak bilmiyoruz. Dileğimiz odur ki batıl ve küfür olan demokrasinin ürünü olan bütün bu olasılıkların hiçbirisinin olmamasıdır. Çünkü bu sistemde olabilecek her olasılık şerdir. Her türlü sonuç İslam ümmetinin zararına olacaktır. Rabbim kâfirlere, zalimlere ve kötü niyetlilere fırsat vermesin.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz