20.yüzyılın başlarında dönemin birinci dünya
gücü olma yolunda hareket eden ve bu yolda Osmanlı Hilafet Devleti’ni devre
dışı bırakmakla kalmayıp Hilafet’in ilgasını sağlayan “Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk” İngiltere yeni bir devleti
kurmayı başarmıştır.
Bu devletin ilanından önce 1921 anayasası
varken Hilafet’in ilgasından sonra 1924 anayasası oluşturuldu. Bu anayasayı
hazırlayanlar ve uygulamaya koyanlar her daim kendilerinin iş başında olacağını
ve kendileri dışında bir gücün sürece dâhil olmayacağını veyahut olamayacağını
düşünmüşlerdir. İkinci Cihan Harbi’ne kadar bu düşüncelerinde isabetli
olduklarını söyleyebiliriz ama gel gelelim İkinci Cihan Harbi’nde dünya
dengeleri değişmeye mahkûm olmuş ve uzletinden çıkan ABD dengeleri kendi tarafına
çekmek için var gücüyle mücadeleye girmiştir.
Dünya dengelerinin değiştiğini gören Türkiye’deki
dönemin yegâne güç sahipleri ise kendilerine emanet edilmiş Burhan Kuzu’nun deyimiyle
“kokuşmuş İngiliz modeli parlamenter
sistemini” kendi saflarından bir alternatif oluşturup tek parti dönemini
sonlandırmış ve çok partili döneme geçmişlerdir. Böylece Adnan Menderes ile
başlayan çok partili ve çok sıkıntılı bir döneme girilmiştir.
TBMM, 1924 anayasasının sunmuş olduğu
imkânlarla aslen yönetimin-iktidarın kaynağıdır. Bu sözde değil fiiliyatta da
böyleydi. Çünkü 24 anayasasıyla meclis adeta sınırsız bir yetkiye sahipti.
Neticede tek parti dönemindeki tek tipçi yapılanma bu vesileyle her tür kanunu
çıkarmış ve bunu dipçik zoruyla halka uygulamıştır. İktidarı net bir oy
çokluğuyla ele geçiren Demokrat Parti’de doğal olarak aynı yetkiye sahipti. Tek
farkı kıblesinin kuzeyden ziyade batıya hatta bazen kuzey doğuya dönük
olmasıydı ve zaten bu da aslında sonun başlangıcıydı. Ama sonuç itibariyle yeni
bir döneme girilmiş ve alternatifsizlikten ve yıllar yılı süren tek parti
hegemonyasından kurtulan halk DP’ye kerhen de olsa teveccüh göstermek zorunda
kalmıştır.
Ancak DP’nin alışıla gelmiş İngiliz kültürü
ile şekillenmiş T.C. siyasetine ters hareket etmesi ve ülke içi ve dışı için oluşturulmuş
siyasi ve toplumsal dengeleri yok sayarcasına ilerlemesi, Türkiye’nin NATO’ya
dahili vs. İsmet İnönü’yü zinde güçleri göreve çağırmaya zorlamıştır. Zaten
zinde güçlerin sahipleri gidişatın farkındadır ancak gerekli şartların
hazırlığı ve planlanması beklenip harekete geçilmiştir.
Cumhuriyet kendilerine emanet edilenler, emanete
zeval geldi diyerek 27 Mayıs Darbesini yapmışlardır. Bu darbeyle sadece bir
hükümet yıkılmamış binlerce rütbeli asker ordudan çıkartılarak kurum içi
temizlik yapılmıştır. Aynı zamanda 1924 anayasasının dönemin konjonktürüne
artık uymadığına karar verilmiş ve Türkiye siyasetine soyunmuş ve hatta kısmi
başarılar elde etmiş yeni bir dünya gücünün varlığından dolayı yeni bir
(askeri) anayasa yapılmıştır. Bununla Türkiye’ye biçilmiş olan siyasetin dışına
tekrar çıkmak isteyen güçlerin başarı ve nüfuz elde etmeleri zorlaştırılmış
neredeyse imkânsız hale gelmiştir.
Bu darbeden sonra Cumhuriyeti kuran ve
kurduran güçler Türkiye’de kurumsallaşma yoluna giderek meclisi yegâne güç
kaynağı olmaktan çıkarmışlardır. Erkler ayrılığı bu tarihten sonra oluşturuldu
diyebiliriz aslında. Hatta sadece erklerin ayrılığı ile kalınmayıp daha sonra
1982 anayasasıyla da nice kurum kuruluşlar oluşturulmuş ve olası bir nüfuz girişimi
engellenmiştir.
Erkler ayrılığı ile sağlıklı bir yapı
oluşturmak şöyle dursun erklerin her birinin diğerinin önüne bir kontrol
mekanizması olarak konduğu bugün daha da aşikâr olmuştur. Yargıda sadece Anayasa
Mahkemesi kurumunu getirmekle yetinmeyip Danıştay ve Yargıtay gibi organlar
getirilerek kaleler sağlama alınmıştır. HSYK, YÖK, MGK gibi kurum ve kuruluşlar
birer kale gibi sisteme entegre edilmiştir. 27 Mayıs darbesiyle Cumhurbaşkanlığı
Kurumu da güçlendirilmiş bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. Bunun en güzel
örneğini Ahmet Necdet Sezer döneminde görebiliriz.
Bu bağlamda bir zamanlar Menderes’in çektiği
sıkıntıları daha sonra da Özal çekmiştir ve günümüzde de Erdoğan. Hal böyle
olunca yönetimdeki bu sıkıntılar ve özellikle zinde güçler tarafından laik
Kemalist sistemi korumak adına yapılan tüm müdahaleler sistemi iyiden iyiye
boğmaya başlamış ve Türkiye’de yönetim ifa edilemez hale gelmiştir. En geç her
10 yılda bir patlama noktasına gelen sistemin varlığını korumak ancak zinde güçlerin
askeri müdahaleleriyle mümkün olmuştur. 50 yılda takriben 60 hükümet kurulmuştur.
Yukarıda askeri anayasalarla Türkiye’ye
biçilmiş olan siyasetin dışına çıkmak isteyen güçlerin nüfuz elde etmeleri zorlaştırıldı
demiştim. Ta ki şimdilerde laik derin yapılanmanın tüm engellerine rağmen AKP
hükümeti paralelinde yürüdüğü okyanus ötesi siyasi ve askeri müttefikinin
sayesinde tek tek engelleri aşabilmiş ancak kısmi değişiklikler elde ederek
nihai olarak sistemi müttefiki lehine tamamen dönüştürememiştir. AKP her ne
kadar iktidar ve hatta sonrasında muktedir olduysa da şunu iyi bilmektedir ki
Erdoğan-Gül dayanışması ile bu sistem ayakta kalmaz hatta açılan bu gedik
sonraki nesillere yol olmaz. Zira derin yapılanmanın her fırsatta deyim
yerindeyse hükümetin tekerine çomak sokması önemli bir gerçeği gözler önüne
sermektedir ki o da AKP zihniyetinin dışında bir zihniyet iktidara gelirse edinilen
kazanımların tek tek kaybedilmesine yol açacaktır. Nitekim tüm kurum ve
kuruluşlar halen mevcut olup farklı insanların o makamları doldurmasıyla eski
haline gelmesi ihtimal dışı değildir. En nihayetinde AKP köklü bir değişime
halen gidememiş ve sadece belli başlı makam ve mevkileri ele geçirmiştir. Buna
rağmen bile hala vaat etmiş olduğu açılımları yerine getirememiş yeni anayasayı
devreye sokamamıştır. Buna ilave olarak AKP hükümetinin 10 yılı aşkın bir
süreyi arkada bıraktığını ve 10 yılda bir toplumların değiştiğini düşünürsek,
sistem açısından köklü bir değişime ihtiyaç duyulduğu artık gizlenemez ve zaman
bir hayli azalmıştır.
Erdoğan’ın yapamadıkları için mağdur siyaseti
gütmesi ise bu anlamda sadece bir bahane değil aynı zamanda gerçektir. Çünkü
sistem bu yapı üzerine kaim olduğu müddetçe tıkanıklıklar her zaman olacak ve
AKP er ya da geç kan kaybına uğrayacaktır. Meclisteki önceki dönem milletvekili
sayısı ile şimdiki sayıları karşılaştırdığımızda bu daha net görülecektir.
Evet, inadına AKP diyenler ve yetmez ama evet diyenlerle birlikte AKP’nin ortalama
bir %50’si var, ama nereye kadar? AKP şansını zorlamak istemeyecektir ve bu son
dönemde ulusalcı yapılanmaya gerek yeni anayasayla ve çok yüksek ihtimalle
içinde bulunması öngörülen başkanlık sistemiyle darbeyi vurarak başyapıtını
tamamlayacak, kendisine biçilen misyonu nihayet yerine getirmiş olacaktır.
Elbette bu çok zor olacaktır. Son 1-2 yıldır
bir zamanlar Özal’ın da dillendirdiği başkanlık sistemi konusunda adımlar
atıldı kamuoyu çalışması yapıldı vs. Ancak nihai sistem hâlâ bir muamma.
Amerikan tipi bir başkanlık olması çok zor gibi görünüyor. Burhan Kuzu’nun
açıklamalarına bakılırsa yarı başkanlık olacağına hiç olmasın daha iyi şeklinde
bir tutumu söz konusu. En son AKP tarafından uydurulan bir partili başkanlık
sistemi ortaya atıldı. Bu sistemle ilk etapta hedeflenenler devletin üniter
yapısını korumak ve federasyon veya eyalet sisteminden şimdilik vazgeçmek. Bu
da Amerikan Fransız karışımı ve Türkiye’ye özgü bir başkanlık sistemi olarak lanse
edilmeye çalışılıyor.
Fakat bugün Amerikan tipi bir değişiklik
yapılmak istense bu sistemin bir anda alt üst olacağı anlamına gelmektedir. ABD’deki
gibi olursa Meclis’in bütünüyle feshedilmesi gerekir. Zira yerini Senato ve
Temsilciler Meclisinden oluşan Kongre alacaktır. AYM’den başka bir mahkeme
olmayacaktır.
Peki, bu noktaya gelene kadar hangi düzenlemeler
yapılmıştır? Yarı başkanlık pek kabul görmemekte geriye bir partili başkanlık
kalmaktadır. O da ilk etapta sistemi çok sarsmadan yetkileri genişletilmiş veya
Cumhurbaşkanının yetkilerini kullanarak Erdoğan’ın yoluna bir dönem de böyle
devam etmesi anlamına gelmektedir.
Ama unutulmaması gerekir anayasa meselesi
halledilmeden başkanlık meselesinin halli biraz zor görünmektedir. Bekir
Bozdağ’ın açıklamalarına bakılırsa yeni anayasa paketine başkanlık da dahil
edilmesi planlanmaktadır. Bu durumda nasıl bir başkanlık sisteminin olduğu
muamma olan anayasa nasıl oylanacaktır?
Sistemin artık sıkıştığı ve ABD’nin nihai
olarak nüfuzu açsısından bu değişikliği istemesinden ziyade önemli noktalardan
bir tanesi de başkanlık sistemiyle birçok sıkıntının By-Pass edilmek
istenmesidir. Sözde başkanlık sisteminde yargı, yürütme ve yasama birbirinden
bağımsız ve yürütme olarak başkan tek bir şahıs olması hasebiyle engelsiz ve
rahat hareket ederek bugüne kadar yapamadıkları değişiklikleri o zaman
yapabilecek gözüyle bakılmaktadır.
Peki, şu an Türkiye’de yasama, yürütme ve
yargı bakımından AKP çok mu sıkıntıda? İşin gerçeği yasama ve yürütme tamamıyla
AKP’nin elindedir. Nitekim Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu AKP’ye rağmen ne
yapabilirler. Yargıda da en nihayetinde AKP’nin eli eskisine nazaran çok daha
güçlü görünüyor. Ancak meselenin özünü sadece iktidar kavgasının
oluşturmadığını yukarıda izah etmeye çalıştım. Mesele bir yandan sürekli
değişmesi gerektiğinden bahsedilen 82 anayasası diğer yandan ise yeni
anayasanın muhtemelen barındıracağı başkanlık sistemi ve bununla birlikte bu
sistemin ihtiva ettiği yönetim şeklidir. Öyle ki şayet Türkiye’de başkanlık
sistemi söz konusu olursa ulusalcı laik Kemalist bir partinin örneğin CHP gibi,
bir daha iktidara gelmesinin önü neredeyse ebediyen kapanmış olacağı anlamına
gelecektir.
Geçtiğimiz aylarda Belediyeler Kanunu
değişti. Şimdilerde Danıştay ve Yargıtay’ın Temyiz Mahkemeleri altında
toplanması için çalışılıyor. Bu ve benzeri değişimler uzun vadeli olarak
belirlenen başkanlık sisteminin bir ön ayağı niteliğindedir. Avrupa yerel
yönetimler özerk şartını da göz önünde bulundurursak AB yoluyla Türkiye’ye
dayatılan bu mesele gelinen noktada Türkiye’deki Kürt meselesini de yakinen
ilgilendirmektedir.
Hedefte nihai olarak merkeziyetçi bir
yönetimden adem-i merkeziyetçilik yönetime geçiş vardır. Değişimi mart ayında
öngörülen anayasa, meclis veyahut referandum yoluyla şayet değişirse -ki bu
değişim bu tarihte gerçekleşmeyebilir– Türkiye açısından istenilen şey büyük
çapta yerine gelmiş olacaktır.
Bu vesileyle ABD Türkiye’ye bugüne kadar hiç
görülmemiş bir şekilde nüfuz etmiş olacaktır ve bundan sonra her kim yönetime
gelirse gelsin yeni anayasa ve bununla birlikte yeni yönetim şekliyle yeniden
çizilmiş olan güzergâhta seyretmek zorunda kalacaktır.
Bu anlamda AKP’nin bu değişimi bir oldubittiye
getirmesi muhtemeldir ama bu çokta kolay görünmüyor. Bunu da en kısa zamanda
göreceğiz.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış