Ne Tunus, ne Mısır, ne Libya, nede Yemen.
Burası Suriye ve Suriye'nin de içinde bulunduğu
Biladü'ş-Şam toprakları.
Ve tam 2 yıl geride kaldı. Suriye devrimi
Zulme, İhanet Çemberine, Küresel Güçlere ve Zamana Rağmen 3. yılına girdi.
Zulme rağmen;
Zulmün en ağırı ve en dayanılmazı burada
yaşanıyor. Allah Rasul'ü Sallallahu Aleyhi Ve Sellem'in zulme maruz
kalmış mümin toplumlardan bahsederken tasvir ettiği etlerin kemiklerden
taranırcasına kazınmasına benzer işkenceler ve peşinden gelen şahadetler burada
yaşanıyor. Sabrın ve sebatın en güzeli de en mükemmeli de yine Suriye'de
gerçekleşiyor. Adeta hak dine inandığı için tarif edilemez işkence ve zulümlere
maruz kalan ve buna rağmen Allah'ın gönderdiği elçilerin yolunu terk etmeyen eski
mümin toplumları ve kavimleri kıskandıran sabır ve sebata şahitlik ediyor tarih.
İhanet Çemberine Rağmen;
Yardımsız bırakma ve iki yüzlü politika gütme
yolu ile yalnızlığa ve çaresizliğe terk edilen belde Suriye... Kıyamı başlatan
gençler öyle bir ateş yaktılar ki, bölgedeki tüm diktatör ve demokratik
yönetimler fitili tutuşturulmuş bu ateşin kendilerine kadar uzanacağını çok iyi
gördüler ve onun için bu ateşin etrafında bir ihanet çemberi oluşturdular. ABD
ve Batıya hizmet etmede kusur göstermeyen bu devletler Suriye halkının yanında
olduklarını söylerlerken dillerinin ne kadar acı bir yalan söylediğini gören Suriye
halkının basiretine de şaşırdılar. Evet her şeye rağmen bir o kadar da basiret
ve feraset sahibi halkın yaşadığı belde Suriye... Çünkü tüm bu ikiyüzlü
politikaları ifşa ettiler.
İran'ın 30 küsur yıllık "İslami varlığını"nın
gerçek yüzünü ifşa ettiler. Öyle ki, İran'ın bu sahte ve yalan İslami varlığına
inanan Türkiye ve diğer beldelerdeki Müslümanlar İran'ın gerçek yüzünü itiraf
etmek zorunda kaldılar. Öyle ki 30 küsur yıl İran devriminden beslenen akımlar
tüm bunlardan sonra İran'ı ayrı, Rafızi yönetimi (Ahmed-i Necat yönetimini)
ayrı değerlendirmek gerekir düşüncesiyle İran devrimine besledikleri sevgiyi
yüreklerine gömmek istediler. Tümden bu sevgiyi söküp atmak istemediler. Ama
Suriye buna da izin vermedi. Çünkü İran'ın Suriye halkının yanında değil de
Baas'ın yanında yer alması ve açık bir şekilde taraf belirlemesi Ahmed-i
Necat'ın değil küresel güçlerin bir politikasıydı. İşte Suriye devrimi, İran'ın
ABD ve Rusya ile Müslümanlara karşı aynı safta olduğunu ifşa etti.
Aynı zamanda Türkiye'nin de ihanetini ifşa
etti. ABD'nin Ortadoğu için belirlediği model ülke Türkiye ve model lider
Erdoğan projesini ifşa etti. Müslüman Arap toplumlar için kahraman olarak
gösterilmeye çalışılan Erdoğan'ın politikalarının Ahmed-i Necat’tan farklı
olmadığını gösterdi. Çünkü biri (Ahmed-i Necat) İran devrim muhafızlarını
Müslümanları katletmesi için Suriye'ye gönderirken, diğeri (Erdoğan) Suriye
sınırına NATO’ya ait Patriot füzelerini yerleştiriyor ve Türkiye'ye sığınmış
Suriyeli muhlis subayları Baas'a teslim ediyordu. Biri açık bir şekilde Suriye
rejiminin kan kaybetmemesi için acil önlem planları ile rejime askeri ve
lojistik destek sağlarken, diğeri rejime karşı direnen Müslümanların direncinin
kırılması ve pes etmeleri için ABD'nin zamanı uzatmak maksadıyla uygulamaya
koyduğu Arap Birliği gözlemcileri, Kofi Annan ve BM planlarına ortak oluyor ve
destek veriyordu. Biri keskin nişancılarını Baas rejimine hizmet etmeleri ve
Müslümanları avlamaları için Suriye'ye gönderirken, diğeri ABD ile Türkiye
arasında başlatılan Operasyonel Mekanizma planı çerçevesinde demokratik Suriye
için direniş grupları içerisinden komutanları ve etkin liderleri devşirmeye
çalışıyordu.
Küresel güçlere rağmen;
Suriye sadece Baas rejimine ve Beşşar Esed'e
değil, sadece İran ve civar bölge ülkelerinin ihanetine değil, aslında tüm
küresel güçlere rağmen büyük bir mücadele örneği sergiliyor. ABD ve Avrupa'ya
karşı, İslam beldelerinin kalbinde, kutsal toprak Kudüs'te barınmak için
çırpınıp duran İsrail'e karşı, Suriye'de sonuçlanacak devrimden Orta Asya'nın
da etkileneceğini çok iyi bilen ve bunu engellemek için çaba sarf eden Rusya'ya
karşı, BM'nin tüm siyasi kirli oyunlarına ve tuzaklarına karşı, Türkiye ve
Katar üzerinden yürütülen koalisyon ve geçici hükümet gibi kirli diplomasilere
ve siyasi oyunlara karşı, tüm siyasi hamlelerin işe yaramaması durumunda
devreye konulacak NATO tehdidine karşı yani tümden küresel güçlere karşı
mücadele veriyor.
Zamana Rağmen;
Bütün bunların yanında Suriye zamana karşı ve
ona rağmen mücadelesine devam ediyor ve zafere yürüyor. Her aileden şahadete
uğurlanan gençlerin ve yavruların acısına, temiz iffetlere uzanmış kirli
ellerin kahrına, yaşı dahi dolmamış bebelerin lime lime doğranmasının ahına,
her biri hayalet şehre dönüşmüş yanıp kül gibi olmuş beldelerin siyahına rağmen
ve tüm zulümlerin yaşandığı zamanın uzamasına rağmen pes etmiyor.
Ve Suriye Devrimi tüm bunlara rağmen 3.
yılına giriyor.
Türkiye'de Müslümanlar Suriye devriminin 3.
yılına girdiği 15 Mart Cuma gününü Suriye Cuması olarak belirleyip devrime
destek yürüyüşleri ve gösterileri yaptılar. Ama meydanlar ve sokaklar ne
Suriye'nin derdini ne de rengini yansıtabildi. Ortadoğu’da başlayan İslami
uyanış ile parçalanmışlıktan ümmete giden bir çizgi ve yol tutmak isteyen Müslümanlar,
Suriye için 1930’lu yıllarda Fransızlar tarafından uygun görülmüş üç yıldızlı
Suriye Arap Cumhuriyeti bayrağını meydanlara taşıyarak Suriye halkına destek
verdiler. Halbuki ümmetin bayrağının rengi tek renkti ve Suriye halkı bu
bayrağı meydanlarda güçlü bir şekilde dalgalandırmaktaydı. Suriye meydanlarının
rengine baksaydık ve Suriye meydanlarının sesine kulak verseydik rengimizde
sesimiz ve sözümüzde bir olurdu. Suriye'de siyah rayeler ve beyaz livalar ile
donatılmış cuma gösterilerine hiç benzemiyordu Türkiye'deki meydanlar. Suriye
şehirlerinde Cuma gösterilerinde atılan sloganlara hiç benzemiyordu Türkiye'de
meydanlarda atılan sloganlar. Verilen mesajlar da cılız ve net değildi. Suriye
halkının verdiği cesur ve açık mesajlar yoktu Türkiye meydanlarında. Çözüm
arayışı noktasında Suriye halkının dillendirdiği İslami Devlet talebini
seslendirmedi Türkiye'deki Müslümanlar. Çözümü Birleşmiş Milletler’de
aramayacaktık elbet. Ama Birleşmiş Milletler’de çözüm arayan siyasilerimize de
söylenecek okkalı sözlerimiz olmalıydı.
Köklü Değişim Dergisi olarak bizlerde Suriye
devriminin 3. yılı münasebeti ile İstanbul Fatih'te "Biladü'ş-Şam; Zulme, İhanet Çemberine Ve Küresel Güçlere Rağmen
Zafere Yürüyor" konulu bir konferans düzenledik.
İstedik ki zalimin hasmı olmak sadece şiirlerde kalan
bir söz olmaktan çıksın ve Suriye konusunda da hayatın pratiğine dönüşsün. Kim
zalim kim mazlum apaçık ortaya konsun. Kim dost kim düşman, kim hain kim emin
her şey apaçık olsun. Müslümanlar Suriye Devriminin resmini apaçık görsün. İstedik
ki Müslümanların Suriye'yi görmesine mani olan camlardaki buğuları silelim de
önümüzü ve yolumuzu bilelim. İstedik ki İstanbul ve Ankara önde olmak üzere
Türkiye'nin bir çok şehrinde bugüne kadar düzenlediğimiz Suriye ile ilgili
paneller, konferanslar, yürüyüşler ve gösterilerin yeni ve güçlü bir halkasını
daha İstanbul Fatih'ten bağlayalım. Ve istedik ki Suriye etrafında örülmüş
ihanet çemberi kırılsın.
Fatih Renk
Konferans Salonunda gerçekleşecek olan konferans için hep bir elden tüm
hazırlıklar ve çalışmalar yapılmıştı. Konu Suriye ve İslam Devrimi olunca
gençlerin bu tür bir program için fedakarlıkları bir kat daha artıyordu.
Konferans afişleri caddelere ve meydanlara asılmış, davetiyeler ile tüm İslami
Cemaat ve Cemiyet yetkilileri davet edilmişlerdi. Konferansın başlamasına
dakikalar kalmıştı ki hemen yanımda oturan ve program için konuşmacı olarak
Biladü'ş-Şam topraklarından gelen Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi üyesi Amir
el-Heşlemun bey, geriye dönüp hınca hınç dolan salona baktı ve kulağıma
eğilerek şöyle dedi: "Kadın
dinleyiciler yok, sadece erkekler mi katılıyor programa?" Ben evet sadece
erkekler katılıyor deyince Elhamdülillah dedi ve ekledi: 15 yıl önce geldiğim
İstanbul ne kadar çok değişmiş.”
Konferans;
Köklü
Değişim Dergisi yazarlarımızdan Musa Bayoğlu'nun hem konuşmacı konuklara hem de
katılımcı konuklara davete icabet etmeleri ve duyarlılıkları sebebiyle yaptığı
teşekkür sunumu ve giriş konuşmasından sonra okunan Kur’an-ı Kerim tilaveti ile
başladı. Suriye Devrimi hakkında hazırlanan kısa filmin ardından Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Müdürü Dr. Osman Bahaş’ın program
için verdiği video konferans izlendi. Dr. Osman Bahaş konuşmasında Türkiye'deki
Müslüman gençlerin Suriye için gerçekleştirdikleri böyle bir konferansta kendilerine
seslenmekten duyduğu mutluluğu dile getirdi. Osmanlı Hilafet Devletinin yönetim
binası Topkapı Sarayı ve Sarayburnu'nun önünde yaptığı konuşma çok önemli
mesajlar içeriyordu. Bahaş, yeni Türkiye Cumhuriyeti ile Osmanlı Hilafet
Devleti arasında bir mukayese yapmak amacı ile konferans katılımcılarına şu
önemli tespitlerini aktardı:
"Sizden benimle birlikte iki olayı
karşılaştırmanızı isterim. Birinci olay şudur: Müslümanların Halifesi Sultan
Abdulhamid, şu an arkamda bulunan Hilafet sarayı olan Topkapı'dan Miladi 1890
yılında Osmanlı savaş gemisi Ertuğrul Fırkateyni'ni Japonya'ya gönderdiği
zaman, Osmanlı Hilafet Devleti'nin İslam'ı dünyaya yaymayı esas alan dış
siyaseti bağlamında göndermişti. Allah'ın takdiri işte, o gemi orada battı ve
Osmanlı'nın kahramanlarından bazıları şehit oldu. Türkiye'nin Savunma Bakanı
ise iki hafta önceki Japonya ziyareti sırasında o şehitlerin Japonya'daki
kabirlerini ziyaret etmeyi planlıyordu.
Bugün yolda
buraya gelirken karşılaştığım ikinci olay ise şuydu: Bir afişte Türkiye
Başbakanı Cumhuriyet'in kuruluşunun 100. yıldönümü olan 2023 yılına
hazırlandıklarını iddia ediyor, bunu kendilerince büyük bir hedef olarak
görüyorlardı. Oysa Türkiye Cumhuriyeti'nin Osmanlı Hilafet Devleti'nin enkazı
üzerine kurulduğunu ne de çabuk unutuveriyorlar. Hilafet Devleti'nin gölgesinde
günler Topkapı Hilafet Sarayı'nda, ondan önce arkamda gördüğünüz nice camilere
ve mescitlere kadar izzet ve şeref doluydu. Süleymaniye Camii, örneğin, Osmanlı
Ordusu Viyana'ya buradan gönderilmişti. Bütün bunlar bizim hazinemiz, bizim
tarihimiz. Bugün ise bunlar Türkiye Cumhuriyeti'nin 100. yılını kutlamak
istiyorlar. Bu hususları sizlere, nusrete ulaşması için bir araya toplandığınız
Suriye devriminin arka planına binaen arz ettim. Kuşkusuz sizler Suriye
devriminin zafere ulaşması için bu konferansta bir araya toplandınız. Ey
sevgili kardeşlerim, bu devrimin başına, Doğu'dan Batı'ya, Amerika, Avrupa, Rusya
ve Çin'e kadar herkes üşüşmüş durumdadır. Bu devrimi boşa çıkarmak ve Hilâfet
Devleti'nin kurulmasını engellemek için nice entrikalar hazırlıyorlar."
Konferansa
bir çok kanaat önderi, yazar ve İslami STK temsilcisi davet edilmişti. Lakin
programları sebebiyle katılamama mazeretlerini iletenler olduğu gibi davetimize
icabet edenlerde oldu. Yeni Akit Gazetesi Yazarı Ahmet Varol, Suriye konusunda
yazdıkları ile bilinen ve konuşulan Timetürk yazarı Abdurrahim Şen, Milat
Gazetesi yazarı Hamza Er, Araştırmacı yazar Ahmet Turgut Ulucak, Suriye Birlik
Ve Dayanışma Derneği Genel Sekreteri Said Denizoğlu ve Şehy Hüsamettin Hoca
katılımcılarımız arasındaydı.
Bir
çok davetimize bizi kırmayarak icabet eden, Filistin Meselesi ve Suriye
konusunda duyarlılığı ile tanıdığımız ayrıca özellikle Suriye konusunda çok
açık bir tavır ile Baas'ın karşısında durulması ve devrimin İslami netice ile
sonuçlanıncaya kadar desteklenmesi gerektiğini söyleyen Ahmet Varol bey, (Allah
kendisinden razı olsun) selamlama konuşmasında yine Suriye devriminin
karşısında duran çevrelere ve ihanet içerisinde olanlara seslendi.
Kudüs’ün
kurtuluşu Şam’dan Geçmektedir.
“Suriye’de devrim başladığında sürecin bu
kadar uzun sürmesini istememiştik diyen Ahmet hoca, bu kadar katliam
yaşanmasını beklemiyorduk. Ama bazı işbirlikçi hainler yüzünden Baas rejimi
varlığını sürdürdü ve katliamlarını devam ettirdi."
şeklinde konuşan Ahmet hoca özellikle Filistin vurgusu yaparak Ortadoğu’da
başlayan bu uyanışısın geri dönüşü olmayan bir uyanış olduğuna dikkat çekti. “Kudüs’ün özgürlüğü Şam’dan geçmektedir”
diyen Sayın Varol, “Şam kurtuluşa
ulaşınca ve İnşaallah Suriye devrimi tamamlanınca Kudüs’te özgürleşecek ve
kurtulacaktır dedi.”
Köklü
Değişim Dergisi’nin organize ettiği birçok programda ve özellikle Suriye ile
ilgili olan programların neredeyse tamamında davetimizi hiç geri çevirmeyen,
özellikle de Suriye ile ilgili yazılarında ve katıldığı programlarda yaptığı
siyasi değerlendirmeler ve Hilafet Devleti vurguları ile Müslüman gençliğin
dikkatini çeken kıymetli dostum Timetürk yazarı Abdurrahim Şen beyde (Allah
kendisinden razı olsun) konferansın katılımcı konukları arasındaydı.
Gözümüz
Kulağımız Şam’da Ama İşimiz Burada…
Abdurrahim
bey, selamlama konuşmasında dünyanın yaşadığı iki büyük savaştan bahsetti.
Suriye kıyamı ve Hilafet devrimi ile bu iki büyük dünya savaşının ilişkisini kuran
Abdurrahim bey, Batı’nın 3. büyük dünya savaşı ile karşı karşıya olduğunu, bu
savaşı Suriye özelinde tüm İslam coğrafyasına karşı başlatabilme kararını
alabileceğini ve Suriye’de Baas rejimine ve Beşşar Esed’e destek verilmesinin
sebebinin ise bu bölgede kurulması muhtemel Hilafet Devleti’nden duyulan endişe
olduğunu ifade etti. Türkiye’de yaşayan Müslümanlara hitaben ise “Gözümüz kulağımız Şam’da ama işimiz burada”
şeklinde seslenen Abdurrahim bey, Müslümanların her ferdinin İslam'ın birer
gediği olduğunu ve bu gediklerden içeriye düşman fikirlerinin, silahlarının
girmemesi ve Şam kıyamına gölge düşürmek isteyen ve devrimi çalmak isteyen
kirli planların deşifre edilmesi için çok çalışılması gerektiğini vurguladı.
Ortadoğu'da
gerçekleşen devrimleri Suriye devriminden ayırt eden ender yazarlardan biri
olan, ayrıca hem düşünce düzeyinde hem de ameli düzeyde Kur'an merkezli çalışmalara
önem veren ve bu tür çalışmalara öncülük eden Araştırmacı Yazar Ahmet Turgut Ulucak
beyde (Allah kendisinden razı olsun) davetimize icabet eden katılımcılardandı.
Suriye
Halkı Demokratik Diktatörlüğe İzin Vermeyecek
Ahmet
Turgut bey, selamlama konuşmasında; ABD ve Batı’nın Ortadoğu’yu yeniden şekillendirme
planı çerçevesinde varolan diktatörlükler yerine yeni demokratik diktatörlükler
inşa ettiklerini ve buna Türkiye, Tunus, Mısır ve Libya’nın dahil olduğunu,
şimdi ise Suriye’de Baas diktatörlüğünden sonra demokratik bir diktatörlüğün
yerleştirilmek istendiğini ifade etti. Ahmet hoca konuşmasında bu demokratik
diktatörlüğe Suriye halkının ve direnişinin izin vermediğini ve İnşaallah da
izin vermeyeceğini vurguladı.
Suriye
Devrimi sürecinde hem yardım faaliyetleri kapsamında Suriye içine gidip gelen
ve orada halkın ne istediğini bizatihi yakinen hisseden, hem de SUK ve SMDK
üzerinden geçiş hükümetinin oluşturulması ve demokratik bir Suriye'nin inşası
için yürütülen siyasi faaliyetlere karşı olup İslam Devleti talebinin yanında
yer alan Milat Gazetesi Yazarı Hamza Er Bey (Allah kendisinden razı olsun)
konferanstaki son selamlama konuşmasını yaptı.
Müslümanların
Kendi Nizamları ile Yönetilecekleri Günler Yakın
Hamza
Er bey, konuşmasında Türkiye’de Suriye devrimine nasıl bakıldığına ilişkin
yanlış tespitleri ortaya koydu. Bu tespitlerin ortak paydasının “İslam ümmetinin kendi başına bir şeyi
başaramayacağı” algısı olduğunu söyledi. Suriye kıyamında Müslümanların bu
bozuk ve köhne algıyı nasıl yıktıklarını ortaya koyan Hamza hoca, bu bozuk
algıdan dolayı bazı kesimlerin Suriye devriminin arkasında ABD ve Avrupa’nın
olacağını düşündüklerini ifade etti. Konuşmasının bir bölümünde,
demokratların ve laiklerin dünyasında her türlü pisliğe yer olduğunun ama Müslümanlara
yer olmadığının altını çizerek Hizb-ut Tahrir yargılamalarından
dolayı verilen ağır cezaların buna kanıt olduğunu söyledi. Hamza Er, konuşmasının son bölümde Müslümanların kendi
nizamları ile yönetilecekleri günlerin yakın olduğunu müjdeledi.
Tüm bu
konuşmalar yapılırken konuşmacıların sözleri, salondaki katılımcıların tekbir,
tevhid nidaları ve Hilafet talebini ifade eden "el Ümmeh türid Hilafeh İslamiyyeh" sloganları ile ara
ara kesiliyordu. Salondaki atmosfer tüm katılımcıları öyle etkiledi ki ben bir
ara bu olumlu etkiyi daha iyi yaşayabilmek için salonun en ortalarında olmayı
gönlümden geçirir oldum.
Dokuzyüz
bin Asker Rumlara Esir Düşen Müslüman Bir Kadın İçin Yola Çıktı…
Selamlama
konuşmalarından sonra konferansın ilk konuşmacısı Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya
Ofisi Üyesi Amir el- Heşlemun bey, sunumunu gerçekleştirdi.
Türkiye’de olmaktan, Osmanlı Hilafet Devleti’nin son beşiği olan İstanbul'da bulunmaktan,
bu müthiş atmosferi yaşamaktan çok büyük mutluluk duyduğunu söyleyen Amir el- Heşlemun Osmanlı Hilafet Devleti ve halifeleri
döneminden bazı anektotlar verdi. Müslüman ve mazlum kadınların feryadına ses
veren ve ordularını seferber eden Mutasımların artık bugün olmadığını ve
Suriyeli kadınların ve çocukların nidalarının boşlukta kaldığı söyleyen Amir el- Heşlemun Müslüman beldelerdeki yönetimlerin
batıya köle olduğunu ifade etti. Mutasım’ın esir düşmüş bir kadını kurtarmak
için kaç askerle kuşatmaya çıktığı sorusunu salondaki katılımcılara soran Amir
el-Heşlemun istediği cevabı alamayınca 900 bin asker ile kuşatmaya çıktığını
söyledi. Bu söz beni ve salondaki tüm katılımcıları öyle etkiledi ki, bir
Müslüman kadının değil öldürülmesine esir alınmasına 900 bin asker gönderiyor
Halife. Yani bir halife için bir Müslüman kadının canının ve özgürlüğünün
değeri nasıl bu kadar önemli olabilirdi? Kim ve ne bu halifeye 900 bin askeri
bu kadını kurtarmak için sefer emrini verdirebilirdi. İslam... İslam...İslam...
Konuşmak
için kürsüye çıkıp salonun atmosferini gördüğümde Suriye halkı ve devrimi ile
birlikte yatıp birlikte kalkan, gündüz onunla yaşayıp, gece onunla ölen bu
hayırlı topluluğa hayırlı müjdeler vermek istedim. Öyle ki salonun o ihtişamı
ve atmosferi hıfz ettiğim ayetleri bana unutturmuştu. Konuşmam içerisinde
Suriye devrimi ile ilgili tüm muhatap çevre ve kişilere düşen İslami
sorumluluğu hatırlattım. Devletin sorumluluğunu, alimlerin sorumluluğunu,
cemaatlerin sorumluluğunu ve Müslümanların sorumluluğunu...
Programın
son bölümünde kürsüye gelen Şeyh Hüsamettin Hoca salondaki genç kitleyi görünce
duygulu anlar yaşadı. Ümmetin gençlerinin İslam Devleti ve Hilafet için
çalışmaya devam ediyor olması onun ümitlerini yeşertti sanırım. Çünkü
konuşmasının satır aralarından duyduğum şu ifadeler benim böyle düşünmemi
sağladı: "Bitmemiş, var Allah'ın
fatihleri, Allah'ın yardımcıları ve Allah'ın kılıçları var bitmemiş"
Yüksek tansiyonu sebebiyle çok uzun konuşamayan ve duygu yoğunluğu yaşayan
Hüsamettin Hoca son bölümde yaptığı dua ile müminlerin kalplerini ferahlattı.
Salonu dolduran tüm Müslümanlar duaya kıyama kalkarak amin dediler ve salon
amin sesleri, tekbir sesleri, El-ümmeh türid Hilafeh İslamiyyeh, Lebbeyk
Lebbeyk Lebbeyke Ya ALLAH sesleri ile yankılandı ve inledi.
Konferans
sonrasında görüştüğüm herkes programın etkisinden hala kurtulamamışlardı.
Herkes verilen mesajlardan, slogan ve tekbirlerden dua ve temennilerden
memnundu.
Ama
ben dahil herkes birbirimize şu soruyu sorduk. Bu konferans niçin davet
edildikleri halde medyada, gazetelerde, internet haber sitelerinde gündeme
gelmedi ve haber yapılmadı. Sadece iki site (vahdethaber, ıslahhaber.net) hariç
bu konferansı niçin kimse haber yapmadı.
Bu
sorunun cevabı herkes tarafından çok iyi biliniyordu.
Ne
yapalım biz sadece Allah'ın razı olacağı işleri O'nun istediği şekilde yapmaya
çalışıyoruz. Yapıyoruz ve yapmaya da devam edeceğiz. Çalışmamızı Allah'ta,
müminlerde görecektir. Görüleni ve görülmeyeni bilen yalnız Allah'tır.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış